132. bölüm · Aynı Göğün Altında
Sessiz Bir İtiraf ve Minnet
Hastanenin o keskin ilaç kokusu genzimi yakarak
bilincimi yerine getirdiğinde, gözlerimi açmak dünyanın
en ağır işiymiş gibi geldi. Beyaz tavanın ışığı gözlerimi
kamaştırırken, zihnimde en son hatırladığım şey
tahtadaki tebeşir tozları ve bir anda ters dönen
dünyaydı.
Yavaşça başımı yana çevirdiğimde, beklemediğim o
heybetli karaltıyı gördüm. Azat Ağa, odadaki küçük
sandalyeye sığmamış gibi duruyor, dirseklerini dizlerine
dayamış, bakışlarını yere dikmişti. Benim kıpırdandığımı
hissedince bir aslan çevikliğiyle başını kaldırdı.
Hastane Odasında İki Farklı Dünya
Burak (Kendi Ağzından):
"Göz göze geldik. O her zaman emirler yağdıran, sert
bakışlı adamın gözlerinde ilk kez başka bir şey gördüm:
Saf, katıksız bir endişe. Sanki o dev cüssesiyle benim
bu zayıflığımı korumaya çalışıyordu. Boğazım
kurumuştu, sesim çatallı çıktı."
Burak: "Azat Ağa... Ne oldu bana? Neden buradayım? En
son sınıftaydım, çocuklara bir şey mi anlattım?"
Azat Ağa: (Derin bir nefes vererek sandalyede dikleşti)
"Sakin ol öğretmen... Sınıfta bir anda 'pes' dedin. Dünya
benden hızlı dönüyor dedin, kucağıma yığıldın. Seni
buraya ben getirdim. Doktorlar çok yormuşsun kendini
diyor, 'stresten' diyorlar."
Burak (Kendi Ağzından):
"Stres... Sadece beş harf ama içimde taşıdığım o koca
dünyayı nasıl da özetliyor. Mardin’in bu ağır havası,
öğrencilerin hayalleri, Deniz Karaca’nın kitabındaki o
sırlar... Hepsi üst üste gelmişti demek ki. Azat Ağa’nın
gözlerine baktım, hâlâ gitmemişti. Başucumda
beklemişti."
Sessiz Bir İtiraf ve Minnet
Burak: "Beni siz mi taşıdınız? Sınıftan buraya kadar..."
Azat Ağa: (Hafifçe kaşlarını çattı ama sesi yumuşaktı)
"Ya ne yapacaktım öğretmen? Öylece bırakacak mıydım
seni? Sen bu şehrin çocuklarına lazımsın. Hem... O
tebeşir kokulu ceketinin altında ne kadar ağır bir yük
taşıdığını bugün anladım. Bir daha böyle bir şeye
müsaade etmeyeceğim, haberin olsun."
Burak (Kendi Ağzından):
"Gülümsedim, ama bu hüzünlü bir gülümsemeydi. Azat
Ağa gibi birinin bana böyle sahip çıkması, içimdeki o
yalnızlık hissini bir anlığına dağıttı. O sert ağanın
kalbindeki o ince sızıyı hissetmek, bana doktorun
verdiği ilaçlardan daha iyi gelmişti."
Burak: "Teşekkür ederim Azat Ağa. Yani... Beni yalnız
bırakmadığınız için."
Azat Ağa:
"Teşekkürü bırak şimdi. Dinlenmene bak. Ben
kapıdayım, bir şeye ihtiyacın olursa seslen. Bu
hastanede kuş uçmayacak sen ayağa kalkana kadar."
Azat Ağa kapıya doğru yönelirken, ben yastığıma biraz
daha gömüldüm. Dışarıda Mardin’in rüzgarı esiyordu
ama bu sefer üşütmüyordu.
Peki Burak Öğretmen’in bu ani yakınlaşması, okuldaki
diğer öğretmenler ve öğrenciler arasında nasıl
karşılanacaktı? Azat Ağa, Burak’ın hayatındaki o asıl
"stres" kaynağını, yani İstanbul’dan gelen o gizemli
mektubu öğrenebilecek miydi?
Odanın sessizliğinde, sadece kalp monitörünün ritmik
sesi ve koridorda nöbet tutan Azat Ağa’nın ağır
adımları yankılanıyordu.
