12. bölüm · Aynı Göğün Altında
Büyük hayaller
Sınıftaki o ilk çekingenlik, yerini yavaş yavaş meraklı bir
uğultuya bırakmıştı. Burak, masanın üzerine oturdu ve
ceketinin düğmesini çözüp kollarını hafifçe sıvadı.
İstanbul’un o ciddi, mesafeli hoca tavrını kapının
dışında bırakmıştı.
"Evet," dedi gülümseyerek. "Kim başlıyor? Kağıtlara neler
yazdınız, ya da kalbinizden ne geçiyor? Korkmak yok,
burada yanlış cevap yok. Sadece hayaller var."
Sınıfın en arkasında, bakışları pencereden dışarıdaki
uçsuz bucaksız ovaya dalmış olan esmer, zayıf bir
çocuk elini kaldırdı. Adı Mahmut’tu.
"Hocam," dedi sesi biraz titreyerek. "Ben buraya, bu
ovanın tam ortasına dev bir kütüphane kurmak istiyom
. Ama içinde sadece kitaplar olmasın. Her dilden
masallar anlatılsın. Kimse 'senin dilin farklı' demesin,
herkes birbirini dinlesin istiyom."
Burak duygulanmıştı. "Harika bir hayal Mahmut.
Edebiyat tam da budur işte; köprü kurmak. Peki ya
sen?" diyerek ön sırada oturan, gözleri çakmak çakmak
çakan Zeynep’e döndü.
Zeynep gururla dikleşti: "Ben doktor olacağım hoca!
Ama öyle şehir hastanelerinde değil. Atıma bineceğim,
bu dağ köylerinin hepsine gideceğim. Anneler bebekleri
ağladığında çaresiz kalmasın, onlara şifa götüreceğim."
Burak, Zeynep’in bu kararlı duruşunda uçaktaki o
çaresiz anneyi ve bebeği hatırladı. "Zeynep, senin gibi
idealist doktorlara bu memleketin çok ihtiyacı var.
Kalemini iyi tut ki, reçeteni de bilgece yazasın," dedi.
Ardından küçük Hasan söz aldı: "Hocam, ben de
fotoğrafçı olmak istiyom. Mardin’in bu sarı taşlarını,
akşam güneşinde nasıl altına dönüştüğünü tüm
dünyaya göstermek istiyom. İnsanlar burayı sadece
uzak bir yer sanmasın, bilsinler ki burada güneş bile
başka doğar."
Burak çocukları dinledikçe, İstanbul’da holding binaları
arasında geçen o steril hayatın ne kadar boş olduğunu
bir kez daha anladı. Bu çocuklar, imkansızlıkların içinde
devasa dünyalar kurmuşlardı.
"Biliyor musunuz çocuklar?" dedi Burak, sesini hepsinin
duyacağı bir tona getirerek. "Sizin bu anlattıklarınız,
benim okuduğum en kalın romanlardan daha kıymetli.
Çünkü siz hayal kurmaktan korkmuyorsunuz. Edebiyat
dersinde biz sadece yazarları işlemeyeceğiz; biz sizin
bu kütüphanenizi, Zeynep’in şifasını ve Hasan’ın ışığını
kelimelere dökeceğiz."
O sırada sınıfa bir sessizlik çöktü. Pencereden dışarı
baktıklarında, okulun bahçesinin ilerisindeki yoldan Azat
Ağa’nın siyah atıyla ağır ağır geçtiğini gördüler. Azat, bir
an başını çevirip okulun açık penceresine, içeriye hayat
dolu gözlerle bakan Burak’a baktı. Göz göze geldikleri
o birkaç saniyede, Azat’ın o sert çehresinde belli belirsiz
bir merak dalgalandı.
Burak çocuklara döndü: "Bakın, dışarıdaki o sert
rüzgarlar veya asık suratlar sizi korkutmasın. Sizin
hayalleriniz bu taş binalardan daha sağlam. Şimdi,
herkes hayalindeki o kütüphanenin, o hastanenin veya o
fotoğrafın ilk cümlesini yazsın bakalım."
Sınıftan kağıt ve kalem sesleri yükselmeye başladı.
Burak, hayatında ilk kez gerçekten "öğretmen" olduğunu
hissediyordu. Mardin'in tozu toprağı artık ona yabanc
ı değil, yazdığı yeni romanın mürekkebi gibi geliyordu.
