59. bölüm / 101
Lavinia56.Bölüm
Bölümler 101Şu an: 56.Bölüm
- 1 🦋🦋34 kelime
- 2 1 bölüm327 kelime
- 3 2 bölüm743 kelime
- 4 3 bölüm142 kelime
- 5 4 bölüm194 kelime
- 6 5 bölüm228 kelime
- 7 6 . Bölüm376 kelime
- 8 7 . Bölüm453 kelime
- 9 8 . Bölüm448 kelime
- 10 9.bölüm215 kelime
- 11 10.bölüm431 kelime
- 12 11.Bölüm436 kelime
- 13 12. Bölüm441 kelime
- 14 13.Bölüm358 kelime
- 15 14.bölüm465 kelime
- 16 15.bölüm210 kelime
- 17 16. Bölüm234 kelime
- 18 17.bölüm248 kelime
- 19 18.bölüm171 kelime
- 20 19.Bölüm239 kelime
- 21 20.Bölüm247 kelime
- 22 21.Bölüm304 kelime
- 23 22.bölüm525 kelime
- 24 23.Bölüm169 kelime
- 25 24.Bölüm400 kelime
- 26 25.Bölüm352 kelime
- 27 🦋🦋🦋22 kelime
- 28 26.Bölüm190 kelime
- 29 27.Bölüm304 kelime
- 30 28.Bölüm223 kelime
- 31 29.bölüm214 kelime
- 32 30.Bölüm465 kelime
- 33 31.Bölüm279 kelime
- 34 Kitap hakında26 kelime
- 35 32.Bölüm339 kelime
- 36 33.bölüm235 kelime
- 37 34.Bölüm348 kelime
- 38 35.Bölümm365 kelime
- 39 36.Bölüm640 kelime
- 40 37.Bölüm517 kelime
- 41 38.Bölüm267 kelime
- 42 39.Bölüm618 kelime
- 43 40.Bölüm702 kelime
- 44 41.Bölüm714 kelime
- 45 42.Bölüm814 kelime
- 46 43.Bölüm962 kelime
- 47 44.Bölüm777 kelime
- 48 45.Bölüm937 kelime
- 49 46.Bölüm1.101 kelime
- 50 47.bölüm867 kelime
- 51 48.Bölüm1.333 kelime
- 52 49.Bölüm1.039 kelime
- 53 50.Bölüm1.716 kelime
- 54 51.Bölüm1.268 kelime
- 55 52.Bölüm1.339 kelime
- 56 53.Bölüm918 kelime
- 57 54.Bölüm1.284 kelime
- 58 55.Bölüm1.451 kelime
- 59 56.Bölüm1.667 kelime · Okuduğun bölüm
- 60 57.bölüm842 kelime
- 61 58.bölüm1.492 kelime
- 62 59.Bölüm1.124 kelime
- 63 60.Bölüm1.331 kelime
- 64 61.Bölüm1.746 kelime
- 65 62.Bölüm2.260 kelime
- 66 63.Bölüm1.830 kelime
- 67 64.Bölüm775 kelime
- 68 65.Bölüm2.335 kelime
- 69 66.Bölüm1.901 kelime
- 70 67.bölüm1.962 kelime
- 71 68.bölüm2.398 kelime
- 72 69.bölüm1.070 kelime
- 73 70.bölüm999 kelime
- 74 71.bölüm870 kelime
- 75 72.bölüm1.110 kelime
- 76 73.bölüm1.494 kelime
- 77 74.bölüm1.129 kelime
- 78 75.bölüm1.754 kelime
- 79 76.bölüm1.683 kelime
- 80 77.bölüm2.366 kelime
- 81 78.Bölüm2.161 kelime
- 82 79.Bölüm1.439 kelime
- 83 80.bölüm2.683 kelime
- 84 81.bölüm2.156 kelime
- 85 82.bölüm2.701 kelime
- 86 83.bölüm1.718 kelime
- 87 84.bölüm2.915 kelime
- 88 85.bölüm1.297 kelime
- 89 86.Bölüm2.202 kelime
- 90 87.Bölüm2.450 kelime
- 91 88.bölüm1.271 kelime
- 92 89.bölüm907 kelime
- 93 90.Bölüm991 kelime
- 94 91.bölüm2.097 kelime
- 95 92.bölüm1.824 kelime
- 96 93.bölüm1.468 kelime
- 97 94.bölüm2.273 kelime
- 98 95.bölüm2.884 kelime
- 99 96.Bölüm1.625 kelime
- 100 96.Bölüm1.377 kelime
- 101 97.bölüm2.893 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bu adam manyak mıydı ki vurduğu bir insanın evine gelmesi ya? Savaş Bey de onu vursa.
İç ses: “Ben normal olarak karşılarım, vursa da.”
Senin de psikolojin bozulmuş.
İç ses: “Normal değil mi sence?”
Ayşe Sultan: “Kuzum hadi biz ortalığı toplayalım. Ne olur ne olmaz, şimdi birileri gelir. Ev temiz görünsün.”
Ayşe Sultan’a hayranlıkla baktım. O da olanların farkında ama sadece el âlem ne der düşüncesi var. Ne yani, evde herkes ölmüş olsa o sadece “Ev temizleyelim de el âlem öldükten sonra ‘Aa, ne pismiş.’ demesin.” diye mi düşünür?
İç ses: “Standart anne tipi.”
Gerçekten bütün anneler böyle mi oluyorrr? Okurlarımmm
Neyse, deyip Ayşe Sultan’a yardım etmeye başladım ama ne Fikret’ten ne de Mehmet Abiden ses vardı. Giden gelen de yoktu. Acaba içeride ne oluyordu?
İç ses: “Ne olacak? Zeus diğer Zeus’u öldürmüştür.”
Ha yok, içeriden bir silah sesi gelmedi.
İç ses: “Salak mısın? İlla silahla mı öldürecek? Belki başka şekilde öldürmeyi seviyordur adam.”
Gerçekten mi?
İç ses: “Tabii. Mesela boğarak öldürebilir ya da şişleyerek…”
Tamam, sus sus ya! Ne şom ağızlısın be.
Ayşe Sultan: “Kızım, ben markete gidip geleceğim. Salih’le. Savaş Bey bir şey isterse sen ilgileniver.”
“Tamam Ayşe Sultan, sen git. Ben hallederim buraları.”
Ya da bir dakika… Ben mi gitseydim markete? Bence de çok iyi fikir. Burada meraktan öleceğime gidip biraz kafamı dağıtırım.
“Sultanım, sen dur. Bu sıcakta gitme, ben yaparım alışverişi.”
Ayşe Sultan: “Yok kuzum, şimdi alacaklarımı sen bilmezsin.”
“Bilirim bilirim, niye bilmeyeyim ki?”
Ayşe Sultan: “İyi hadi o zaman. Liste burada. Hemen alıp gel. Akşama yetiştireceğim yemeklerin malzemeleri var listede.”
“Tamam Sultanım, sen hiç merak etme.”
Bir anda elimdeki listeyi alıp dışarı çıktım. Dışarıda da hazır araba bekliyordu. İçinde de Salih vardı. Artık buradaki herkesi tanıyordum. Arka koltuğa bindim. Salih de dikiz aynasından bana baktı. Kaşları çatılmıştı.
Salih: “Ayşe Sultan benumle gelecekti.”
“Haa, o mu? O gelmeyecek. Biz beraber gideceğiz alışverişe.”
Salih: “He, sorun yokdur penum içun.”
Salih Karadenizli olduğu için doğal olarak biraz Karadeniz şivesiyle konuşuyordu.
İç ses: “Bazen ne kadar saçma açıklamalar yapıyorsun. Sanki duyan anlamayacak çocuğun Karadenizli olduğunu.”
Ben senin için açıklama yapmıyorum canım ben okurlarım için detaylarınına giriyorum sen anlamazsın bizim iletişimimizi😉
İç sesimle daha fazla uğraşmadan Salih’le sohbet etmeye başladım. Geçmişini sorduktan kısa bir süre sonra markete varmıştık bile.
Ben yavaş ve sakin adımlarla alışverişimi yapıyordum. Çünkü o demir suratlı adamla tekrar karşılaşmak ya da cesedini görmek ihtimali yüzünden hiç iyi hissetmiyordum.
Ben elimdeki listeyi tamamen bitirdikten sonra saate bir baktım ki bir saat geçmiş.
“İyi hadi, çok fazla vakit harcamamışım. Biraz daha mı kalsaydım acaba?”
İç ses: “Fazla abartma istersen. Kadın seni bekliyordur şimdi.”
“Ne kadını be?”
İç ses: “Bana ‘unuttum’ deme.”
“Neyiii?”
İç ses: “Kızım, elindeki liste akşam yemeğinin listesiydi ya.”
“Aaa, ben onu unuttum yaa.”
İç ses bir şeyler söylemeye devam ediyordu ama ben onu çok fazla dinlemeden kasaya geçip Ayşe Sultan’ın bana verdiği kartla ödemeyi yaptım. Sonra hemen arabaya gitmeye çalıştım çünkü elimde o kadar eşya vardı ki…
Marketten çıktığım gibi Salih yanıma gelip,
Salih: “Sen bu saate kadar ne ettun daa içerude?”
“Sorma Salih kardeş de sorma.”
Biz Salih’le eşyaları bagaja attık. Evet, yanlış duymadınız çünkü saat yediye geliyordu ve yemekler sekizde yeniliyordu.
Biz hemen arabaya binip eve ulaştık ve Ayşe Sultan her şeyi hazırlamıştı bile.
“Ayşe Sultan, vallahi çok özür dilerim. Dalmışım ben öyle eşyalara, saatin farkına bile varmadım.”
Ayşe Sultan: “Kuzum, sorun değil. Ben idare ettim ama bir daha bu kadar geç kalma, olur mu?”
Bunları söylerken gülümsüyordu.
“Yerim kız ben seniii.”
Ayşe Sultan: “Dur be deli kız, hadi gel. Biz sofrayı hazırlayalım.”
“Tamam.”
Biz sofrayı kurmaya başladık ama nedense etraf çok sessizdi ve bu sessizlik beni tedirgin ediyordu. Ne garip… Acaba o da gitmiş miydi ki?
Ben daha fazla dayanamayınca elimdeki tabakları bırakıp Ayşe Sultan’a döndüm. O da çatal bıçakları koyuyordu.
“Ayşe Sultan, gelen misafir gitti mi?”
Ayşe Sultan: “Çoktan gitti kuzum.”
Ee o zaman neden herkesten ses çıkmıyordu? Normalde Fikret’in çoktan burada olup, sofra kuruluncaya kadar başımızın etini yemesi gerekiyordu.
“Ne pişirdiniz?”
“Hızlı olun, ben çok acıktım.”
“Ayşe Sultan, bu uyuşuk kızı çıkartıp onun yerine daha hızlı birisini mi alsak? Baksana ne kadar yavaş hazırlıyor.”
Gibi şeyler…
İç ses: “Ne o, özledin mi şimdiden onu?”
“Kim, ben mi? Aslında nedense özledim kardeş abi gibi geliyor bana ve bu duyguyu seviyorum.”
Fikret: “Ooo, sofra hazırlanmış bile. Kız Kezban, koş çorbaları getir. Bu gün çööök acıktım.”
İstemsizce sırıttım. Gerçekten ondan olsa olsa tam küçük kardeşlik olur.
Fikret: “Yine ne düşünüyor, sırıtıyorsun? O Çinlilere söyle de arada sana izin versinler.”
Ben anlamayan gözlerle baktım.
“Ne izni?”
Mehmet Abi: “Kız, sen Çinlilere takılmadın da izne mi takıldın?”
Hep bir ağızdan güldüler. Bu sırada fark etmedim değil, Ayşe Sultan da gülmüştü bu defa.
Fikret: “Ben sana diyorum abi, bu kız normal değil diye. Ahanda kanıtı.”
“Sen sanki çok akıllısın da… Dinime küfreden Müslüman olsa.”
Fikret: “Bana bak Kezban.”
“Baktım hırsız.”
O sırada arayı Savaş Bey’in o buz gibi sesi bozdu.
Savaş: “Yeter, kesin artık.”
Ben hemen gözlerimi hırsızdan çekip Savaş Bey’e baktım ama sanki dünyası başına yıkılmış gibiydi. Acaba içeride ne olmuştu ki?
Savaş: “Servise başlayalım.”
Bana bile bakmamıştı.
Biz servise başladık. Herkes yemeye başlamıştı ama o çorbasından bir kaşık bile almamıştı. Ana yemeğe geçtiğimizde yine aynısı olmuştu. Tatlıya geçtiğimizde ise “Doydum.” deyip kalkmıştı. Fikret olacak hırsız da Savaş Bey’in tatlısını yemişti.
Biz Ayşe Sultan’la yemeğimizi yedik. Aslında ben çok aç olmadığım için çok bir şey yemedim. Sonra da mutfağı toplayıp bulaşıkları bulaşık makinesine yerleştirdim. Ardından odalarımıza çekildik. Ben yatağıma girdiğim gibi uyumuşum.
3 saat sonra…
Saat kaç bilmiyorum ama karnımın gurultusuyla uyandım.
“Tabii az yersen yemeği, böyle uykundan olursun. Neyse, ben uyumaya çalışayım. Uyurum herhalde.”
Bir sağa, bir sola döndüm.
“Yok, karnımın sesiyle uyuyamıyorum.”
İç ses: “Acaba böyle bol domatesli, bol peynirli, çekirdekleri ayıklanmış siyah zeytinli…”
“Ayyy tamam, sus be! Kalktım.”
Üstüme baktım. Geceliğimin üstü ince askılıydı, altı ise dizimin üstünde biten bir şorttu. Neyse, sonuçta bu saatte korumalardan başka kim ayakta olur ki? Korumalar da evde gezinmiyor, dışarıda nöbet tutuyorlar. Onun için bir sorun yok, deyip aşağı inmeye karar verdim.
Karnımdaki o garip ses de bitmiyordu. Ben mutfağa gidip dolabı açtım, ihtiyacım ne varsa aldım ve sandviç yapmaya başladım. Sonunda bitirip sandviçimden kocaman bir ısırık aldım.
“Allahım, ben çok acıkmoşom yo.”
Ağzımdaki lokma biter bitmez bir tane daha lokma aldım.
İç ses: “Kızım, yavaş ye. Kimse almıyor elinden.”
Ben tam iç sesime cevap verecekken boğulmaya başladım.
“Ho… Ho… Ho…”
Savaş: “Sakin ol.”
Arkama vurarak elindeki suyu uzattı bana.
Hemen elindeki suyu alıp bir dikişte içtim.
Savaş: “Yavaş iç be güzelim, şimdi de sudan gideceksin bak.”
Bu adam yine bana “güzelim” demişti.
“Savaş Bey…”
Savaş Bey bana bakarak hâlâ gülüyordu. Ama çok tatlı yaa… Ama niye gülüyordu ki? Sonuçta ölebilirdim.
“Çok ayıp ama Savaş Bey. Ben burada ölüyordum, siz gülüyorsunuz.”
Savaş Bey gülmesini hiç bozmadan,
Savaş: “Ama bir görsen nasıl yediğini.”
Oha… Beni mi izlemişti o?
İç ses: “Ben sana dedim ama düzgün ye diye.”
“Ne zaman uyardın be?”
“Siz beni mi izliyordunuz?”
Bir anda yüzü değişmişti.
Tüh, keşke öyle sormasaydım.
Savaş: “Evet.”
Oha… Bu kadar da net bir cevap beklemiyordum.
Aslında küçük adımlarla bana yaklaştı. Zaten yakındık, ne diye üzerime doğru geliyordu ki?
Elini belime attığı gibi beni biraz daha kendine çekti.
Şu an öpse ölürüm vallahi.
Elinin birini kaldırıp saçlarımın arasından geçirerek kulağımın arkasına sıkıştırdı. Sonra kulağıma hafifçe yaklaşıp,
Savaş: “Bu sandviç artık benim.”
deyip sandviçimi elimden alarak geri çekildi.
Bir an kalbim durmuş olabilir.
Savaş: “Neden kırmızı oldun sen?”
“Ben mi?”
Savaş Bey elindeki sandviçi yemeye başlamıştı bile.
“Şey… İyiyim ben. Size afiyet olsun.”
deyip tam mutfaktan gidecektim ki,
Savaş: “Bekle.”
Olduğum yerde durdum. Sanki bir adım atsam beni kesecekmiş gibi geldi.
Ben yavaş adımlarla Savaş Bey’e döndüm.
“Bana mı dediniz?”
Oha… Adam sandviçi bitirmişti bile. Tabağı da yıkamaya başladı.
Helal be adama bak. Bana deselerdi, “Savaş Bey bulaşık yıkıyor.” diye, hayatta inanmazdım.
Elindeki tabağı yıkayıp bitirdikten sonra bana dönüp baktı.
Savaş, “Gidelim.”
Bir anda şaşırdım.
“Nereye?”
Savaş hafifçe gülümseyerek,
“Çok soru soruyordun be güzelim.”
dedi ve hiç beklemediğim bir anda elimi tuttu.
Birlikte mutfaktan çıktık. Şu an tek baktığım şey, birbirine kenetlenmiş ellerimizdi. Savaş Bey… benim elimi tutuyordu.
Acaba nereye gidiyoruz ki?
İşin garibi, elini hiç bırakasım gelmiyordu. O nereye giderse ben de peşinden giderdim sanki. İnanın, “Hadi Fizan’a gidiyoruz.” dese, düşünmeden peşinden giderdim.
Bir anda kendimizi dışarıda bulduk. Ama bu sefer içimi garip bir tedirginlik kapladı. Sonuçta bahçedeki bütün korumalar bize bakıyordu.
Mert,
“Abi…”
Salih,
“Ağa…”
Savaş hiç duraksamadan,
“Bir sorun yok. Siz işinize dönün.”
dedi.
Onlara dönüp doğru düzgün bakma gereği bile duymamıştı.
Ben ise utancımdan yerin dibine girecektim. Elimi usulca çekmeye çalıştım ama bırakmadı. Parmaklarını biraz daha sıkınca kalbim hızlanmaya başladı.
Beni havuzun başına kadar götürdü. Orada bekleyen korumaya da gitmesini işaret etti. Korumanın uzaklaşmasını bekledikten sonra nihayet elimi bıraktı.
İçimde garip bir boşluk oluşmuştu.
Savaş hiçbir şey söylemeden çimlerin üzerine uzandı. Kollarını başının altına koyup gökyüzüne bakmaya başladı.
Ben ise öylece ayakta dikiliyordum.
Savaş gözlerini gökyüzünden ayırmadan,
“Ne dikiliyorsun? Gel.”
dedi.
“Ben… burada mı oturacağım?”
Savaş bu sefer bana dönüp kaşını kaldırdı.
“Yok, havuza atlayacaksın.”
İç ses: bu gün bu adamda Birşeyler var şaka bile yapıyor baksana”
Dudaklarımı büzüp usulca gidip yanına oturdum. Aramızda birkaç karış mesafe vardı.
Sessizlik…
Ne o konuşuyordu ne de ben.
Ben gözlerimi kapatıp anın tadını çıkarmaya başladım.
Sadece hafif hafif esen rüzgâr ve havuzun su sesi ve onun kokusu vardı. O kadar huzur veriçiydi ki
Aniden güçlü bir el beni kavrayıp aşağıya, kendi çekim alanına doğru çekti.
Savaş, sesindeki o büyüleyici, korumacı tınıyla, "O öyle olmaz... Uzanarak kendini daha rahat hissedersin," diye fısıldadı.
O bu sözleri fısıldarken, ben çoktan onun sıcaklığıyla gözlerimi açmıştım. Zaman durmuş gibiydi; tam o an göz göze geldik. Beni aşağıya çekmesiyle birlikte yan dönmüş, gövdesinin neredeyse yarısını üzerime bırakarak alanımı tamamen kendi varlığıyla kuşatmıştı. Nefesini tenimde hissedecek kadar üzerimdeydi ve şimdi gözlerimiz,
Savaş, aramızdaki o yoğun sessizliği bozarak derin bir nefes aldı ve fısıldar gibi konuşmaya başladı.
"Bazen öyle çok güzel bakıyorsun ki... O çilek kokan dudaklarını..."
Sözleri bir anda havada asılı kaldı. Bakışları dudaklarıma kayarken, kafasını yavaşça bana doğru yaklaştırmaya başladı. Kalbim göğüs kafesimi delmek istercesine çarpmaya başlamıştı. Gerçekten şu an mı oluyordu? İlk öpücüğüm, tam burada, onun kollarının arasında bu şekilde mi gerçekleşecekti?
Bölüm etkileşimi
