45. bölüm · Lavinia
42.Bölüm
“Boşver, şimdilik sabretmeye çalışıyorum.”
Fikret kaşlarını kaldırdı.
“Ne o Kezban, geri vites mi yapıyorsun?”
İç ses: “Gelme gaza Lavi, seni kışkırtıyor.”
İç sesimi daha fazla dinlemeden Fiko’ya cevap verdim.
“Bana bak Fiko, zaten canım sıkkın. Şimdi seni burada ben öldüreceğim.”
Mehmet abi araya girdi.
“Hişt! Artık kavga etmeyi kesin. Sizi ne zaman yan yana görsem sürekli kavga edip duruyorsunuz. Kaç yaşındasınız siz ya?”
Fikret hemen kendini savundu.
“Ama abi, hep Kezban karışıyor bana. Yoksa ben kendi hâlimdeyim.”
“Ne demek ben? Sen az önce gelip bana sataşmadın mı yalancı!”
Fikret eliyle kendini gösterdi.
“Abi bak, bir de bana hakaret ediyor. Kendin şahitsin.”
Mehmet abi hiçbir şey demedi, sadece bana bakarak kafasını salladı.
“Mehmet abi, yalan söylüyor. İlk o sataştı bana.”
Fikret sırıttı.
“Ah bir de kuru iftira…”
Üstelik hâlâ laf uzatıyordu.
“Ahah, bir de koca karı olmuş.”
Bu sefer Fikret’in yüzü değişti.
“Bana bak Kezban, ben miyim koca karı lan?”
“Evet.”
Omuz silkerek devam ettim.
“Çünkü tam koca karı gibi konuşuyorsun.”
Tam o sırada Mehmet abinin sesiyle ikimiz de kendimize geldik. Fiko resmen yerinden sıçramıştı.
“Yeter artık!”
Fikret homurdandı.
“Abi niye bağırıyorsun ya?”
Mehmet abi sert bir şekilde baktı.
“Beni duyduğunuz mu var? Anca kavga edip duruyorsunuz.”
Fikret’le göz göze geldik, sonra aynı anda bakışlarımızı yere çevirdik. Sanki kavga eden iki kardeştik de abimiz gelip bizi ayırmıştı.
Fikret yine dayanamadı.
“Abi bak, yine deli deli gülüyor. Gel bunu akıl hastanesine yatıralım.”
Mehmet abi bu kez iyice sertleşti.
“Fikret, bir daha uyarmayacağım.”
Bakışı o kadar sertti ki ben bile sesimi çıkarmadım. Yoksa sıradaki ben olurdum.
İç ses: “Yazık adama, sizi daha çok çekecek haberi yok.”
“Sus sen.”
İç ses: “Ben Fiko’nun dediğine katılıyorum. Seni timarhaneye kapatmak lazım. Yanına da Fiko’yu.”
“Ne? Fiko olmaz. O beni katil eder.”
İç ses: “Yok yok, bence çok iyi üçlü oluruz.”
“Lavinia, beni duydun mu?”
Fikret kıkırdadı.
“Ohoo, bu içmeden kafa bulanlardan abi.”
“Kusura bakma abi, dalmışım. Buyur?”
Mehmet abi başıyla koridoru işaret etti.
“Savaş bey seni çağırdı. Bir git bak, dedi.”
“Tamam abi, ben gideyim.”
Mehmet abi başını salladı.
“Fikret, sen de benimle gel. Çocukları toplayıp bir konuşma yapacağız.”
Fikret’in yüzü bir anda ciddileşti.
“Ne konuda abi?”
Mehmet abi’nin bakışları sertleşti.
“O şerefsiz Demir hakkında.”
Fikret kaşlarını kaldırdı.
“Aklında bir plan mı var?”
“Benim yok ama Savaş’ın var.”
Fikret hafifçe sırıttı.
“Aslana bak be… Yaralı hâlde bile o tilki kafası çalışıyor.”
Mehmet abi elini kaldırdı.
“Uzatma hadi.”
Sonra bana dönüp eliyle gitmem için işaret yaptı. Sanki onları dinliyormuşum gibi düşündü.
İç ses: “Sanki mi?”
Evet sanki… Ben onları dinlemiyordum ki.
İç ses: “Bari bana yalan söyleme, ben senin iç sesinim.”
“Uff tamam! Azıcık kulak misafiri olmuş olabilirim. Ne yani? Onlar da benim yanımda konuşmasalardı.”
İç ses: “Senden iflah olmaz.”
“Ufff…”
Diye söylenip adımlarımı biraz daha hızlandırdım. Nedenini bilmiyordum ama sanki bir an önce onun yanına gitmek istiyordum.
Kapısının önüne gelip derin bir nefes aldım ve kapıyı çaldım.
Savaş’ın içeriden gelen sesi yine aynı sertlikteydi.
“Gel.”
Sesinde ne bir düşüklük vardı ne de hasta gibi bir hâl… Sanki yaralanan o değilmiş gibiydi.
İç ses: “Maşallah de Zeus’uma.”
“Zeus’una mı?”
İç ses: “Evet.”
Savaş kaşlarını kaldırdı.
“İç sesinle konuşmayı bırak da içeri gel.”
Bir an olduğum yerde kaldım.
Ama nereden anlamıştı iç sesimle konuştuğumu?
İç ses: “Garip bir şekilde ben de merak ediyorum.”
Hemen içeri girdim ve gözüm direkt yatağa kaydı ama Savaş orada yoktu.
“Bu tarafa bak.”
Sesin geldiği yere döndüm.
“Ama siz… Ama siz…”
Savaş hafifçe kaşlarını çattı.
“Aynı cümleyi neden iki defa söylüyorsun? Evet, benim.”
“Savaş bey siz yaralısınız! Siz neden yataktan çıktınız? Hemen yatağa yatın.”
Savaş anlam veremediğim bir şekilde sırıtıyordu.
İç ses: “Az önce adama ne dedin sen?”
“Ne dedim ki? Yatağa yat dedim, ne var bunda?”
Bir anda ne söylediğimi fark edip afalladım.
“Ben öyle anlamda demedim! Yani şöyle… Yatağınıza yatın dedim. Yani o da değil… Siz yaralısınız…”
Savaş bey sözümü kesip hafifçe başını salladı.
“Lavi, nefes al.”
“Tamam…”
“Aferin.”
“Ama Savaş bey gerçekten dinlenmeniz gerekir. Yoksa yaranız daha da kötüye gider.”
Savaş omuz silkti.
“Önemli bir şey değil. Bizimkiler çok abarttı.”
“Abartmak mı? Savaş bey, karnınızın içi resmen görünüyordu!”
Savaş hâlâ sırıtıyordu. Bu adama gülmek de sırıtmak da fazla yakışıyordu.
“Gördün mü sen?”
“Tabii… Yani hayır! Ama tahmin edebilirim. Kara delik gibiydi resmen.”
“Savaş… Kara delik ne ya?”
“Evet evet, bayağı kara delik.”
İç ses: “Sanki biraz seninle dalga geçiyor Lavi.”
“Yok ya…”
Bir anda duraksadım.
“Bir dakika… Evet ya! Bu adam benimle resmen dalga geçiyor.”
Kaşlarımı çatıp ona baktım.
“Ayıp ama Savaş bey.”
Savaş hâlâ aynı rahat tavrıyla bana bakıyordu.
“Nedenmiş?”
“Benimle dalga geçiyorsunuz.”
Savaş’ın dudak kenarı tekrar kıvrıldı.
“Kim, ben mi?”
“Evet siz.”
“Sana öyle gelmiştir. Yoksa niye seninle dalga geçeyim? Sonuçta karnımda bir kara delik var.”
Bir anda kahkaha atmaya başladı.
İç ses: “Aman… Gülüşü bile güzel.”
Gerçekten de gülüşü çok güzeldi. Bir de yeni fark ettiğim gamzesi…
O gamzeler belirince yüzü bir anda bambaşka oluyordu.
İç ses: “Dokunmak istiyorsun.”
“Sus.”
İç ses: “Ama istiyorsun.”
İstemsizce gözüm tekrar gamzelerine kaydı.
Keşke dokunsaydım…
