102. bölüm / 101
Lavinia97.bölüm
Bölümler 101Şu an: 97.bölüm
- 1 🦋🦋34 kelime
- 2 1 bölüm327 kelime
- 3 2 bölüm743 kelime
- 4 3 bölüm142 kelime
- 5 4 bölüm194 kelime
- 6 5 bölüm228 kelime
- 7 6 . Bölüm376 kelime
- 8 7 . Bölüm453 kelime
- 9 8 . Bölüm448 kelime
- 10 9.bölüm215 kelime
- 11 10.bölüm431 kelime
- 12 11.Bölüm436 kelime
- 13 12. Bölüm441 kelime
- 14 13.Bölüm358 kelime
- 15 14.bölüm465 kelime
- 16 15.bölüm210 kelime
- 17 16. Bölüm234 kelime
- 18 17.bölüm248 kelime
- 19 18.bölüm171 kelime
- 20 19.Bölüm239 kelime
- 21 20.Bölüm247 kelime
- 22 21.Bölüm304 kelime
- 23 22.bölüm525 kelime
- 24 23.Bölüm169 kelime
- 25 24.Bölüm400 kelime
- 26 25.Bölüm352 kelime
- 27 🦋🦋🦋22 kelime
- 28 26.Bölüm190 kelime
- 29 27.Bölüm304 kelime
- 30 28.Bölüm223 kelime
- 31 29.bölüm214 kelime
- 32 30.Bölüm465 kelime
- 33 31.Bölüm279 kelime
- 34 Kitap hakında26 kelime
- 35 32.Bölüm339 kelime
- 36 33.bölüm235 kelime
- 37 34.Bölüm348 kelime
- 38 35.Bölümm365 kelime
- 39 36.Bölüm640 kelime
- 40 37.Bölüm517 kelime
- 41 38.Bölüm267 kelime
- 42 39.Bölüm618 kelime
- 43 40.Bölüm702 kelime
- 44 41.Bölüm714 kelime
- 45 42.Bölüm814 kelime
- 46 43.Bölüm962 kelime
- 47 44.Bölüm777 kelime
- 48 45.Bölüm937 kelime
- 49 46.Bölüm1.101 kelime
- 50 47.bölüm867 kelime
- 51 48.Bölüm1.333 kelime
- 52 49.Bölüm1.039 kelime
- 53 50.Bölüm1.716 kelime
- 54 51.Bölüm1.268 kelime
- 55 52.Bölüm1.339 kelime
- 56 53.Bölüm918 kelime
- 57 54.Bölüm1.284 kelime
- 58 55.Bölüm1.451 kelime
- 59 56.Bölüm1.667 kelime
- 60 57.bölüm842 kelime
- 61 58.bölüm1.492 kelime
- 62 59.Bölüm1.124 kelime
- 63 60.Bölüm1.331 kelime
- 64 61.Bölüm1.746 kelime
- 65 62.Bölüm2.260 kelime
- 66 63.Bölüm1.830 kelime
- 67 64.Bölüm775 kelime
- 68 65.Bölüm2.335 kelime
- 69 66.Bölüm1.901 kelime
- 70 67.bölüm1.962 kelime
- 71 68.bölüm2.398 kelime
- 72 69.bölüm1.070 kelime
- 73 70.bölüm999 kelime
- 74 71.bölüm870 kelime
- 75 72.bölüm1.110 kelime
- 76 73.bölüm1.494 kelime
- 77 74.bölüm1.129 kelime
- 78 75.bölüm1.754 kelime
- 79 76.bölüm1.683 kelime
- 80 77.bölüm2.366 kelime
- 81 78.Bölüm2.161 kelime
- 82 79.Bölüm1.439 kelime
- 83 80.bölüm2.683 kelime
- 84 81.bölüm2.156 kelime
- 85 82.bölüm2.701 kelime
- 86 83.bölüm1.718 kelime
- 87 84.bölüm2.915 kelime
- 88 85.bölüm1.297 kelime
- 89 86.Bölüm2.202 kelime
- 90 87.Bölüm2.450 kelime
- 91 88.bölüm1.271 kelime
- 92 89.bölüm907 kelime
- 93 90.Bölüm991 kelime
- 94 91.bölüm2.097 kelime
- 95 92.bölüm1.824 kelime
- 96 93.bölüm1.468 kelime
- 97 94.bölüm2.273 kelime
- 98 95.bölüm2.884 kelime
- 99 96.Bölüm1.625 kelime
- 100 96.Bölüm1.377 kelime
- 101 97.bölüm2.893 kelime · Okuduğun bölüm
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Lavinia’dan Devam
Gözlerimi bir açtım ki Savaş beni izliyordu. İstemsizce gülümsedim. İnsan gözlerini açar açmaz sevdiği adamı karşısında görünce benim gibi aptalca sırıtır mıydı acaba?
Savaş: “Günaydın, güzelim.”
“Günaydın.”
Ona biraz daha sokuldum. Savaş da sanki bunu bekliyormuşçasına hemen kollarını bana doladı ve saçlarımı kokladı. Bir süre öylece kaldık. Onun kollarında olmak, dünyanın geri kalanını unutturuyordu bana.
Ta ki ağzından çıkan o cümleyle bütün uykum kaçana kadar…
Savaş: “Evlenelim artık.”
Bir anda şaşkınlıkla yüzüne baktım. Hayır, elbette evlenecektim ama böyle sabah sabah, pijamalarımla yatakta yatarken evlilik teklifi değil de doğrudan evlilik kararı beklemiyordum!
Bir anda kollarından sıyrılıp doğruldum ve yatakta oturur pozisyona geçtim.
“Nasıl yani?”
Savaş ise benden çok daha rahattı. O da doğruldu ama bacaklarını uzatıp kollarını başının arkasında birleştirerek yatak başlığına yaslandı. Sanki dünyanın en sıradan şeyinden bahsediyordu.
Savaş: “Ne var? Artık bir tarih alalım. Neyi bekliyoruz ki biz?”
“Şey…”
Ne diyeceğimi şaşırmıştım. Aslında tamam, onunla evlenecektim ama kendimi daha hiçbir şeye hazırlamamıştım ki! Daha nişan vardı, kına vardı, düğün vardı… Bir sürü şey!
Savaş bir anda doğruldu ve kaşlarını çattı.
Savaş: “Şey derken?”
Ona biraz daha yaklaşıp yumuşak bir ses tonuyla konuştum.
“Canım, bunun nişanı var, kınası var. Sadece gelinlik giyip çıkmakla olmuyor ki.”
Savaş: “Güzelim, istediğin ne varsa o olacak.”
“Çok işim var o zaman, Savaş!”
Savaş bir anda gülümsedi.
“Ne gülüyorsun sen?”
Savaş: “Sana.”
“Neden?”
Tek kaşımı kaldırıp yüzüne baktım.
Savaş: “Sen hiçbir şey yapma. Ben senin için her şeyi hazırlarım. Sen yeter ki benim yanımda ol.”
O an gözlerim doldu. İstemsizce yanağımdan bir damla yaş süzüldü.
Savaş hemen bana biraz daha yaklaştı ve elini yanağıma götürerek gözümden akan yaşı sildi.
Savaş: “Güzelim, neden ağlıyorsun?”
“Seni çok seviyorum, unutma olur mu?”
Savaş beni kendine çekip sımsıkı sarıldı. Başımı göğsüne yasladım ve gözlerimi kapattım.
Savaş: “Ben sensiz nefes alamam, güzelim.”
Dudaklarımda küçücük bir gülümseme belirdi.
Bana seni seviyorum demese bile bu sözleri yeterdi. Çünkü bazen insan, sevildiğini duymaktan çok, birinin hayatında ne kadar önemli olduğunu hissetmek isterdi.
Ben de onun kollarında tam olarak bunu hissediyordum.
Sanki bütün dünya bir anlığına durmuştu. Ne geçmişin ağırlığı vardı omuzlarımda ne de geleceğe dair korkularım…
Sadece ben ve Savaş vardık.
Ve ben, hayatımın geri kalanını onunla geçirmek istiyordum.
Sarılmaya devam ederken odamızın kapısı çalmaya başladı. Hem de öyle böyle değil! Kapı o kadar sert çalınıyordu ki bir an gerçekten kırılacağını düşündüm.
Bir anda Savaş’la bakıştık. Savaş ise hiç vakit kaybetmeden yastığının altından silahını çıkardı.
Gözlerim kocaman açılmıştı.
Ne ara koymuştu onu oraya? Bir de ne zamandan beri yastığının altında silah vardı?
Ben daha gördüklerimi idrak etmeye çalışırken Savaş çoktan yanımdan kalkmıştı bile.
Tam o sırada kapının arkasından tanıdık bir ses geldi.
Fikret: “Abi, uyuyor musun? Ben saate baktım, uyanmışsındır diye geldim.”
“Fikret!”
Savaş: “Sikeyim seni, Fikret!”
Ardından bana dönerek konuştu.
Savaş: “Bir gün var ya, bu çocuğu öldüreceğim! En sonunda yapacağım bunu!”
Elindeki silahı hemen yanındaki dolaba koyduktan sonra kapıya yöneldi ve kapıyı açtı.
Fikret: “Abi!”
Savaş: “Lan senin de abin de…”
Hemen öksürüyormuş gibi yaptım. Savaş bana dönüp bakınca ağzını toparladı.
Savaş: “Lan oğlum, sen kendini öldürmek için mi çabalıyorsun ha? Söyle, direkt öldüreyim seni! Sen de kurtul, ben de!”
Fikret’in yüzünü göremiyordum ama ses tonundan korktuğunu anlamak hiç de zor değildi.
Fikret: “Pardon abi, yine yanlış zamanlamada mı geldim?”
Ne? Yine mi?
Bu çocuk gerçekten hiç mi akıllanmayacaktı?
Savaş: “Lan, ne diye sabah sabah gelip odamın kapısını kıracak gibi vuruyorsun? Tek ben mi kalıyorum bu odada?”
Fikret: “Yok abi, Kezban’la yani yengeyle kalıyorsun.”
Savaş: “Ya sabır, ya sabır! Ne var, ne istiyorsun?”
Fikret: “Senden değil abi, yengeden istiyorum.”
Bunu duyunca hemen yataktan kalkıp kapıya doğru yürüdüm.
“N’oldu?”
Fikret bana döndü.
Fikret: “Yenge, kusura bakma, rahatsız ediyorum ama sana bir şey soracaktım. İki dakika bakabilir misin?”
Savaş: “Lan, söylesene! Benden mi saklıyorsun?”
Fikret: “Tabii abi!”
Fikret, Savaş’a bakmamaya özen göstererek anlatmaya başladı.
Fikret: “Yenge, beni Damla börek yemeye çağırdı.
“Ne?”
Savaş: “Ne?”
İkimiz de aynı anda konuşmuştuk.
Fikret, terlemiş gibi elinin tersiyle alnını sildi.
Fikret: “Yani şey… Beni kahvaltıya çağırdı.”
“İyi, Fikret.”
Fikret: “Öyle değil! Beni babaannem çağırmış.”
“Hımm…”
İşte şimdi işler değişmişti.
Babaannem Fikret’i çağırmışsa ortada ya ters giden bir şey vardı ya da onu azarlamak istiyordu. Çünkü Damla’nın babaannesi normalde işlerimiz olduğunu bildiği için bizi öyle kolay kolay çağırmazdı. Bir şeyler yapar, Damla’yla gönderir, müsait olduğumuz bir zamanda gelmemizi söylerdi.
“Bir şey mi yaptın?”
Fikret: “Hayır, hiçbir şey yapmadım! Hem son zamanlarda Damla’yla aramız da çok iyi ama…”
“Ama?”
Fikret: “Aması işte! Kezban, beni çağırdı. Gelip börek yesin diye!”
Savaş gözlerini devirerek araya girdi.
Savaş: “Lan, ne var bunda? Kadın seni kahvaltıya çağırıyor. Niye bu kadar abartıyorsunuz ki?”
Ona döndüm.
“Sen babaannemi bilmiyorsun, bir tanem. Babaannem birisini çağırıyorsa mutlaka önemli bir şey vardır.”
Savaş: “Bence abartıyorsunuz.”
Fikret: “Abartıyorsam siz de gelin abi!”
“Biz de mi?”
Savaş: “Saçmalama lan!”
Fikret: “Saçmaladım mı?”
“Evet.”
Fikret: “Aa, sen de Kezban! Sana geldim, sen de ne diyorsun ya?”
“Ne var be? Sen kötü bir şey yapmasaydın seni çağırmazmış!”
Fikret: “Bana bak, Kezban!”
“He, baksın hırsız!”
Fikret: “Bana bak, şimdi en güzel börekleri yemeye gidiyorum. Sana bir tane bile getirmeyeceğim, Kezban!”
İstemsizce Savaş’ı diğer tarafa itip Fikret’e döndüm.
“Dikkat et de börekler boğazında kalmasın, hırsız! Sonuçta babaannem de seni yiyecek gibi duruyor.”
Sanki Fikret’in aklına bir şey yeni dank etmiş gibi gözleri büyüdü.
Fikret: “Ya Kezban, ben ne yaptım ki? Hadi, sen git Damla’yı arasana, bir sorsana!”
Kollarımı göğsümde birleştirip duvara yaslandım.
“Hayır, aramam.”
Fikret: “Sana da börek getiririm.”
Bir an duraksadım.
Sonuçta babaannemin börekleriydi…
“Tamam ama yolda gelirken yemek yok!”
Fikret: “Vallahi yemem, Kezban! Söz!”
“Tamam, sen git. Ben ararım, sonra sana dönüş yaparım.”
Fikret: “Helal be, Kezban!”
Fikret birden heyecanlanıp bana sarılmak için atıldı ama Savaş beni tuttuğu gibi kendine çevirdi.
Savaş: “Hoşt lan! Yavaş gel!”
Fikret hemen kendini toparladı.
Fikret: “Pardon abi, birden şey yapınca…”
Savaş: “Yapma aslanım, yapma.”
Fikret: “Tabii abi.”
Sonra bana döndü. Yüzüne öyle bir köpek yavrusu bakışı yerleştirmişti ki gülmemek için kendimi zor tuttum.
Fikret: “Lütfen, yengeciğim hanım, bana dönüş yapınız.”
İstemsizce gülümsedim.
Gerçekten herkese Savaş gibi biri lazımdı galiba. Normalde ağzından düzgün bir cümle çıkmayan Fikret bile Savaş’ın yanında bir anda kibarlaşmıştı.
“Tabii, Fikret Bey. Dönüşü muhakkak yapacağım.”
Savaş: “Hadi artık, ikile!”
Fikret, Savaş’a başıyla selam verip odadan çıktı.
Kapı kapanır kapanmaz Savaş bana döndü.
Savaş: “Siz de iyi anlaşıyorsunuz bakıyorum da.”
“Tabii canım, tabii.”
Savaş: “Canın sana kurban.”
Deyip alnımdan öptü. Ardından benden biraz uzaklaştı.
Savaş: “Benim artık çıkmam lazım.”
Kaşlarımı çattım.
“Sabah sabah ne işin var?”
Savaş’ın yüzündeki gülümseme biraz silindi. Bana yalan söylemek istemediğini biliyordum ama yine de söyleyeceklerini duymak içimi sıkmıştı.
Savaş: “Sana yalan söylemek istemiyorum, güzelim. Yer altında bir toplantım var. Yeni geçecek olan liderle görüşüp raconun detaylarını anlatmam lazım.”
Ona tamam der gibi başımı salladım.
Sonuçta her şeyin bir anda bitmeyeceğini biliyordum. Savaş’ın hayatı öyle kolayca geride bırakabileceği bir hayat değildi. Ama sona az kaldığını hissediyordum. Bilmiyorum, belki de sadece öyle olmasını çok istiyordum.
İç sesim: İstediğin oluyor. Ona zaman ver.
Bence de.
Savaş çoktan banyoya doğru gitmişti. Ben ise hemen telefonumu elime alıp Damla’yı aramaya koyuldum.
Bakalım babaannem Fikret’i neden çağırmıştı?
Çok geçmeden Damla açmıştı bile.
Damla: “Alo, Lavi! İyi misin?”
“İyiyim, sen nasılsın kuzum?”
Damla: “Kız, sabah sabah beni rüyanda mı gördün?”
İstemsizce gülümsedim.
“Hayır, hayır. Ama sabah birileri kapıma dayanmış olabilir.”
Damla: “Kim?”
“Tahmin et.”
Damla: “Fikret!”
“Yani, hayırdır? Babaannem niye çağırıyor ki hırsızı?”
Damla: “Vallahi ben de bilmiyorum ki! Babaannem sabah erkenden kalkıp börek yaptı. Sonra da bana, ‘Git, Fikret’i ara, gelsin börek yesin,’ dedi.”
“Bunda bir şey var.”
Damla: “Ben de öyle düşünüyorum ama dur bakalım, hayırlısı olsun.”
“Hayırlısı bakalım.”
Damla: “Ee, sen ne yapıyorsun?”
“Bir şeyler oldu gibi ama akşam buluştuğumuzda anlatırım.”
Damla: “Ne oldu kız?”
“Sonra anlatırım. Sen şimdi git, babaanneme bak.”
Damla: “Çok ısrar etmiyorum ama akşam bütün ayrıntılarıyla anlatacaksın, haberin olsun!”
“Tamam, kuzum. Akşam görüşürüz.”
Damla: “Görüşürüz!”
Telefonu kapattığımda elimde hiçbir bilgi yoktu.
Ee, ben şimdi Fikret’e ne diyecektim?
Elimdeki telefonda Hırsız diye kayıtlı olan kişiyi bulup aradım. Daha telefonun sesi ikinci kez bile çalmadan açtı.
Hırsız: “N’oldu? Söyledi mi?”
“Bir dur, Fikret! Nefes al!”
Fikret: “Uff, Kezban! Hadi yalvartma beni! Ne oldu, ne dedi?”
“O da bilmiyormuş ki.”
Fikret: “Nasıl bilmiyormuş ya?”
“Bilmiyor işte! Aa, sen de… Hadi, ben kapatıyorum.”
Fikret: “Börekleri unut, Kezban!”
“Sen de yiyebilirsen yersin, hırsız!”
Deyip telefonu yüzüne kapattım.
Ardından hafifçe sırıtıp başımı iki yana salladım.
Aslında Fikret’le abi kardeş gibi olmuştuk. Gerçi olmuşuz demek de doğru değildi. Sanki en başından beri abi kardeş gibiydik de ben bunu yeni yeni fark ediyordum.
Hani küçük bir kız kardeş olur, bir de baş belası abisi… Sürekli didişirler, birbirlerine laf sokarlar, bazen birbirlerini çileden çıkarırlar ama yine de birbirlerinden hiç kopamazlar ya…
İşte biz de tam olarak öyleydik.
Fikret sürekli beni sinir ediyor, ben de ona laf yetiştirmekten geri kalmıyordum. Ama ne zaman başı sıkışsa yanında olmak istiyordum. O da her ne kadar belli etmese de bana karşı aynıydı.
Dudaklarımda küçük bir gülümsemeyle telefonu yatağın üzerine bıraktım.
Baş belası hırsız!
Bir an Fikret’in yüzünü hayal edip yeniden güldüm.
Sonra aklıma Savaş geldi. Şimdi yine oraya gidecekti ve yine o masaya oturacaktı ama bu kadar kolay ayrılacağını hayal etmemiştim ama çök şükür az kaldı bitecek bitmesi lazımdı çünkü
Ama hemen kendimi toparladım.
Önce Damla’yla akşam buluşacaktım, sonra da Savaş eve döndüğünde onunla vakit geçirecektim.
Tabii Fikret’in babaannemden sağ salim çıkabilmesi şartıyla…
Bir de şu börek meselesi vardı.
Umarım benim payımı gerçekten ayırırdı. Yoksa o hırsızla aramızdaki savaş yeniden başlayacaktı!
Maviden devam
O günden sonra Demir Bey’i hiç görmemiştim.
Bana bir hafta izin vermişti ve ben de bu bir haftayı Şanslı’yla geçiriyordum. Gün boyu birlikte oynuyor, yürüyüşe çıkıyor, bazen de hiçbir şey yapmadan öylece oturuyorduk. Dışarıdan bakıldığında gayet mutluydum. Hatta kendime bile iyi olduğumu söylüyordum.
Ama insan bazen ne kadar mutlu görünürse görünsün, içinde bir şeylerin eksik olduğunu hissediyordu.
Benim de bir şeyim eksikti.
Daha doğrusu, birisi…
Demir Bey.
Adını aklımdan geçirmek bile istemiyordum. Çünkü ne zaman düşünsem, kendime kızıyordum. Bir insanı bu kadar kısa sürede nasıl özleyebilirdim ki? Üstelik o Demir Bey’di! Sürekli çatık kaşlarıyla bana bakan, en basit şeyleri bile emir verir gibi söyleyen, bazen tek bir cümlesiyle bütün sinirlerimi altüst eden Demir Bey!
Normalde bir hafta boyunca onu görmemek beni rahatlatmalıydı. En azından ben öyle düşünüyordum. Fakat günler geçtikçe rahatlamak bir yana, kendimi daha da tuhaf hissediyordum.
Sabahları uyanınca aklıma ilk gelen şeylerden biri, bugün onu görüp görmeyeceğim oluyordu. Sonra kendi kendime kızıp bu düşünceyi kafamdan atmaya çalışıyordum.
Bazen telefona bakıyordum. Ortada hiçbir neden yokken hem de. Sanki telefonuma bir mesaj düşecekmiş, belki arayan Demir Bey olacakmış gibi…
Ama hiçbir şey olmuyordu.
Ne bir mesaj ne bir arama ne de o sinir bozucu sesiyle adımı söyleyişi…
İnsan birinin sesini özler miydi?
Ben özlüyordum galiba.
En çok da bana takıldığı zamanları özlediğimi fark ediyordum. Beni kızdırmasını, söylediklerime o kendinden emin tavrıyla karşılık vermesini, bazen hiçbir şey söylemeden yalnızca bakmasını…
Hatta bana kızmasını bile özlemiş olabilirdim.
Düşünsenize, insanın başına gelmiş en büyük felaketlerden biri, kendisini sinir eden adamı özlemesiydi!
Ama benim başıma gelen tam olarak buydu.
Bütün bunları kendime bile itiraf edemiyordum. Çünkü kabul edersem her şey daha gerçek olacaktı. Oysa belki de sadece alışmıştım. Belki de günlerdir onu görmediğim için böyle hissediyordum.
Evet, kesinlikle öyleydi.
Başka ne olabilirdi ki?
Ben düşüncelerimle boğuşurken Şanslı bir o yana bir bu yana zıplamaya başladı. Birkaç saniye boyunca ne yaptığını anlamaya çalıştım. Sonra kuyruğunu sallayarak önüme kadar geldi ve topunu ayaklarımın dibine bıraktı.
İstemsizce gülümsedim.
“Sen benimle mi oynamak istiyorsun?”
Hav hav hav!
“İyi o zaman.”
Topu elime alıp uzağa fırlattım. Şanslı koşarak topu yakaladı ve tekrar bana getirdi. Ben yeniden attım, o yeniden getirdi. Bu böyle defalarca devam etti.
Bir süre sonra Şanslı son attığım topu getirmedi. Olduğu yere oturup bana baktı.
Ben de gülümseyerek ellerimi belime koydum.
“Noldu Şanslı Hanım, yoruldunuz mu?”
Cevap yok.
“Acıktın mı?”
Hav hav hav!
Kahkaha attım.
“Hayvan dilini bile çözdüm de insan dilini, hatta Demir Bey’in dilini çözemedim.”
Bunu söyledikten sonra bir an duraksadım.
Yine onun adını söylemiştim.
Farkında bile olmadan…
Şanslı yeniden havlamaya başladı. Sanki söylediklerime cevap veriyordu. Yanıma gelip bacağıma sürtündü, ardından başını kaldırıp yüzüme baktı.
Gülümsemem biraz daha büyüdü.
“Kızım, sen de olmasan kimse beni anlamaz.”
Hav hav hav hav!
Başını okşarken içimden derin bir nefes verdim. Şanslı yanımdaydı. Beni yalnız bırakmıyor, bütün gün benimle oynuyor, her hâlime eşlik ediyordu.
Ama yine de…
Bazen insanın yanında biri olsa bile, özlediği kişi yanında değilse kendini yalnız hissedebiliyordu.
Ben de ilk kez bunu anlıyordum.
Şanslı’nın başını son kez okşayıp ayağa kalktım. Önce onun mamasını koydum, ardından kendime yemek yapmaya karar verdim. Saat akşam sekize geliyordu ve artık ikimizin de acıktığı belliydi.
Mutfakta kendime makarna yapmaya başladım. Makarnaları sıcak suya koydum, sarımsakları soyup yoğurda ekledim. Ocağın diğer tarafında salçayla yağı kavurdum. Mutfak yavaş yavaş yemek kokusuyla dolarken kendimi yaptığım işe vermeye çalışıyordum.
Fakat nedense aklım yine başka yerlere gidiyordu.
Acaba Demir Bey ne yapıyordu?
Bu saatte eve gitmiş miydi? Yemek yemiş miydi? Yoksa yine bütün gün çalışıp kendini mi unutmuştu?
Kaşlarımı çattım.
Sana ne, Mavi!
İçimden kendime kızarak makarnaları süzdüm. Sonra tabağıma alıp üzerine bolca sarımsaklı yoğurt döktüm. En üste de salçalı sosumu gezdirdim.
Tam istediğim gibi olmuştu.
Yemeğimi alıp salona geçtim. Şanslı çoktan uyuyakalmıştı.
“O kadar koşarsan tabii hemen uyursun.”
Gülümseyerek tabağımı masaya koydum. Televizyon kumandasını elime alıp yere çömeldim ve kendime Şirinler’i açtım.
Normalde böyle akşamları severdim. Ev sessiz olurdu, Şanslı yanımda uyurdu, ben de yemeğimi yiyip televizyon izlerdim.
Ama o akşam nedense her şey fazla sessizdi.
Televizyondaki karakterlerin sesleri odanın içinde yankılanıyor, ben ise arada bir gözlerimi kapıya çeviriyordum.
Ne bekliyordum ki?
Bilmiyordum.
Belki de kapı çalacak ve ben açtığımda karşıma o çıkacaktı.
Belki de o sinir bozucu sesiyle hiçbir şey olmamış gibi konuşacak, beni yine kızdıracak ve evin bütün sessizliğini dağıtacaktı.
Düşüncelerimi kafamdan uzaklaştırmak için tabağıma döndüm. Tam ağzıma bir kaşık makarna atacaktım ki kapı çaldı.
Bir an elim havada kaldı.
Kalbim, sanki benden önce kimin geldiğini anlamış gibi hızlandı.
İstemsizce telefonuma baktım. Saat 19.40’tı.
Neden böyle heyecanlanmıştım ki? Belki bir komşuydu. Belki yanlış kapıydı. Belki de…
Kendime daha fazla bahane bulamadan ağzıma bir lokma daha atıp ayağa kalktım. Kapıya doğru yürürken kalbimin neden bu kadar hızlı attığını
anlamaya çalışıyordum.
Sonunda kapıyı açtım.
Ve karşımda onu gördüm.
Bir an olduğum yerde kalakaldım.
“Demir Bey?”
Söyleyecek başka bir şey bulamamıştım. Oysa günlerdir aklımdan geçirdiğim o kadar çok cümle vardı ki…
Neden hiç aramamıştı?
Nasıldı?
Beni hiç düşünmüş müydü?
Bir haftadır neden ortalarda yoktu?
Ama karşısında durduğumda bütün sorularım boğazıma düğümlendi. Sanki günlerdir içimde biriken özlem, tek bir kelimeyle dışarı çıkmak istemiş ama ben ona izin vermemiştim.
Demir Bey ise her zamanki rahat tavrıyla konuştu.
“He, benim. Ben geldim.”
Sanki bir haftadır ortadan kaybolan kendisi değilmiş gibi!
Sanki ben günlerdir onu düşünmüyormuşum, sanki adını her ağzıma aldığımda içimde bir şey kıpırdamıyormuş gibi…
Hiçbir şey olmamış gibi içeriye daldı, ayakkabılarını çıkardı ve doğruca makarna tabağıma baktı.
Sonra sırıtmayı başladı.
Evet, evet! Bildiğiniz Demir Bey, makarnama bakıp sırıtıyordu.
Hayır, makarna kız canlı olsaydı kesin bu gülüşe düşerdi. Adamın sırıtışı nasıl bir şeydi öyle!
Ben ise hâlâ kapının önünde durmuş, onun evime gelişini anlamlandırmaya çalışıyordum.
Bir haftadır görmediğim adam karşımdaydı.
Ve ben, onun geldiğine sevindiğimi belli etmemek için kendimle savaşıyordum.
Demir Bey’in beni fark etmesini, yüzüme bakmasını, belki de bir haftadır nasıl olduğumu sormasını bekliyordum.
Ama o ne yaptı?
Makarnama baktı.
“En sevdiğim. Bir de bayağı acıkmıştım.”
Deyip benim oturduğum yere oturdu ve yemeye başladı.
Benim makarnamı.
Benim çatalımla.
Bir an gözlerimi kırpıştırdım.
Gerçekten bu adam mıydı günlerdir aklımdan çıkaramadığım
İçimden gülmek geldi. Ardından ona kızmak. Sonra da hiçbir şey söylemeden yanına oturmak…
Ne yapacağımı bilemiyordum.
Sonunda ağzımdaki lokmayı bitirip ona döndüm.
“Demir Bey, bir şey mi var?”
Cevap vermedi.
Bana bakmadı bile. Sanki odada tek başınaymış gibi yemeğini yemeye ve televizyon izlemeye devam ediyordu.
O an içimde küçücük bir hayal kırıklığı hissettim.
Ne bekliyordum ki?
Beni görür görmez özlediğini mi söyleyecekti?
Günlerdir beni düşündüğünü mü anlatacaktı?
Belki de yalnızca bir kez olsun yüzüme dikkatlice bakmasını istiyordum. Bilmiyorum. Ama onun hiçbir şey olmamış gibi davranması, nedense içimde tuhaf bir his bırakmıştı.
Bu kez Demir Bey’in tam karşısına geçtim.
“Bir şey mi oldu, Demir Bey?”
Kaşları çatıldı.
“Çekil televizyonun önünden, izliyorum.”
Bir an ona baktım.
“Şirinler’i mi?”
Demir Bey başını tabaktan kaldırdı.
“Ne oldu?”
Ağzı dolu olduğu için konuşması komik çıkmıştı. İstemeden gülümsememek için dudaklarımı birbirine bastırdım.
Günlerdir özlediğim adamın karşısında duruyordum ve o, Şirinler izlerken makarna yiyordu.
Hayat gerçekten çok tuhaftı.
Onun keyfini bozmadan kenara çekildim. Sonra mutfağa gidip tencerede kalan makarnaları kendi tabağıma koydum.
“İyi ki de fazla yapmışım.”
Tekrar salona geçtim. Demir Bey’in yanına tabağımı koyup oturdum.
O da bana yer açarcasına biraz sağa kaydı.
Küçücük bir hareketti.
Belki onun için hiçbir anlamı yoktu. Belki yalnızca rahat oturmak istiyordu.
Ama ben o küçücük hareketi bile fark etmiştim.
Çünkü insan özlediği birinin en küçük davranışına bile anlam yükleyebiliyordu.
Yanına oturunca aramızdaki mesafenin azaldığını hissettim. Bir haftadır zihnimde büyüttüğüm özlem, onun hemen yanımda oturmasıyla daha da belirginleşmişti.
Şimdi buradaydı.
Sesini duyuyordum. Nefes alışını hissedebilecek kadar yakındım. İstesem başımı çevirip yüzüne bakabilirdim.
Ama yine de ona ne kadar özlem duyduğumu söyleyemiyordum.
İlk defa Demir Bey’i bu kadar savunmasız görüyordum. Ne çatık kaşları ne takım elbisesi ne de o sert konuşmaları vardı. Evimde, benim yanımda, sanki buraya aitmiş gibi oturuyordu.
Ve ben, onun bu hâlini seviyordum.
Belki de özlediğim yalnızca kendisi değildi. Onun yanındayken hissettiğim, adını henüz koyamadığım o duyguyu da özlemiştim.
Bunu düşünürken gözlerim istemsizce yüzüne kaydı.
Tam o sırada konuştu.
“Yakışıklı olduğumu biliyorum. Âşık mı oldun?”
Bir anda kendime geldim.
Demir Bey bunu nasıl anlamıştı? Ona baktığımı nereden fark etmişti? Yani nasıl anlamış olabilirdi?
Kalbim hızlandı ama yüzüme hiçbir şey yansıtmamaya çalıştım.
“Yok, Demir Bey.”
Demir Bey bana doğru döndü ve tek kaşını kaldırdı.
“Yakışıklı değil miyim yani?”
Bölüm etkileşimi
