99. bölüm / 101
Lavinia95.bölüm
Bölümler 101Şu an: 95.bölüm
- 1 🦋🦋34 kelime
- 2 1 bölüm327 kelime
- 3 2 bölüm743 kelime
- 4 3 bölüm142 kelime
- 5 4 bölüm194 kelime
- 6 5 bölüm228 kelime
- 7 6 . Bölüm376 kelime
- 8 7 . Bölüm453 kelime
- 9 8 . Bölüm448 kelime
- 10 9.bölüm215 kelime
- 11 10.bölüm431 kelime
- 12 11.Bölüm436 kelime
- 13 12. Bölüm441 kelime
- 14 13.Bölüm358 kelime
- 15 14.bölüm465 kelime
- 16 15.bölüm210 kelime
- 17 16. Bölüm234 kelime
- 18 17.bölüm248 kelime
- 19 18.bölüm171 kelime
- 20 19.Bölüm239 kelime
- 21 20.Bölüm247 kelime
- 22 21.Bölüm304 kelime
- 23 22.bölüm525 kelime
- 24 23.Bölüm169 kelime
- 25 24.Bölüm400 kelime
- 26 25.Bölüm352 kelime
- 27 🦋🦋🦋22 kelime
- 28 26.Bölüm190 kelime
- 29 27.Bölüm304 kelime
- 30 28.Bölüm223 kelime
- 31 29.bölüm214 kelime
- 32 30.Bölüm465 kelime
- 33 31.Bölüm279 kelime
- 34 Kitap hakında26 kelime
- 35 32.Bölüm339 kelime
- 36 33.bölüm235 kelime
- 37 34.Bölüm348 kelime
- 38 35.Bölümm365 kelime
- 39 36.Bölüm640 kelime
- 40 37.Bölüm517 kelime
- 41 38.Bölüm267 kelime
- 42 39.Bölüm618 kelime
- 43 40.Bölüm702 kelime
- 44 41.Bölüm714 kelime
- 45 42.Bölüm814 kelime
- 46 43.Bölüm962 kelime
- 47 44.Bölüm777 kelime
- 48 45.Bölüm937 kelime
- 49 46.Bölüm1.101 kelime
- 50 47.bölüm867 kelime
- 51 48.Bölüm1.333 kelime
- 52 49.Bölüm1.039 kelime
- 53 50.Bölüm1.716 kelime
- 54 51.Bölüm1.268 kelime
- 55 52.Bölüm1.339 kelime
- 56 53.Bölüm918 kelime
- 57 54.Bölüm1.284 kelime
- 58 55.Bölüm1.451 kelime
- 59 56.Bölüm1.667 kelime
- 60 57.bölüm842 kelime
- 61 58.bölüm1.492 kelime
- 62 59.Bölüm1.124 kelime
- 63 60.Bölüm1.331 kelime
- 64 61.Bölüm1.746 kelime
- 65 62.Bölüm2.260 kelime
- 66 63.Bölüm1.830 kelime
- 67 64.Bölüm775 kelime
- 68 65.Bölüm2.335 kelime
- 69 66.Bölüm1.901 kelime
- 70 67.bölüm1.962 kelime
- 71 68.bölüm2.398 kelime
- 72 69.bölüm1.070 kelime
- 73 70.bölüm999 kelime
- 74 71.bölüm870 kelime
- 75 72.bölüm1.110 kelime
- 76 73.bölüm1.494 kelime
- 77 74.bölüm1.129 kelime
- 78 75.bölüm1.754 kelime
- 79 76.bölüm1.683 kelime
- 80 77.bölüm2.366 kelime
- 81 78.Bölüm2.161 kelime
- 82 79.Bölüm1.439 kelime
- 83 80.bölüm2.683 kelime
- 84 81.bölüm2.156 kelime
- 85 82.bölüm2.701 kelime
- 86 83.bölüm1.718 kelime
- 87 84.bölüm2.915 kelime
- 88 85.bölüm1.297 kelime
- 89 86.Bölüm2.202 kelime
- 90 87.Bölüm2.450 kelime
- 91 88.bölüm1.271 kelime
- 92 89.bölüm907 kelime
- 93 90.Bölüm991 kelime
- 94 91.bölüm2.097 kelime
- 95 92.bölüm1.824 kelime
- 96 93.bölüm1.468 kelime
- 97 94.bölüm2.273 kelime
- 98 95.bölüm2.884 kelime · Okuduğun bölüm
- 99 96.Bölüm1.625 kelime
- 100 96.Bölüm1.377 kelime
- 101 97.bölüm2.893 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Oturduğum yerden dışarıya baktım. Gün doğmak üzereydi. Cebimden telefonumu çıkarıp saate baktım.
06.01
Polat: “Sana git, dinlen demiştim. Burada olman Şanslı için bir fayda sağlamayacak.”
Arkamdan gelen sesle oturduğum sandalyeden kalkıp onun yanına gittim. Söylediklerini görmezden gelerek doğrudan Şanslı’yı sordum.
“Şanslı nasıl oldu? İyi mi biraz daha?”
Polat: “İstersen kendin bak.”
“Ne?”
Polat biraz geri çekilip Şanslı’nın odasının kapısını açtı. Hemen içeri girdim. Şanslı da ayağa kalkmıştı ama eski neşesi yok gibiydi.
“Çok şükür, Şanslı kızım!”
Hav!
Hemen yanına gidip ona sarıldım. O da beni yalamaya başladı. Biraz geri çekilip onu azarladım.
“Nasıl yersin o sucuğu, ha? Nasıl? Sen bilmiyor musun onun yasak olduğunu?”
Hav hav hav!
“Bana canın istediği için yediğini söyleme ya! Bir şey olsaydı ne yapardım ben?”
Hav hav!
“Olmadı mı?”
Ona ters ters bakmaya başladım. O da kafasını yere eğdi. Hatasını biliyordu, ondan öyle yapıyordu.
Polat: “Maşallah, köpek dilini de çözmüşsün.”
Bu adama da nedense gıcık oluyordum.
“Şanslı ne zamana kadar burada kalacak?”
Polat: “Aslında şu anlık bir sorun görünmüyor ama bugün burada kalırsa onun için daha iyi olacak gibi.”
“Bugün de mi?”
Polat başını salladı. Ona bakarken gözlerinin kırmızı olduğunu fark ettim. O da benim gibi bütün gece uyumamıştı. Bir şey olur diye endişelenmiş olmalıydı.
“Şey, tamam ama siz de yorgun görünüyorsunuz. Nasıl kalacaksınız burada?”
Polat: “İlk öncelikle, beni düşündüğün için teşekkür ederim.”
Ne? Ben mi seni düşünüyorum? Bu adam gerçekten kafayı mı yedi? Sadece Şanslı’ya iyi bakacak mı diye sormuştum. Sonuçta o bir doktordu. Şanslı yine midesinde bir sorun yaşarsa, Allah korusun, bu adam da horul horul uyursa ve uyanamazsa…
Hemen başımı salladım. Bütün kötü düşüncelerden kurtulmak istercesine.
“Hayır, olmaz.”
Polat: “Efendim?”
“Şey, pardon.”
Polat: “Bu diğer doktor, Leyla. Bugün Şanslı’ya o bakacak.”
“Çok şükür!”
Leyla: “Efendim?”
“Şey, demek istediğim, umarım çok iyi bakarsınız.”
Leyla Hanım gülümseyerek cevap verdi.
Leyla: “Merak etmeyin, ona çok iyi bakacağım.”
Hav hav hav!
İstemeden gülümsedim ona bakarken.
Polat: “İstersen seni evine bırakabilirim. Ben de çıkıyorum.”
Iyy! Bir de seni yolda mı çekeceğim?
“Kalsın, sağ ol.”
Uff! Yine dişimin arasından konuşmuştum.
Polat kaşlarını çattı.
Polat: “Sen bilirsin.”
İş saatime daha vakit olduğu için biraz daha Şanslı’yla vakit geçirdim.
“Kolay gelsin, Leyla Hanım. Şanslı’m size emanet.”
Leyla: “Siz hiç merak etmeyin, Mavi Hanım. Ona çok iyi bakacağım.”
Daha fazla vakit kaybetmeden en yakın mağazaya gittim. Bir gömlek, bir kot pantolon ve orta yükseklikte topuklu bir ayakkabı alıp mağazadan çıktım. Ardından otobüs durağına gidip beklemeye başladım.
“Acaba not defterimle bilgisayarımı Demir Bey’den istesem getirir miydi ki?”
Yaşlı teyze: “O kim, kızım?”
Gelen sesle kendime geldim. Sesin geldiği tarafa baktığımda yaşlı bir teyze gördüm.
“Kim, kimdi teyzeciğim?”
Teyze: “Kızım, şimdi dedin ya hani not defterimi, bilgisayarımı getirir herhalde diye… Çocuğun adı neydi? Mahmut mu dedin? Yok, yok, dur… Mustafa dedin. Yok, yok, gıı… Müslüm dedin!”
“Müslüm mü?”
Kahkaha atmaya başladım. Teyzeye bakınca kaşlarını çatıp bana baktığını gördüm ama gülmeyi bir türlü kesemiyordum.
“Demir Bey, Mahmut! Ahahahah!”
“Mustafa! Yok, yok, Müslüm! Ahahahah!”
Gülmekten kendimi alamıyordum. Bir anda duyduğum korna sesiyle kendime geldim ama dönüp bakmadım bile. Gülmem az da olsa geçmişti.
“Yok, teyzeciğim, hiçbiri değil. Demir Bey, o Demir Bey.”
Teyze de çatık kaşlarını gevşetip benim gibi hafifçe gülümsedi.
Teyze: “Ne bileyim kızım, sağır duymaz uydurur derler ya!”
Bir anda korna sesi yeniden duyuldu. Merak edip baktığımda Demir Bey’in arabanın camından bana baktığını gördüm.
“Demir Bey!”
Teyze: “Tamam kızım, anladım.”
“Yok, yok, teyzeciğim! Onu demiyorum. Karşındaki kişi Demir Bey!”
Ben hâlâ Demir Bey’e bakarken o arabadan inip bana doğru gelmeye başladı.
Demir: “Kaç defa kornaya bastım! Duymuyor musun?”
Demir Bey’in sözleriyle kendime gelip oturduğum yerden kalktım.
Teyze: “Maşallah, demir gibi çocukmuş!”
Ona doğru dönüp gülümsedim.
“Öyledir teyzeciğim, maşallah!”
Sonra Demir Bey’e doğru döndüm ama son anda ne söylediğimi fark edip gözlerimi kocaman açtım.
“Yani… Şey… Demir Bey, demek istediğim…”
Teyze ise sözlerimi dinlemeden beni kenara itip Demir Bey’le konuşmaya başladı.
Teyze: “Oğlum, işin var mı?”
Demir Bey cevap verdi.
Demir: “Var teyzeciğim.”
Teyze: “Evin var mı?”
Demir: “Var.”
Teyze: “Bu araba senin mi?”
Demir: “Evet, teyzeciğim.”
Teyze: “Gel, seni torunuma alayım! Bak, o da doktor. Hem o da çok güzel, manken gibi! Evi de arabası da var!”
“Yok, yok, teyze! Demir Bey evli. O senin kokmuş torununu ne yapsın? Yakışıklı, demir gibi adam, ha!”
Demir Bey’i kolundan tuttuğum gibi arabaya doğru yönlendirdim. O da hiç itiraz etmeden arabaya bindi. Ben de hemen yanındaki koltuğa oturdum.
“Hemen bir bekâr, yakışıklı, zengin adam görsünler, kaparlar! Demir Bey, hayal kadına bak sen! Seni torununa alacakmış!”
Demir: “Aslında olabilirdi, Mavi. Yalnızlıktan sıkılmıştım.”
“O zaman, Demir Bey, bana…”
Bir anda sustum.
Ben ne saçmalıyordum?!
Demir: “Ne?”
Demir Bey’e baktım, baktım… Ama yüzündeki yorgunluk, resmen Ben buradayım! diye bağırıyordu.
“Gece uyumadınız mı?”
Demir: “Hayır.”
“Neden?”
Demir: “Merak ettim sizi.”
“Merak mı ettiniz? Neden?”
Bir anda Demir Bey arabayı durdurdu ve bana döndü. Gözlerini gözlerime dikmişti.
Demir: “Gerçekten nedenini bilmiyor musun, Mavi?”
Bir anda ne diyeceğimi bilemedim. Demir Bey’in gözleri üzerimdeydi. Sanki vereceğim cevabı değil de söylemeye cesaret edemediğim şeyleri bekliyordu.
Demir: “Beni arayacağını söylemiştim ama aramadın.”
“Ben sizi…”
Demir: “Bana mesaj da atmadın.”
Dudaklarımı birbirine bastırdım. Neden böyle hesap soruyormuş gibi konuşuyordu ki? Hem bana neydi? İster arardım ister aramazdım. Ama nedense bunu yüzüne söylemeye cesaret edemiyordum.
“Demir Bey…”
Demir: “Şanslı nasıl?”
Sorusuyla bakışlarımı kaçırdım. Konuyu değiştirmesine içten içe sevinmiştim.
“İyi, çok şükür.”
Demir Bey birkaç saniye sustu. Parmakları direksiyonun üzerinde hafifçe hareket ederken çenesinin gerildiğini fark ettim.
Demir: “Bilerek vermedim, Mavi.”
“Biliyorum.”
Demir: “Hayır, bilmiyorsun!”
Sesinin aniden yükselmesiyle irkildim. Başımı ona çevirdim. Gözleri yoldaydı ama yüzündeki ifade, içinde tuttuğu öfkeyi açıkça belli ediyordu.
Demir: “Sanki bilerek vermişim gibi davrandın. Bir de yüzüme bakıp beni suçladın. Bak, ben ne kadar cani biri olursam olayım, mafyanın teki de olsam hayvanlara zarar vermem. Anladın mı beni?”
“Demir Bey, ben sadece…”
Demir: “Kes sesini ve beni dinle!”
Ağzımı kapattım.
Arabanın içinde bir anda ağır bir sessizlik oluştu. Motorun sesi bile bana fazla yüksek geliyordu. Ellerimi kucağımda birleştirip parmaklarımla oynamaya başladım. Birkaç dakika önce yaşlı teyzenin yanında ağzıma geleni söyleyen ben, şimdi tek kelime edemiyordum.
Ne güzel!
Mavi, aferin sana. İnsanlara laf yetiştirmek konusunda dünya markasıydın ama Demir Bey iki kelime söyleyince sesin soluğun kesiliyordu.
Demir: “Bir iki gün daha bana katlanacaksın. Sonra istediğin zaman gidebilirsin. Özgürsün.”
Özgürsün…
Bu kelime neden kulağıma bu kadar soğuk gelmişti?
Sanki beni yanında istemediğini, yalnızca mecbur olduğu için tuttuğunu söylüyordu. Oysa bunu düşünmek bile canımı sıkmıştı. Nedenini bilmiyordum ve bilmek de istemiyordum.
Sadece başımı salladım.
Sonra aklıma dün söylediklerim geldi. Ben neler neler söylemiştim öyle! Adamı resmen hayvan düşmanı ilan etmiştim. Üstelik yüzüne karşı!
İçimden kendime kızarken başımı cama çevirdim. Dışarıdaki binalar birbiri ardına geride kalıyordu. Ben de keşke düşüncelerimi böyle geride bırakabilseydim.
Demir Bey arabayı yeniden hızlandırdı.
İkimizden de ses çıkmıyordu.
Ne o bana bakıyordu ne de ben ona.
Ama nedense, bakmadığı hâlde bile bakışlarını üzerimde hissediyordum.
Allah’ım, bu adamın yanında insan kendi nefesini bile yanlışlıkla fazla alacak diye korkuyordu!
Tam kendimi biraz olsun rahatlatmıştım ki sesi yeniden duyuldu.
Demir: “Bugünkü toplantım saat kaçta?”
Bir anda irkildim.
“Şey…”
“Demir Bey, benim tabletim evde kalmış.”
Demir: “Arkada, poşetin içinde.”
Başımı hızla ona çevirdim.
“Ne?”
Demir: “Duydun beni. Arkada.”
Nasıl yani? Tabletim burada mıydı?
Düşüncelerimi bir kenara bırakıp emniyet kemerimi çözdüm. Koltuğumda geriye doğru dönerek arka koltuktaki poşete uzandım.
“Bir saniye…”
Parmaklarım poşetin sapına değdi. Biraz daha uzandım. Neredeyse almıştım ki…
GÜM!
Demir Bey aniden frene bastı.
“AH!”
Dengemi kaybedip öne doğru savruldum. Bir sonraki saniye kendimi Demir Bey’in kucağında buldum.
Nefesim kesilmişti.
Bir elim göğsünün üzerinde, diğeriyse koltuğun kenarındaydı. Yüzüm yüzüne o kadar yakındı ki nefes alışını duyabiliyordum.
Başımı kaldırdım.
Ve göz göze geldik.
Aman Allah’ım!
Gözleri…
Normalde bile insanın içine işleyen o koyu bakışları şimdi doğrudan gözlerime kilitlenmişti. Yüzündeki ifade değişmemişti ama çenesinin sıkılığını görebiliyordum.
Bir saniye geçti.
Sonra bir saniye daha.
Ne o konuşuyordu ne de ben kıpırdayabiliyordum.
Kalbim göğsümün içinde öyle hızlı atıyordu ki sesini onun da duyacağından korktum.
Ne yapıyorsun Mavi? Kalk! Hemen kalk!
Ama bedenim sanki beynimle bağlantısını kesmişti.
Bakışlarım istemsizce gözlerinden dudaklarına kaydı.
Aman!
Ben ne yapıyordum?!
Hemen yeniden gözlerine baktım. Fakat o, bakışlarımı yakalamış gibiydi. Kaşlarından biri hafifçe kalktı.
Demir: “Şerefsiz… Önüme aniden çıktı, ben de fren yapmak zorunda kaldım.”
Sesi her zamankinden daha kalındı. Öfkeliydi ama tam olarak neye öfkelendiğini anlayamıyordum.
Yola mı?
Bana mı?
Yoksa şu an ikimizin içinde bulunduğu duruma mı?
“Şey… Tabii. Sorun yok.”
Sorun yok mu?!
Mavi, adamın kucağında oturuyorsun! Ne sorunu yok?!
Kalkmak için ellerimi koltuğa dayadım.
Ama bir türlü kalkamıyorum biraz daha deneyeceğim Fakat tam doğrulacakken Demir Bey’in bakışları üzerimde gezindi. O an yeniden gerildim ve hareketim yarıda kaldı.
Demir: “Kıpırdama artık.”
Olduğum yerde donup kaldım. Ve hissettiğimle döndüm
“Ne?”
Gözleri gözlerime dikildi.
Demir: “Düşeceksin.”
Daha ne olduğunu anlayamadan elini sırtıma koyup beni kendinden uzaklaştırdı. Bir hamlede koltuğuma geri oturdum.
Fazla hızlı.
Fazla sert.
Sanki aramızda bir saniye daha fazla kalmamı istemiyordu.
Emniyet kemerine uzanırken ellerimin titrediğini fark ettim. Tokayı ilk seferde tutturamadım.
Allah’ım, yer yarılsa da içine girsem!
Demir: “Ne yapıyorsun sen?”
“Emniyet kemerini takıyorum!”
Sesim gereğinden yüksek çıkmıştı.
Demir Bey başını hafifçe bana çevirdi. Kaşları çatıldı.
Demir: “Bağırmana gerek yok.”
“Ben de bağırmıyorum zaten!”
Bir an sustum.
Sonra ikimiz de birbirimize baktık.
Ben yine mi cevap yetiştirmiştim?!
Demir Bey’in çenesi yeniden gerildi. Bakışları birkaç saniye yüzümde kaldıktan sonra önüne döndü.
Demir: “Arkadaki poşeti alacaktın, değil mi?”
“Evet.”
Demir: “Al o zaman.”
“Tabii.”
Hemen arkaya uzanıp poşeti aldım. Bu kez bütün gücümle kendimi koltuğa sabitledim. Poşeti kucağıma koyup emniyet kemerimi taktım. Tokanın sesi bile sessizliğin içinde yankılanmış gibi geldi.
Demir Bey arabayı yeniden hareket ettirdi.
Ben camdan dışarı bakmaya başladım. Yüzümün yandığını hissediyordum. Bir elimle yanağımı kapatıp derin bir nefes aldım.
Bir daha asla. Asla arka koltuğa uzanmayacaksın, Mavi!
Demir: “Mavi.”
İrkilerek başımı çevirdim.
“Efendim?”
Gözlerini yoldan ayırmadan konuştu.
Demir: “Bir dahaki sefere kemerini çözmeden önce haber ver.”
“Tamam.”
Birkaç saniye sustu.
Demir: “Bir de…”
Yutkundum.
“Bir de ne?”
Bu kez başını bana çevirdi. Bakışları bir anlığına yüzümde durdu.
Demir: “Kucağıma düşmek için bahane aramana gerek yok.”
Gözlerim fal taşı gibi açıldı.
“NE?!”
Demir Bey’in dudaklarının kenarı belli belirsiz kıvrıldı. O kadar kısa sürmüştü ki gördüğümden bile emin olamadım.
Demir: “Duydun beni.”
“Demir Bey! Siz… Siz kendinizi ne sanıyorsunuz?! Ben bilerek mi düştüm sanki?! Fren yaptınız, ben de…”
Sözlerim birbirine karışırken o önüne döndü.
Demir: “Tamam, Mavi. Sakin ol.”
“Sakinim zaten!”
Demir: “Belli oluyor.”
Dişlerimi sıktım.
Bu adam…
Bu adam beni bir gün sinirden öldürecekti!
Yüzümü yeniden cama çevirdim. Bir daha ona bakmamaya yemin ettim. Hem zaten kendisiyle konuşacak hiçbir şeyim yoktu.
Kesinlikle yoktu.
Ama birkaç saniye sonra, camdaki yansımamda onun gözlerini üzerimde yakaladım.
Kalbim yeniden hızlanmıştı.
Ve en kötüsü…
Bunun nedenini hâlâ kendime bile itiraf edemiyordum.
Şirketin önüne gelmiştik. Bale hemen Demir Bey’in elindeki anahtarı aldı. Ben ise tabletimi açıp toplantı programını kontrol ettikten sonra hızlıca anlatmaya başladım.
“Bugün saat 12.00’de Cenk Beylerle bir yemek toplantınız var. Bir de saat 19.30’da Savaş Beylerle toplantınız var, efendim.”
Demir: “Akşam yemeğindeki toplantıda senin olmana gerek yok.”
“Tabii, efendim.”
Birlikte asansöre bindik. Ben düğmeye basıp katımızı seçtiğim sırada telefonum çalmaya başladı. Kâğıtlı olmayan bir numaradı
“Alo?”
Polat: “Merhaba, ben Polat.”
Bir anda içime korku düştü.
“Şanslı’ya bir şey mi oldu?”
Polat: “Hayır, hayır, sakin ol. Akşam taburcu olabilir, Şanslı. Onun için aramıştım.”
Derin bir nefes verdim. Az önce farkında olmadan tuttuğum nefesimi bırakırken yüzümde kocaman bir gülümseme oluştu.
“Ya, çok teşekkür ederim, Polat Bey!”
Polat: “Polat dersen daha iyi olur.”
Bir an duraksadım. Ardından gülümseyerek cevap verdim.
“Tabii, Polat.”
Polat: “Akşama görüşürüz o zaman.”
“Tabii, görüşmek üzere!”
Telefonu kapattığımda yüzümdeki gülümseme hâlâ duruyordu. Şanslı iyileşiyordu! Akşam onu yeniden görebilecektim.
Tam o sırada başımı kaldırıp Demir Bey’e baktım.
Bana bakıyordu.
Kaşları hafifçe çatılmış, yüzündeki ifade ise her zamanki gibi anlaşılmaz bir hâl almıştı.
“Bir şey mi oldu, Demir Bey?”
Bakışlarını yüzümden çekti.
Demir: “Yok. Güzel haberler aldığın belli.”
Dudaklarımı birbirine bastırarak gülümsememi saklamaya çalıştım.
“Şanslı akşam taburcu olabilirmiş.”
Demir Bey başını hafifçe salladı.
Demir: “Güzel.”
Tam o sırada asansörün kapıları açıldı. Demir Bey benden önce dışarı çıktı. Ben de tabletimi göğsüme bastırıp peşinden yürüdüm.
Ama nedense içimde tuhaf bir his vardı.
Sanki Demir Bey’in canını sıkan bir şey olmuştu.
Ve nedense, bunun benim telefon görüşmemle bir ilgisi olabileceğini düşünüyordum.
Demir Bey’in kapısını çaldım.
“Gir.”
Sesi hâlâ sinirli çıkıyordu. Hayır, bu adama ne olmuştu yine? Sinirleri tavana vurmuştu resmen. Arabadayken bile bu kadar sinirli değildi.
Kapıyı açıp içeri girdim ve temkinli adımlarla masasının önüne geçtim.
“Saat 11.30, efendim. Toplantınızdan önce üstünden geçelim mi?”
Demir Bey elindeki işi bırakıp başını kaldırdı ve gözlerini üzerime dikti.
“Gerek yok. Gideceğimiz restoran uzak mı?”
“Hayır, efendim. Şirketin hemen yanında. Meşhur bir yer, sizin için oradan rezervasyon yaptırdım.”
“İyi. Çık.”
Sesi soğuk, tavrı ise son derece netti.
Başka hiçbir şey söylemeden odadan çıktım ve kapıyı arkamdan kapattım.
Bu adam gerçekten kafayı yiyordu!
Tamam, biraz ağır konuşmuş olabilirdim ama benim de canım sıkkındı. Şanslı için endişelenmekten aklım çıkmıştı. O sırada ne söylediğimi bile doğru düzgün düşünememiştim.
Peki, şimdi neden bu kadar üstüme geliyordu ki?
Bir de sabah arabada bambaşka biriydi. Şimdi ise yüzüme bile bakmak istemiyordu.
Toplantı saati gelmişti. Acaba kapısını çalsam mıydım? Sonuçta onun sekreteriydim ve toplantı saatinin geldiğini haber vermem gerekiyordu.
Tam kapısını çalmak üzere elimi kaldırmıştım ki kapı aniden açıldı. Bir anda Demir Bey’le burun buruna gelmiştim. Elim göğsüne dayanmış, bakışlarım ise göğsünde kalakalmıştı.
“Şey, Demir Bey… Ben şey için gelmiştim de… Siz de kapıyı açınca…”
Allah’ım, ben ne saçmalıyordum böyle?
Demir: “Neyse, sorun yok. Çıkalım.”
Hemen elimi göğsünden çektim.
“Tabii, Demir Bey.”
O önden, ben arkasından yürümeye başladım. Elimi kalbimin üzerine götürüp kendi kendime fısıldadım.
“Ne oluyor böyle sana?”
Kendine gel, Mavi! Kendini topla! O, Demir Bey. Başka biri değil, senin patronun!
Kendi kendime söylenirken asansöre gelip binmiştik bile. Fakat bu kez yalnız değildik. İçeride birkaç kişi daha vardı. Hepsi Demir Bey’i saygıyla selamlamıştı.
İçlerinden biri ona dönerek sordu:
“Demir Bey, siz hafta sonu düzenlenecek baloya gelecek misiniz?”
Ay, tabii ya! Baloyu nasıl unutmuştum?
Demir: “Öyle saçma sapan yerlere gitmiyorum. Daha önemli işlerim var. Size iyi eğlenceler.”
Duyduğum sözler karşısında bir an şok oldum.
Tamam, gitmek istemeyebilirsin. Herkesin kendi tercihi sonuçta. Ama insan da bu kadar açık sözlü olmaz ki! Karşındaki insanları biraz olsun düşünemez miydin?
İçimden derin bir nefes aldım.
Gerçi Demir Bey’den bahsediyorduk. Ondan kibar bir cevap beklemek de benim hatamdı galiba.
Bu adamın ağzından bir gün de güzel bir söz çıkacak mıydı acaba?
Toplantı odasına gelmiştik. Yerlerimize oturur oturmaz Cenk Bey ve beraberindekiler de içeri girdi. Demir Bey’le el sıkışıp selamlaştıktan sonra yerlerine geçtiler.
Cenk Bey, bana dönerek gülümseyen bir ifadeyle sordu:
“Nasıl, Mavi?”
“İyiyim, Cenk Bey. Siz nasılsınız?”
Cenk: “Çalışma, Mavi, çalışma!”
İstemsizce gülümsedim. Cenk Bey gerçekten de hep böyle matraktı. En ciddi ortamlarda bile insanı güldürmeyi başarıyordu.
Ancak gülümsemem uzun sürmedi. Demir Bey’in soğuk sesi toplantı odasında yankılandı.
Demir: “Konuşmanız bittiyse başlayalım.”
Bu adamda çözemediğim, tarif etmekte zorlandığım farklı bir şey vardı; bundan adımdan emin olduğum kadar emindim. Ama zihnimin kıvrımlarında gezinip duran bu hissin tam olarak ne olduğunu bir türlü anlayamıyordum. En sonunda kendimle mücadele etmeyi bırakıp, "Neyse..."
diye geçirdim içimden. Derin bir nefes alıp onun peşinden toplantı salonuna adımladım ve masadaki yerimi alıp notlarımı tutmaya başladım.
Zaman, gergin atmosferin gölgesinde yavaşça aktı. Üç saatin sonunda toplantı nihayet bitmişti.
Demir Bey ile Cenk Bey, masanın ortasında buluşan elleriyle son bir el sıkışıp vedalaştılar.
Cenk Bey tam kapıya doğru yönelecekken duraksadı ve yüzündeki samimi gülümsemeyle bana dönerek konuştu:
“Bir gün güzelce vakit ayarlayalım da biz bize toplanalım sekreter hanım," dedi içtenlikle.
"Sürekli böyle iş güç için bir araya gelmek olmuyor."
Cenk Bey’in neşeli tavrına karşılık vermeye hazırlanırken, arkamda beliren gölgenin soğukluğu odayı kapladı. Demir Bey, buz gibi bir ses tonuyla lafa girdi:
“Onun başka adamlarla sözü vardır."
Şaşkınlıkla gözlerimi açıp arkama döndüm:
“Ne?"
Demir Bey, şaşkınlığımı tamamen görmezden gelerek Cenk Bey’e kısa bir bakış fırlattı ve ceketini düzeltti.
“Hadi, daha işim bitmedi,"
diyerek kestirip attı.Daha ne olduğunu anlamama, tek bir kelime dahi etmeme fırsat kalmadan arkasını dönüp hızlı adımlarla salondan yürüyüp gitti.
Cenk Bey’le arkasından bakakalmış, adeta olduğumuz yere çakılmıştık.Cenk Bey, şaşkın bir ifadeyle arkasından bakarken mırıldandı:
“Ne oluyor bu adama?"
“Ben de bilmiyorum Cenk Bey..." dedim, sesimdeki çaresizliği gizleyemeyerek.
“Hayırlısı olsun bakalım,"
dedi derin bir iç çekişle.
“Amin."
Cenk Bey ve ekibini nezaketle uğurladıktan sonra vakit kaybetmeden şirkete döndüm.
Demir Bey’in her zamanki gibi şekersiz ve sert olan kahvesini hazırlayıp odasına bıraktım.
O saatten sonra beni tek bir iş için bile yanına çağırmamıştı. Ben de bunu fırsat bilip masama geçerek kendi işlerime odaklandım.
Tam kafamı dosyalardan kaldırmışken masanın üzerindeki telefonum hafifçe titredi. Ekranı aydınlatan bildirime baktığımda rehberimde kayıtlı olmayan yabancı bir numaradan mesaj geldiğini gördüm.
Ekranda bir fotoğraf belirmişti.
“Bu da ne şimdi?"
diye mırıldandım kendi kendime.Telefonun kilidini açıp fotoğrafa yaklaştım. Kalbim birden sıcacık oldu; fotoğraf, minik köpeğim Şanslı’nın iştahla mama yediği o tatlı anlara aitti.
Fotoğrafı kimin gönderdiğini anlamak için profil resmine tıkladığımda, Polat’ın barınaktaki hayvanlarla çekilmiş bir karesiyle karşılaştım.
İçim rahatlamıştı. Yavaşça yerimden kalkıp birkaç adım ötedeki köşesine baktım; Şanslı’nın keyfi gayet yerindeydi, neşeyle kuyruk sallıyordu
.“Ne o? Kimden mesaj gelmiş?"
Arkamda beliren sert sesle irkildim. Demir Bey’in ne zaman kapımda bittiğini fark edememiştim bile.
Aniden bastıran suçluluk duygusuyla hemen yerimden doğrulup toparlandım:
“Polat’tan mesaj geldi Demir Bey, Şanslı'nın fotoğrafını..."
Lafımı bitirmeme izin vermeden kaşlarını çattı. Gözlerinde beliren o karanlık gölge, ortamdaki havayı bir anda ağırlaştırdı.
"Maşallah,"
dedi alaycı ama öfke dolu bir tonla. "Aranızdan da su sızmıyor gibi."
"Şey... Demir Bey, yanlış anladınız..."
Beni dinlemeye niyeti yoktu. İşaret parmağını hafifçe kaldırarak sözümü tek bir hamlede kesti:
"Bu akşamki toplantıda sen de olacaksın."
"Ama Demir Bey..."
"Soru istemiyorum."
Demir Bey, itiraz kabul etmeyen o otoriter tavrıyla arkasını dönüp odasına doğru yürüdü.
Arkasından bakakalırken, dudaklarımdan sadece çaresiz bir fısıltı dökülebildi:
“Ama ben akşam Şanslı’yı alıçaktım..."
Bölüm etkileşimi
