5. bölüm · Aynı Göğün Altında
Öfkeli avukat cihat
Uçağın motorları gürültüyle çalışmaya başladığında
, kemerimi bağlayıp arkama yaslandım. İstanbul geride
kalıyordu. Tam o sırada, hemen arkamdaki koltuktan
ince, keskin bir bebek ağlaması yükseldi. Zavallı çocuk
belli ki basınçtan rahatsız olmuştu; susturulamaz bir
feryatla ağlıyordu. Annesinin "Şşş, tamam bebeğim,
geçecek," diyen çaresiz fısıltısını duyabiliyordum.
Önümde oturan adam ise huzursuzca kıpırdanmaya
başladı. Sürekli ofluyor, koltuğunu sertçe sarsıyordu
. Birden, adeta patlayarak geriye döndü. Yüzü öfkeden
mosmor olmuştu.
"Yeter be! Susturun şu lanet olası şeyi!" diye bağırdı.
Sesi tüm uçakta yankılanınca birkaç yolcu irkilerek ona
baktı. "Parasıyla rezil oluyoruz! Sustur şu çocuğu kadın
, yoksa ben susturacağım!"
Genç anne, bu sert çıkışla iyice panikledi, elleri
titremeye başladı. O an, adamın önündeki masada açık
duran çantasının kenarından sarkan Baro kartını ve
yanındaki Mardin uçuş biletini fark ettim. Karşımda bir
avukat duruyordu; adaleti savunması gereken adam,
şimdi savunmasız bir anneye zorbalık yapıyordu.
Hemen yan koltuğumda oturan, İstanbul’dan beri
beraber geldiğim eski dostum Sergen’e baktım. Sergen
"Aman Burak, bulaşma" der gibi kaşlarını kaldırdı ama
ben bir edebiyatçıydım; haksızlığın karşısında susmak,
benim kitabımda yazmazdı.
Oturduğum yerden dikleştim ve adamın gözlerinin içine
bakarak sakin ama buz gibi bir sesle konuştum:
"Beyefendi, biraz haddinizi bilir misiniz?"
Adam bana ters bir bakış attı. "Sen ne karışıyorsun?
Bebek sesi dinlemeye mi geldim ben buraya?"
"Bakın," dedim, önündeki avukat kimliğini işaret ederek.
"Elinizdeki o kart, hak ve hukuku temsil ediyor olmalı.
Bir bebeğin ağlaması doğanın kanunudur, 'huzuru
bozmak' değildir. Hanımefendi zaten elinden geleni
yapıyor. Sizin bu öfkeniz ise sadece uçaktaki gerginliği
artırıyor."
Adam beklemediği bu medeni ama sert çıkış karşısında
bir an duraksadı. "Ben avukatım kardeşim, kuralları
bilirim!" diye terslendi.
"Kuralları bilmeniz, bir anneye ve bebeğe bu şekilde
hitap etme hakkını vermez size," dedim sesimi biraz
daha yükselterek. "Mardin’e gidiyorsunuz; orası
misafirperverliğin ve hoşgörünün şehridir. Şehre
girmeden önce bu öfkenizi burada bırakmanızı tavsiye
ederim, zira orada bu tavırla pek barınamazsınız."
Adam bir süre daha homurdansa da benim kararlı
bakışlarım karşısında önüne dönmek zorunda kaldı.
Genç anne bana minnet dolu, yaşlı gözlerle baktı.
Sergen kolumu dürterek fısıldadı: "Valla Burak, daha
Mardin’e varmadan öğretmenlik damarın tuttu. Adamı
resmen edebiyatla dövdün."
Uçak bulutların üzerine çıkarken arkadaki bebeğin sesi
yavaşça dindi. Ben de kitabımın kapağını tekrar açtım.
Mardin beni sadece öğrencileriyle değil, hayatın sert
yüzüyle de sınayacaktı; ama ben hazırdım.
