81. bölüm · Lavinia
77.bölüm
O kadar rahat uyumuşum ki anlatamam. Benim yattığım yataklardan değilmiş bu yatak.
İç ses: “Onlar yatak, bu Zeus’un yatağı canım.”
Zeus mu?
Zeus.
Zeus = Savaş.
İç ses: “Yaniiiii…”
Ben şu an onun yatağındaydım. Aklıma dün gece yaşananlar geldi. Konuşmalar, cümleler… Allah’ım, kalbim yine yerinden çıkacakmış gibi atmaya başladı.
Gözlerimi hafifçe araladığımda o yoktu ama kokusu hâlâ yataktaydı. O gittiğine göre biraz daha uyusam ne olur ki?
Savaş: “Sakın öyle bir şey düşünme.”
Bir anda gelen sesle yataktan fırlamışım ama çıkamamışım; çünkü yere kapaklanmam bir olmuş.
Savaş kahkaha atarak:
“İyi misin?”
Ona ters ters bakarak:
“İnsan güler mi canım? Ayıp.”
Savaş: “Pardon, güzelim.”
Ben yerden kalkıp ona baktım. Bakmaz olaydım! Üstü çıplaktı, altında da sadece bir havlu vardı ve o havlu da hiç sağlam görünmüyordu. Hemen arkamı döndüm.
Savaş: “Ne oldu?”
Ne oldu mu? Üstün çıplak be adam! Kalpten mi götüreceksin sen beni?
“Şey… Üstünde bir şey yok da…”
Ne ara gelmişti yanıma bilmiyorum ama Savaş birden beni kendisine yaklaştırdı. Kulağıma hafifçe yaklaşarak:
“Bunlara alışmalısın, güzelim.”
“Şey… Evet, yani hayır, yani kimsen…”
Savaş bir anda kulağımı ısırdı yaklaştığında ağzımdan istemsizce bir “Ah!” çıktı.
Savaş biraz daha kendisine yaklaştırarak:
“Sakin… Bir daha öyle ses çıkarma. Zaten kendimi zor tutuyorum.”
Bir anda kendimi ona doğru dönmüş, hafifçe gülümserken buldum. Sonra ayaklarımın uçlarına doğru yükselerek onun dudaklarıyla benimkileri birleştirdim. İkimiz şu an deliler gibi öpüşüyorduk. Zar zor ayrılabildim.
Savaş: “Seni özlemişim.”
“Ben de.”
Savaş: “Şu an gerçekten evli olmak istiyorum.”
Ona hafifçe gülümsedim. O ise konuşmaya devam etti.
Savaş: “Hadi, git duşunu al. Sonra çıkacağız.”
“Nereye?”
Savaş alnımdan öperek:
“Sürpriz, güzelim. Hadi, sen gir duşunu al.”
“Tamam o zaman. Kimse beni görmesin ama …”
Savaş: “Görsünler. Hatta herkes bilecek artık.”
“Ama Savaş, biz konuşmuştuk bunları. Hani bu işleri bırakacaktın?”
Savaş iki elini yanaklarıma koyarak konuşmaya başladı.
Savaş: “Zaten öyle yapacağım, güzelim. Ama şu an bunları düşünme, olur mu? Ve bana bir hafta ver. O bir haftada istediğin gibi bir hayatla geleceğim sana.”
Sonra dudaklarımı tekrar öptü. Bu sefer kısaydı ama güzeldi.
Ben çekine çekine sordum:
“Şu an senin banyonda mı duş alacağım?”
Savaş beni bırakıp rahat bir şekilde yatağa oturdu.
Savaş: “Hıh.”
“Ama şey… Benim eşyalarım yok.”
Savaş: “Ha, o mu? Ben şimdi Ayşe Sultan’a söylerim, kıyafet getirir sana.”
Ne? Ayşe Sultan mı? Hayır, hayır, olamaz! Şimdi evlenmeden aynı odada, aynı yatakta ve aynı duşta… Allah’ım, tövbe tövbe!
“Delirdin mi sen Savaş? Ayıp ayıp! Öyle şeyler sakın söyleme, bak.”
Savaş sanki onun başına başka bir şey gelmiş gibi bana bakıyordu.
Savaş: “Benim kimseden saklım yok, Lavinia. Senin de olmasın.”
Galiba bu sefer sinirlendi. Onun yanına giderek kucağına oturdum. Bunun bir hata olduğunu anladığım anda kalkmaya çalıştım ama Savaş:
“Hişt, güzelim. Kendin geldin ve şimdi de uslu dur. Yoksa uyandırmak mı istersin?”
Ne? Ne? Ne?
Allah’ım, ben kendi kendime ne yaptım böyle? Ama sanki onu hissediyor gibiydim de…
“Hissediyorum.”
Savaş’ın gülümsemesi genişlerken:
Sesiz bir şekilde oda beni taklit ederek konuştu
“Alıştırma, güzelim. Hissetmene sevindim.”
Daha fazla dayanamayacaktım.
“Şey… Tamam, bu seferlik kendi yatak odamda alayım. Sonra senin yatak odanda alırım, lütfen.”
Son anda ona yalvarır gibi yapmıştım.
Savaş: “Birincisi, senin odan, benim odam diye bir şey yok artık. Tek oda ve biz varız.”
Ona tamam der gibi kafa salladım. Çünkü ne derse desin, şu an tek umursadığım şey onun üstünden kalkmaktı. Savaş tekrar beni öpecekti ki bu sefer hemen kendimi geri çekip kucağından kalktım. Yoksa bu iş başka şekilde bitiçekti Kalktığım gibi de kapıya doğru koştum. Arkamdan kahkaha sesi geliyordu.
Savaş: “Bir saat sonra hazır olur musun prenses ?”
Kapıdan tam çıkıyordum ki durup kapının kolunu açarak:
“Tamamdır prensimm.”
deyip kaçtım odadan. Resmen liseli çağlarıma geri dönmüş gibiydim.
Tam odama geçecektim ki…
Mehmet: “Hayırlı olsun, yenge.”
Ne? Yenge mi? Kim, ben mi?
Hem sesin geldiği yöne doğru bakarak:
“Efendim, abi?”
Mehmet abi gülerek yanıma yaklaştı.
“Hayrını olsun diyorum. Düğünü çift yapalım mı, yenge?”
Ne? Savaş anlatmış mıydı? Ne anlatmıştı ki? Ama bana neden bir şey söylemedi?
Mehmet: “Merak etme, Savaş bir şey söylemedi. Ben anlamiştim zaten ama bir şey demek istemiyorumdum “
MEHEMT abi konuşmaya devam etti
“Bir de sabah yine Savaş’ın odasından koşarak çıktığını gördüm.”
İç ses: “Kızım, sen direkt öl ya!”
Bence de.
Mehmet abi yine konuşmaya başladı.
Mehmet: “Ama bak kızım, böyle olmaz. Benden demesi, bu erkeklere güven olmaz. Sen yine dikkat et, olur mu?”
Ne yani, bana bunu söylemek için mi gelmişti? Ama ben bu adamı yerim yaaa! Bu adamlar sayesinde gerçekten babamdan görmediğimi Mehmet abiden görüyorum.
“Şey, abi…”
Mehmet: “Bana şu an açıklama yapma, deli kız. Ama ne olursa olsun senin arkandayım. Bunu unutma, yalnız değilsin.”
İstemsizce gözümden bir damla yaş aktı.
Mehmet: “Sadece dikkat et kendine. En kısa zamanda da o deliyi nikâh masasında görmek istiyoruz, ona göre.”
Ona gülümseyerek kafa sallamıştım. Mehmet abi başka bir şey demeden çekip gitti. Ben de öyle arkasından bakakaldım.
Sahiplenilmek böyle bir duyguymuş demek ki.
Ben de hemen duygusallığı bırakıp duşa girdim. Üstüme uzun, dar, çiçekli bir elbise giydim. Hemen saçlarımı da ördüm. Hafifçe yanaklarıma pembelik, biraz parlatıcı, maskara, güneş kremi…
Tamamdır, bitti!
Yazardan: Artık sıralamalar nasılsa öyle uygulanıyor. Ben çok makyaj kullanmadığımdan bilmiyorum. 🤷♀️
Kendime aynadan bakarken yüzüme sanki bir canlılık gelmiş gibiydi. Acaba sevgi insanın ruhunu mu iyileştirirdi?
İç ses: “Aşk kızım, bu herkese denk gelmez. Böyle sevgi…”
Bence de.
Bir anda kapı çaldı.
“Tık tık.”
Açınca Ayşe Sultan mı geldi diye düşündüm.
“Gel.”
Bir anda kapı açılıp içeriye Savaş girdi. Savaş beni aşağıdan yukarıya doğru süzdü ve ıslık çaldı.
Bir anda utanmadım değil yani. Yanıma gelerek arkamdan sarıldı ve aynadan gözlerime bakarak konuşmaya başladı.
Savaş: “Çok güzel olmuşsun ama bir şey eksik gibi.”
Hemen kendime bakarak:
“Ne eksik?”
Savaş beni kendisine döndürerek pantolonunun cebinden bir kutu çıkardı. Bu kutu… O arabadaki kutu muydu?
Yüzükkkk
Savaş bu sefer dizlerinin üstüne çöktü.
Savaş: “Benim ol. Birlikte kavga edelim, bana trip at, hatta bazen kız. Hep değil ama…”
Son cümlesine gülerek, daha fazla saçma sapan konuşmasına dayanamadan elimi ona uzattım.
“Evetttt!”
Savaş yüzüğü parmağıma taktı. Sonra bir anda, anlamadan odamda alkış sesleri geldi.
Hemen o tarafa baktım.
Ayşe Sultan, Mehmet abi, Merve, Fikret ve Damla.
“Damla?”
Damla: “Aşk olsun be kuzum! Bunları nasıl bana anlatmazsın?”
Hemen araya Fikret girdi.
Fikret: “He, her şeyi gelip sana anlatsın, sen de git dedikodu kadınlarına anlat, öyle mi?”
Bu arada Fikret’in yüzünün gözünün morluk içinde olduğunu, dudağının da patlamış gibi göründüğünü fark ettim. Damla’nın üzerinde ise erkek tişörtü vardı.
Ne oluyor be burada?
Mehmet: “Tebrik ederim.”
Sonra önce Savaş’a, sonra bana sarıldı.
Ayşe Sultan: “Oy benim kuzularım! Biliyor musunuz, siz evleneceksiniz diye çok dua ettim. Ben sizi hep yakıştırmıştım.”
Herkes aynı anda gülmeye başladı.
“Sağ ol, Ayşe Sultan.”
Savaş sadece kafa salladı.
Merve: “Mutluluklar dilerim.”
“Teşekkür ederim.”
Damla: “Tebrik ederim, kuzum.”
Tam bana sarılacakken Fikret araya girip Damla’ya bir şey söyledi. Damla da kıpkırmızı olmuştu ve eli hemen tişörtüne gitti.
Fikret: “Abi, tebrik ederim. Kezban, seni de…”
Bu sefer Savaş:
“Hıhı.”
Fikret de hemen Savaş’a bakarak sahte bir gülüşle:
Fikret: “Tebrikler yenge… Yani abi… Yenge abi.”
Savaş: “Sağ ol, koçum.”
Fikret sonra Damla’nın kolundan tuttuğu gibi onu odadan çıkardı. Bunların arasında da bir şey vardı ama… Hayır ola?
Savaş kulağıma yaklaşarak:
“Hadi çıkalım. Sıkıldım artık bu kalabalıktan.”
Ayy, ağzını öpeyim!
İç ses: “Sen de her fırsatı kaçırma ha, hemen öp!”
Uff! Ben onu o manada söylemedim ki.
Herkes odadan çıktıktan sonra tam ben de çıkacaktım ki Savaş dudaklarıma yapıştı. Sonra geri çekildi.
Savaş omuzlarını düşürerek:
“Ne var canım?”
“Ne mi var? Yeni sürmüştüm ruju ama…”
Savaş: “Ha, ondan o güzelim dudakların tadını alamadım.”
“Ne?”
Savaş: “Boş ver, güzelim. Sen o dudaklarına bir şey sürme, tadı kaçıyor.”
“Tadı mi? Benim dudaklarımın tadı mı var?”
Savaş: “Hem de nasıl.”
İstemeden gülümsedim.
Savaş:
“Haydi, gel. Çıkalım.”
Ona tamam der gibi başımı salladım. Acaba nereye gidecektik? Çok merak ediyordum.
İç ses:
“Ben de.”
Sen zaten eksik kalma, olur mu?
İç ses:
“Olur canım.”
Dışarı çıkmıştık. Arabaya binip sakin sakin yola koyulduk. Ne ondan bir ses çıkıyordu ne de benden. Bir süre daha sessizlik devam etti ama sonunda Savaş sessizliği bozdu.
Savaş:
“İstersen müzik açabilirsin.”
“Aslında çok iyi olur.”
Savaş bana tatlı bir gülümseme sunduktan sonra telefonunu bana uzattı.
Savaş:
“İstediğini aç.”
Bana mı vermişti telefonunu?
İç ses:
“Artık her şey senin elinde.”
Evet, galiba öyleydi.
Telefonunun ekranına baktığım telefon şifreliydi
Savaş
“Ölümç. Telefon şifrem”
Ölümç mü? Bu nasıl bir şifreydi?
İç ses:
“Hakketten be… Ç ne mesela? Bir kız ismi mi ki?”
Yok artık, ne alakaydı? Sorsam mı acaba?
İç ses:
“Sor tabii. Bugün bu gün senin nişanlın değil mi?”
“Evet ama ya beni çok sıkıyorsun derse?”
İç ses:
“Dün bir, bugün iki kızım. Dur, bismillah.”
“Olsun, sormayacağım.”
Tam telefonu kurcalamaya devam edecekken Savaş konuştu.
Savaş:
“Senin isminin manası…”
“Ne?”
Savaş bana dönerek:
“Çok düşünme. ‘Ölüm çiçeği’ senin isminin anlamı diyorum.”
“Ha, o mu? Yok canım, ben bir şey düşünmedim.”
Savaş:
“Bir daha söyle.”
“Öyle bir…”
Savaş:
“O değil.”
Anlamayan gözlerle ona baktım.
Savaş:
“‘Canım’ kelimesini diyorum. Tekrardan söyle.”
“Canım.”
Savaş’ın yüzünde belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
Savaş:
“Bu kelimeyi senden duyunca sanki bu kelime daha önce hiç var olmamış da seninle birlikte var olmuş gibi.”
Ama yaaa… Ben bu adamı çöpe mi koyayım, yiyip bitireyim mi?
Sonunda merkeze gelmiştik ama hâlâ durmuyorduk. Bir de bu kadar kalabalığın içine niye gelmiştik ki?
Bir anda Savaş arabayı otoparka sürdü.
Biz burada ne yapacaktık ki?
Savaş arabayı park edip indi. Ben de hemen arkasından arabadan indim.
“Bizim burada ne işimiz var?”
Savaş gülümseyerek yanıma geldi. Arabayı kilitledikten sonra elimi tuttu.
Savaş:
“Gel sen.”
Hakketten çok merak etmiştim. Nereye gidiyorduk böyle?
Yaklaşık on dakika yürüdükten sonra bir lunaparkın önüne geldik.
İç ses:
“luna park mı?”
“Ne alaka be?”
Savaş’a dönüp lunaparka baktım.
“Neden buraya geldik?”
Savaş, lunaparkın içine bakarak hafifçe gülümsedi. Sonra sanki çok önemli bir itirafta bulunacakmış gibi konuşmaya başladı.
Savaş:
“Biliyor musun, ben hiç lunaparka gelmedim.”
“Hiç mi?”
İç ses:
“Evet, bizim şahane konuştu.”
“Ne alaka şimdi?”
Savaş hâlâ lunaparka bakıyordu.
Savaş:
“Artık hiç olmayacak.”
“Ne?”
İç ses:
“Evet, bu bizim dahimiz.”
Savaş bir anda bana dönüp gülümsedi.
Savaş:
“Hadi gel. İstediğin ilk önce bir şey var mı? Ona binelim.”
Bir anda karşımda mafya lideri değil de on yaşında bir çocuk varmış gibi hissettim.
Öyle heyecanlı, öyle masum bakıyordu ki…
Bir yerde şöyle bir şey duymuştum:
Gerçekten seven adamlar, sevdikleri kadının yanında çocuklaşırmış.
Doğruymuş be…
Hem de fazlasıyla doğruymuş. ❤️
Damladan devam
Polat sırıtarak cevap verdi.
“E o zaman bu kız zaten benim.”
“Kız mı benim?”
“Sen ne saçmalıyorsun be?”
Fikret elimi bile bırakmadan beni arkasına aldı.
“Bekle.”
Bana mı diyordu?
“Senin ha.”
Polat hiç düşünmeden cevap verdi.
“Aynen.”
Ne olduğunu bile anlayamadan Fikret adama kafa attı. Adam, yaklaşık bir seksen boyuyla olduğu yere yığıldı.
Polat yerden kalkıp Fikret’e yumruk atacakken Fikret hemen elini yakaladı.
“O kadar da uzun boylu değilsin, süt bebesi.”
Ardından bir yumruk daha attı.
Bu kez Polat yerden kalkamazken arkadaşları hemen yanına koşup onu kaldırmaya çalıştı.
“Ne oluyor lan burada?”
Polat’ın yüzüne yeniden bir canlılık geldi.
“Bu yavşak elimdeki kızı çalmaya kalktı.”
“Ne kızı be? Çalması ne demek? Sen ne saçmalıyorsun, manyak?”
Fikret bana dönerek konuştu.
“Tamam, sen karışma. Ben hallediyorum.”
“Sen ne saçmalıyorsun? Hep senin yüzünden oldu zaten!”
Fikret gözlerini açarak bana baktı.
“Benim yüzümden mi oldu? O minicik, kısacık elbiseyi giyip buraya geliyorsun. Anlamalıydım zaten.”
“Neyi anlamalıydın, manyak şey?”
“Sen…”
Fikret tam bir şey söyleyecekti ki Polat boşluğunu bulup ona yumruk attı.
Ama Fikret bir milim bile kıpırdamamıştı.
“Lan sizin ben taaa—”
“Ho ho ho!”
Yine sözünü kesmişlerdi.
Bu kez Polat’ın üç arkadaşı birden Fikret’e saldırdı.
“Siz ne yapıyorsunuz? Bırakın hemen!”
“İmdat! Yardım edin!”
“Polisi çağırın!”
Polat ise sırıtarak bana baktı.
“Sakin ol güzelim. Sadece eğleniyoruz.”
“Siçtırtma lan senin eğlenmene! Adamlık mı bu? Üç kişiye bir kişi saldırıyorsunuz!”
Hemen etrafıma bakındım. Bir şey arıyordum.
Ve sonunda aradığımı buldum.
“Tamam, sizi buldum.”
Masadaki şişelerden üçünü kaptığım gibi Fikret’in olduğu tarafa yöneldim.
Yanlarına gelir gelmez ilk şişeyi adamlardan birinin kafasında patlattım.
Polat şaşkınlıkla bana baktı.
“Lan sen ne yapıyorsun?”
“Sus lan ödlek! Diğer şişe de sana gelmesin.”
İkinci şişeyi bir diğerinin kafasında patlattım.
Üçüncüsü ise elimde ağırlaşıyordu.
“Ya Allah!”
Şişeyi sallayıp üçüncü adama doğru savurdum.
Adam bir an sessizce bana baktı.
Ben de şaşkınlıkla ona baktım.
Bayılmayacak mıydı? En azından başını tutması gerekmez miydi?
Adam bana doğru bir adım attı.
Ben de refleks olarak bir adım geri çekildim.
Adam elini kaldırdığı anda gözlerimi sıkıca kapattım.
Bekledim.
Bekledim…
Ama hiçbir şey olmadı.
Gözlerimi hafifçe araladığımda Fikret’in adamın üzerinde olduğunu gördüm.
Fikret adamı yumrukluyordu.
“Lan sen nasıl bir kadına el kaldırırsın, yavşak!”
Bir yumruk.
Bir yumruk daha.
“Bir de benim sevdiğim kadına el kaldırıyorsun ha? Seni var ya… öldürürüm lan!”
Bir yumruk daha.
Bir tane daha.
Bir dakika…
Kimdi onun sevdiği?
Etrafta benden başka kadın yoktu.
Dannk.
Dannk.
Dannk.
Ben miydim?
Fikret hâlâ adamı dövüyordu. Sonunda birkaç kişi araya girip onları ayırmayı başardı.
Fikret adamın üzerinden kalkar kalkmaz gözleri etrafta birini arıyormuş gibi dolaştı.
Sonra gözleri beni buldu.
Hiç düşünmeden yanıma geldi.
“İyi misin? Ellerine bir şey oldu mu?”
Bu neden bana bu kadar ilgili davranıyordu?
Fikret endişeli bir ses tonuyla tekrar konuştu.
“Lan sana diyorum, iyi misin?”
Ha, öküz kendine gelmişti.
“Üstüm biraz şampanya oldu.”
Fikret gülerek başını iki yana salladı.
“Sana kim dedi gidip adamların kafasında şampanya patlat diye?”
“Seni dövüyorlardı, canım.”
Fikret hemen dikleşti.
“Kim onlar? Beni dövebileceklerini mi sandılar? Sen olmasaydın ben onları var ya…”
“Ben ne ettim be?”
“Benimle tartışmaya girmeseydin başına bunların hiçbiri gelmezdi. Benimle olacağına onların başında olacaktın.”
“Öyle mi?”
“Öyle.”
“İyi o zaman. Kusura bakma, ben rahatsız ettim seni. Sen devam et. Dikkatin benimle dağılmasın.”
Tam arkamı dönüp çıkışa doğru ilerleyecektim ki Fikret arkamdan seslendi.
“Bekle!”
Durup ona döndüm.
“Seni bu kılıkta gönderemem. Yeter artık, bugünlük dövme kotamı doldurdum.”
Artık sabrımın da bir sınırı vardı.
“Ne varmış benim hâlimde? Fıstık gibiyim.”
Fikret hafifçe sırıttı.
“Ona şüphem yok.”
“Ee, o zaman?”
Fikret’in kaşları yeniden çatıldı.
“Bak kızım, üstündeki var ya… yok gibi.”
“Ne?”
“Böyle tek başına gidemezsin ve…”
Bir anda sustu.
Bunda haklı olabilirdi.
“Ve?”
Fikret elini ensesine attı. Sonra kulağıma doğru yaklaşıp sessizce konuştu.
“Göğüslerin tamamen görünüyor.”
“Ne?”
Hemen Fikret’i geri çekip üzerime baktım.
Lanet olsun!
Üstüme şampanya döküldüğü için elbisenin kumaşı iyice ıslanmış, göğüs kısmı açıkta kalmıştı.
Hemen ellerimi göğsüme kapattım.
“Bana daha önce söyleseydin ya!”
Fikret omuzlarını silkti.
“Benden başkası görmüyordu. O yüzden sıkıntı yok.”
“Ne saçmalıyorsun be?”
Fikret bir anda ciddileşti.
Üzerindeki ceketi çıkardı ve yanıma gelip omuzlarıma bıraktı.
Sonra sessizce konuştu.
“Ve bırak da sadece ben bakayım.”
Ne?
Ne?
Ne diyordu bu adam?
