70. bölüm / 101
Lavinia67.bölüm
Bölümler 101Şu an: 67.bölüm
- 1 🦋🦋34 kelime
- 2 1 bölüm327 kelime
- 3 2 bölüm743 kelime
- 4 3 bölüm142 kelime
- 5 4 bölüm194 kelime
- 6 5 bölüm228 kelime
- 7 6 . Bölüm376 kelime
- 8 7 . Bölüm453 kelime
- 9 8 . Bölüm448 kelime
- 10 9.bölüm215 kelime
- 11 10.bölüm431 kelime
- 12 11.Bölüm436 kelime
- 13 12. Bölüm441 kelime
- 14 13.Bölüm358 kelime
- 15 14.bölüm465 kelime
- 16 15.bölüm210 kelime
- 17 16. Bölüm234 kelime
- 18 17.bölüm248 kelime
- 19 18.bölüm171 kelime
- 20 19.Bölüm239 kelime
- 21 20.Bölüm247 kelime
- 22 21.Bölüm304 kelime
- 23 22.bölüm525 kelime
- 24 23.Bölüm169 kelime
- 25 24.Bölüm400 kelime
- 26 25.Bölüm352 kelime
- 27 🦋🦋🦋22 kelime
- 28 26.Bölüm190 kelime
- 29 27.Bölüm304 kelime
- 30 28.Bölüm223 kelime
- 31 29.bölüm214 kelime
- 32 30.Bölüm465 kelime
- 33 31.Bölüm279 kelime
- 34 Kitap hakında26 kelime
- 35 32.Bölüm339 kelime
- 36 33.bölüm235 kelime
- 37 34.Bölüm348 kelime
- 38 35.Bölümm365 kelime
- 39 36.Bölüm640 kelime
- 40 37.Bölüm517 kelime
- 41 38.Bölüm267 kelime
- 42 39.Bölüm618 kelime
- 43 40.Bölüm702 kelime
- 44 41.Bölüm714 kelime
- 45 42.Bölüm814 kelime
- 46 43.Bölüm962 kelime
- 47 44.Bölüm777 kelime
- 48 45.Bölüm937 kelime
- 49 46.Bölüm1.101 kelime
- 50 47.bölüm867 kelime
- 51 48.Bölüm1.333 kelime
- 52 49.Bölüm1.039 kelime
- 53 50.Bölüm1.716 kelime
- 54 51.Bölüm1.268 kelime
- 55 52.Bölüm1.339 kelime
- 56 53.Bölüm918 kelime
- 57 54.Bölüm1.284 kelime
- 58 55.Bölüm1.451 kelime
- 59 56.Bölüm1.667 kelime
- 60 57.bölüm842 kelime
- 61 58.bölüm1.492 kelime
- 62 59.Bölüm1.124 kelime
- 63 60.Bölüm1.331 kelime
- 64 61.Bölüm1.746 kelime
- 65 62.Bölüm2.260 kelime
- 66 63.Bölüm1.830 kelime
- 67 64.Bölüm775 kelime
- 68 65.Bölüm2.335 kelime
- 69 66.Bölüm1.901 kelime
- 70 67.bölüm1.962 kelime · Okuduğun bölüm
- 71 68.bölüm2.398 kelime
- 72 69.bölüm1.070 kelime
- 73 70.bölüm999 kelime
- 74 71.bölüm870 kelime
- 75 72.bölüm1.110 kelime
- 76 73.bölüm1.494 kelime
- 77 74.bölüm1.129 kelime
- 78 75.bölüm1.754 kelime
- 79 76.bölüm1.683 kelime
- 80 77.bölüm2.366 kelime
- 81 78.Bölüm2.161 kelime
- 82 79.Bölüm1.439 kelime
- 83 80.bölüm2.683 kelime
- 84 81.bölüm2.156 kelime
- 85 82.bölüm2.701 kelime
- 86 83.bölüm1.718 kelime
- 87 84.bölüm2.915 kelime
- 88 85.bölüm1.297 kelime
- 89 86.Bölüm2.202 kelime
- 90 87.Bölüm2.450 kelime
- 91 88.bölüm1.271 kelime
- 92 89.bölüm907 kelime
- 93 90.Bölüm991 kelime
- 94 91.bölüm2.097 kelime
- 95 92.bölüm1.824 kelime
- 96 93.bölüm1.468 kelime
- 97 94.bölüm2.273 kelime
- 98 95.bölüm2.884 kelime
- 99 96.Bölüm1.625 kelime
- 100 96.Bölüm1.377 kelime
- 101 97.bölüm2.893 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Ben ve Ayşe Sultan, evin içini dışını tertemiz yapmıştık. İşimiz bitince saate baktım.
19.36.
“Oha! Ben geç kaldım!”
Ayşe Sultan şaşkın şaşkın yüzüme baktı.
“Ne oldu kızım, nereye geç kaldın?”
“Ya Ayşe Sultan… Savaş Bey beni bir iş toplantısına götürecekti ama ben çok geç kaldım!”
Ayşe Sultan’ın yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi.
“Hep sizi yakıştırmıştım zaten.”
“Kimi?”
Ayşe Sultan hemen yüzünü başka tarafa çevirdi.
“Neyse, neyse… Boş ver sen şimdi. Daha fazla geç kalma. Git, üstünü değiştir.”
“Tamam Ayşe Sultan.”
Koşar adımlarla odama geçtim.
Şimdi ne giyecektim ben?
Kesin siyah giyerim.
Hem kolaydı hem de şıktı.
Odama gelmiştim bile
İç sesim: O kadar önemli bir yere gideceksin. Onu da geçtim, yemekten sonra beraber olacaksınız ve bütün gece birlikte olacaksınız. Gerçekten her zaman giydiğin o elbiseyi mi giyeceksin?
Bir an durup aynaya baktım.
Sanki o kadar elbisem var da…
Ama…
İç sesim bu sefer haklıydı.
Savaş Bey’in beni götüreceği yer öyle sıradan bir yer değildi. Üstelik bir iş toplantısıydı. Ben de karşısına her zamanki elbiselerimden biriyle çıkamazdım.
Acaba gitmesem mi?
Tam yatağımın yanından geçerken gözüme kocaman bir kutu çarptı.
Kaşlarımı çattım.
“Bu ne böyle ya?”
Kutunun yanına doğru ilerledim. Yatağımın üzerine oturup kutuyu hemen açmaya başladım.
Ama kutunun içindekileri görünce olduğum yerde kaldım.
Şok olmuştum.
Kutunun üzerinde hiçbir şey yazmıyordu.
İlk olarak gözüme küçük, beyaz bir not ilişti.
Hemen elime aldım.
Kalbim nedense daha hızlı atmaya başlamıştı.
Notu açıp okumaya başladım.
“Bunların yerine o şortunu ve askılığını tercih ederdim ama herkesin seni öyle görmesini istemem.
S.”
Bir an öylece kaldım.
Gözlerimi nottan kaldırıp boş boş karşıya baktım.
Sonra tekrar nota baktım.
“S…”
Savaş.
Bu… Savaş Bey’in el yazısıydı.
Yavaşça kutunun içine baktım.
Kırmızıya çalan, bordo tonlarında, zarif bir elbise duruyordu
Elbiseyi iki elimle dikkatlice kaldırdım.
O kadar güzeldi ki…
Parmaklarım kumaşın üzerinde gezindi.
“Bu…”
Ağzımdan başka bir kelime çıkmadı.
Savaş Bey…
Benim için elbise mi almıştı?
Ama asıl mesele bu değildi.
Asıl mesele, benim hangi kıyafetleri giydiğimi biliyor olmasıydı.
Ve o not…
“Herkesin seni öyle görmesini istemem.”
Yanaklarımın ısındığını hissettim.
Tam elbiseyi yerinden kaldırmıştım ki altında hâlâ başka eşyaların olduğunu fark ettim.
Siyah bir topuklu ayakkabı…
Yeşil elmaslı bir kolye…
Küpeler…
Allah’ım!
Bunlar benim için gerçekten çok fazlaydı. Hem de fazlasıyla…
Bunları hemen geri verecektim.
İç sesim: Tabii… Giyindikten sonra.
Yani…
Evet.
İç sesim bu konuda haklıydı.
Hiç vakit kaybetmeden duşa girdim. Kısa bir duş aldıktan sonra hemen odama geçtim ve elbiseyi denedim.
Elbise…
O kadar güzel ve kusursuzdu ki anlatamam.
Üzerime tam oturmuştu. Uzun bir yırtmacı vardı ama nedense bu beni hiç rahatsız etmiyordu. İnce askıları omuzlarıma zarifçe oturuyordu.
Tek bir sorun vardı.
Elbisenin arkasındaki ipleri bir türlü bağlayamıyordum.
Ne kadar uğraşırsam uğraşayım olmuyordu.
Acaba Ayşe Sultan’ı mı çağırsam?
Tam odamın kapısına doğru yönelmiştim ki kapı tıklandı.
Tık.
Tık.
Herhalde Ayşe Sultan beni merak etmişti.
“Gel Ayşe Sultan’ım, gel! Bu elbiseyi bir türlü bağlayamadım. Gel de yardım et!”
Tekrar aynaya döndüm. Bir yandan elbiseyi kendi başıma bağlamaya çalışıyor, bir yandan da arkamı görmeye uğraşıyordum.
Tam o sırada…
Arkamdan gelen o mükemmel ve fazlasıyla tanıdık koku burnuma geldi.
Bir anda olduğum yerde kaldım.
Savaş…
“Çok güzelsin.”
Kalbim bir anlığına tekledi sanki.
Şu an Savaş, o kocaman elleriyle arkamdaki elbisenin iplerini bağlıyordu. Bir yandan da yüzünü boynuma doğru yaklaştırmıştı.
Elinin bir kısmı sanki biletek tenime değiyordu.
“Teşekkür ederim… Siz de öylesiniz.”
Savaş bir anda başını boynumdan kaldırıp aynaya doğru baktı.
Ben de onunla birlikte aynadaki yansımamıza baktım.
Bir an ne söylediğimi düşündüm.
“Yani şey…”
Yüzümün kızardığını hissediyordum.
“Siz de yakışıklı olmuşsunuz demek istedim.”
Savaş hiçbir şey söylemeden tekrar aynı pozisyona geçti.
Ama o an…
Tenime değen dudakları beni benden alıyordu.
Sanki nefes almayı bile unutmuştum.
Sonunda Savaş konuştu.
“Ama biraz eksik olmuş gibi.”
Kaşlarımı çattım.
Nasıl yani?
Ne eksik olmuştu?
“Ne gibi eksik, Savaş Bey?”
Savaş, gözlerini üzerimden ayırmadan,
“Bitti.”
dedi.
Sonra beni yavaşça kendisine doğru döndürdü.
Elini çeneme doğru getirip yüzümü hafifçe yukarı kaldırdı. Gözlerimiz buluştuğu anda, o mükemmel öpücüğü kondurdu.
Ama bu sefer…
Çok kısa sürmüştü.
Neden böyle yaptığını biliyordum.
Bu yüzden ne sordum ne de “Neden?” dedim.
Sadece ona baktım.
Savaş, sanki hiçbir şey olmamış gibi,
“Kolyeni de takalım mı?” diye sordu.
Sadece başımı sallayabildim.
Arkamda, aynanın önünde duran kolyemi aldı ve boynuma takmaya başladı. Ardından küpelerimi de tek tek kendi elleriyle taktı.
Beni kendi elleriyle hazırlaması…
Bu kadar ilgi bana fazla geliyordu.
Biraz daha devam ederse gerçekten ne yapacağımı şaşıracaktım.
İç sesim: Sakin… Sakin. Bayılmak yok. Yoksa bir daha ayılamazsın. Bu anı bozma.
Bence de.
Savaş, hazırladığımdan emin olduktan sonra etrafına bakındı.
“Ayakkabıların nerede?”
Yatağımı gösterdim.
“Orada.”
Savaş beni yavaş adımlarla yatağa doğru yürüttü.
Sonra,
“Otur.”
“Ne?”
Ne olduğunu anlamaya çalışırken Savaş belimden tutup beni yatağın kenarına oturttu.
Ardından elbisenin yırtmacından faydalanarak yavaşça açtı…!
Önce bir ayağımı nazikçe ellerinin arasına aldı.
Sonra ayakkabıyı ayağıma geçirdi.
Aynı şekilde diğer ayağımı da eline alıp ikinci ayakkabıyı giydirdi.
Bütün bunları yaparken tek kelime bile söylemiyordu.
Ben ise ne diyeceğimi bile bilmiyordum.
“Teşekkür ederim.”
Savaş başını kaldırıp bana baktı.
Sonra ayağımın bileğini nazikçe ellerinin arasına aldı.
Ve dudaklarını ayağımın bileğine doğru götürüp hafifçe öptü.
Ayağa kalktı ve sağ elini bana doğru uzattı.
“Hazırsan çıkalım mı artık?”
Aslında evet, hazırdım.
Ama makyajımı ve saçımı daha yapmamıştım ki…
“Şey, aslında bana…”
Savaş, ne söyleyeceğimi anlamış olacak ki lafımı bile bitirmeme izin vermeden devam etti.
“Otuz dakika yeter mi?”
Ona minnet dolu gözlerle baktım.
“Çok bile. Teşekkür ederim.”
Savaş, iyice bana doğru yaklaştı.
Ne yapacağını anlamaya çalışırken bir anda anıma doğru eğildi ve aniden uzun bir öpücük kondurup odadan çıktı.
Ben ise olduğum yerde kalakaldım.
Ben…
Dudaklarımı öpecek sanmıştım.
İç sesim: “Sen de ne azgın çıktın, ne?”
Ne? Ben mi? Hayır, hayır! Ben onu öyle söylemedim ki!
İç sesim: “He he he…”
İç sesime bile utanarak makyajımı yapmaya koyuldum.
Aslında çok fazla makyaj yapmazdım.
Bir fondöten, maskara, pudra, biraz aydınlatıcı ve parlatıcı…
Hepsi buydu.
Sonra saçlarıma geçtim. Hafif dağınık bir topuz yaptım ama saçlarımın hepsini toplamadım. Birkaç tutamı yüzümün iki yanına serbest bıraktım.
Ve işte…
Hazırdım.
Aslında gerçekten çok şık ve güzel olmuştum.
Aynada kendime bakarken iç sesim yine konuşmaya başladı.
İç sesim: “Kimin esirisin kızım?”
“Kimin?”
İç sesim: “Zeus’un tabii kiii!”
Fazla bekletmeden Savaş Bey’in yanına gitmem gerekiyordu. Ben tam merdivenlere geldiğimde, nedense içimi bir heyecan kapladı.
“Umarım çok güzel geçer.”
Derin bir nefes alıp merdivenlerden inmeye başladım. Daha iki adım atmıştım ki merdivenlerin sonunda Savaş’ı gördüm. Telefonuyla bir şeyler konuşuyordu.
Ama beni gördüğü anda konuşmayı bırakıp öylece kalmıştı.
Nedense bu, içimde tarifsiz bir mutluluk oluşturmuştu.
Tam iki basamak kalmıştı ki Savaş’ın sesiyle duraksadım.
“Gittiğim yerde sakın benden ayrılma. Elimi sakın bırakma.”
Kaşlarımı çattım.
Ne demek istiyordu şimdi?
“Anlamadım, Savaş Bey.”
Savaş bana bakarak hafifçe gülümsedi.
“Şu an olmaz.”
“Ne—”
Cümlemi tamamlayamadan beni bir anda kucağına aldı.
“Sa— Savaş Bey!”
Beni öylece kaldırıp, ayağım yere değmeden kalan iki basamağı geçti. Ardından beni yavaşça yere indirdi.
Şaşkınlıkla ona bakarken toparlanmaya çalıştım.
“Teşekkür ederim.”
Savaş’ın yüzünde kendinden emin, o sinir bozucu ama bir o kadar da güzel gülümsemesi belirdi.
“Benim için bir zevkti.”
Onun gülümsemesini görünce istemsizce ben de gülümsedim.
Savaş kolunu bana doğru uzattı. Hadi, der gibiydi.
Ben daha ne yaptığını anlamaya çalışırken ona doğru yaklaştım.
Tam koluna girecekken Savaş biraz eğildi. Yavaşça kulağıma yaklaştığında kalbim sanki göğsümden çıkacakmış gibi çarpmaya başladı.
Sesi yalnızca benim duyabileceğim kadar alçaktı.
“İsminin hakkını veriyorsun…”
Bir an nefesimi tuttum.
Savaş’ın dudaklarının kenarı kıvrıldı.
“Beni öldürüyorsun.”
Gözlerim bir anda büyüdü.
Savaş hiçbir şey olmamış gibi doğrulup kolunu uzatmaya devam etti.
Ben ise olduğum yerde kalmış, yüzümün yandığını hissediyordum.
İç sesim: “Sakin ol Lavinia. Sadece iki cümle söyledi. İKİ CÜMLE!”
Ama kalbim nedense bu fikre hiç katılmıyordu.
Savaş hafifçe kulağımı öpüp kafasını çevirmişti.
Allah’ım!
Bu… Bu neydi şimdi?!
İç ses: “Burada benim kelimelerimin bittiği yer.”
Kalbim: “Dur, sakin ol! Şimdi duyacak ama seni—”
“Sus! Yeter! Aaaa!”
Sonunda dışarı çıkmıştık. Derin bir nefes almaya çalıştım ama onun kokusunun rüzgâra karışması beni daha da mahvetmişti.
İç ses: “Nefes alma. Bence hiç nefes alma. Böylece belki sakinleşirsin.”
Kalbim: “Ben sakinleşemem.”
“Sen de sus!”
Tam o sırada arabamız geldi. Savaş’ın kolunu bırakmaya yeltenmiştim ki diğer eliyle elimi sabitledi.
Savaş kaşlarını hafifçe kaldırarak bana baktı.
“Şu an bu kolu bırakırsan emin ol bütün korumaların gözünü oyarım.”
“Ne?!”
Savaş sanki dünyanın en normal şeyinden bahsediyormuş gibi devam etti.
“Canilik yapmak istemem ama benden başkasının sana bakmasını da istemem, güzelim.”
Ben daha ne olup bittiğini anlamadan arabanın kapısını açmış, beni oturtmuştu.
Bu adama bugün ne olmuştu böyle?!
İç ses: “Bence hep böyleydi.”
“Hayır, değildi!”
İç ses: “Sen fark etmiyordun.”
“Sus!”
Savaş da araca binip arabayı çalıştırdı. Tam hareket edecekken onun kemerini takmadığını fark ettim.
“Savaş Bey, kemerinizi takmadınız.”
Savaş bana dönüp sakince baktı.
“Üç.”
“Üç mü?”
İç ses: “Uğurlu rakamı ki…”
“Olabilir aslında.”
Bir anda Savaş ani bir fren yaptı.
“AA!”
Öne doğru savrulacakken Savaş’ın kolları beni tuttu. Allahtan benim emniyet kemerim takılıydı. Yoksa herhâlde arabanın ön camından uçup gidecektim!
Savaş beni kendisine doğru çekti.
Ne olduğunu anlamaya çalışırken bir anda dudaklarını dudaklarıma bastırdı.
Öptü.
Öptü.
Sonra geri çekildi.
Ben daha ne olduğunu anlamadan Savaş bana baktı.
“Bu bir.”
“Ne?”
Cümlemi tamamlayamadan yeniden beni öpmeye başladı.
“Sa— Savaş!”
Ama Savaş sanki beni hiç duymuyordu.
Bir süre sonra geri çekildi.
“Bu iki.”
Gözlerimi kocaman açtım.
“Savaş!”
Daha kelimelerimi bile bitiremeden yeniden bana yaklaştı.
“Yeter ama!”
Ama tabii ki beni dinlemedi.
Bir kez daha öptü.
Sonra geri çekilip yüzüme baktı.
“Bu da üç.”
Ben ne diyeceğimi bilemeden ona bakakaldım.
“Aha!”
Savaş hafifçe gülümsedi.
“Seni öpmelere bir türlü doyamıyorum be, kızım.”
İşte…
Bunu öyle güzel söylemişti ki…
Bir anda bütün kızgınlığım erimeye başladı.
Hemen kendimi toparladım.
Öyle her seferinde beni öpemezdi!
Buna artık bir son vermek gerekiyordu.
“Bakın, Savaş Bey… Böyle siz beni her seferinde öpemezsiniz.”
Savaş hiçbir şey söylemedi.
Sadece bana doğru eğildi.
Ve yine öptü.
Öptü.
Bir kez daha öptü.
Ben şaşkınlıkla ona bakarken Savaş gayet sakin bir şekilde konuştu.
“Ben sana demedim mi? Bana ne zaman ‘bey’ dersen seni öperim diye.”
“Ama bakın—”
Savaş’ın kaşları çatıldı.
Tamam…
Bu sefer gerçekten sinirlenmişti.
“Savaş Bey—”
“Aması, maması yok, Lavinia.”
O kadar ciddi söylemişti ki bir an sustum.
Gerçekten bunu istiyor gibiydi.
Ama ne vardı yani şu “bey” kelimesinde?
İç ses: “Adam sana sadece ismini söyle diyor. Ne var bunda?”
Olamaz yani, ne bileyim… Savaş, ona direkt bunu söylemek mi? Bilmiyorum ama onun sevmediğine emindim.
Yan gözle Savaş’a baktım.
Hâlâ sinirliydi.
Üstelik arabayı da çalıştırmıştı.
Allah’tan bu sefer kemerini takmıştı.
Ama…
Araba hareket eder etmez gözlerim fal taşı gibi açıldı.
Bu adam neden bu kadar hızlı sürüyordu?!
İç ses: “Hatta fazla hızlı değil.”
Bir an sustum.
İç ses: “Direkt ölüm.”
“Bence de.”
Savaş’a bir şey söylemek için ağzımı açtım ama sonra vazgeçtim.
Daha fazla onunla tartışmaya hiç niyetim yoktu.
Hem…
Ne olursa olsun, dışarı çıkmıştım.
Yaklaşık beş, altı aydır evden doğru düzgün çıkmıyordum.
Bu yüzden şu an burada olmak bana gerçekten çok iyi gelmişti.
Camdan dışarı baktım.
Sokakları, insanları, ışıkları izlemeye başladım.
Bir süreliğine bütün düşüncelerimi geride bırakıp bu anın tadını çıkarmaya çalıştım.
Ta ki…
Savaş bir anda frene basana kadar.
Araba aniden durdu.
Ben şaşkınlıkla ona döndüm.
Savaş birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemeden önüne baktı.
Sonra bana döndü.
Bakışlarında hâlâ bir gerginlik vardı.
“İçeride ne olursa olsun…”
Bir an durdu.
Gözlerini doğrudan gözlerime dikti.
“Beni sakinleştir.”
Şaşkınlıkla ona baktım.
“Ne?”
Ama Savaş çoktan kapısını açmıştı.
Bir saniye sonra arabadan indi.
Ben hâlâ olduğum yerde oturuyordum.
İçeride ne olacaktı?
Ve neden onu benim sakinleştirmemi istiyordu?
Ben daha bu soruların hiçbirini soramadan Savaş benim kapımı açtı.
Elini bana doğru uzattı.
Ben de hiç düşünmeden elini tuttum.
Arabadan inerken elim hâlâ onun elindeydi.
Savaş diğer eliyle anahtarı valeye uzattı.
Ben ise onun elini bırakmadım.
Nedense…
Şu an bırakmak istemiyordum.
Savaş da elimi bırakmadı.
Bir an göz göze geldik.
İç ses: “Hani kızgın adamdı?”
“Sus.”
İç ses: “Seni sakinleştirmesini istediği halde sen onun elini tutuyorsun.”
“Sus dedim.”
İç ses: “Bence burada bir terslik var.”
Savaş’ın parmakları elimde hafifçe sıkıldı.
Sonra bana doğru eğildi.
“Hazır mısın?”
Ne için hazır olmam gerektiğini bilmiyordum.
Ama içimde garip bir his vardı.
Sanki bu gece…
Hiçbir şey planladığım gibi gitmeyecekti.
Bölüm etkileşimi
