21. bölüm · Aynı Göğün Altında
Kalem ve Töre
Bahçedeki o ağır sessizlik, kapının önünde yankılanan
sert bir at kişnemesiyle bozuldu. Toz bulutunun içinden
fırlayan Azat Ağa, kömür karası atını Cihat’ın lüks
cipinin tam önüne sürdü. Atın ön ayakları şaha
kalktığında, Cihat korkuyla bir adım geri çekilmek
zorunda kaldı.
Azat, atının üzerinden inmeden, elindeki gümüş saplı
kırbacı hafifçe sıkarak aşağıya, Cihat’ın gözlerinin içine
baktı. Bakışları, Mezopotamya’nın en sert kışından bile
daha soğuktu.
Azat Ağa:
"Dur bakalım Avukat!" dedi, sesi gök gürültüsü gibi
meydanda yankılandı. "Sen kimin toprağında, kimin
evladına 'pislik' dersin? Bu bahçedeki çocuklar, bu
dağların, bu ovanın asıl sahibidir. Sen o lüks arabanda
oturup kanun maddeleri arasında kaybolurken, bu
çocuklar bu toprağın tozunu ekmek niyetine bağrına
basar!"
Cihat, yutkundu. Karşısındaki adamın sadece bir "ağa"
olmadığını, bu toprakların adaleti temsil ettiğini
biliyordu. Yine de o kibri elden bırakmadı.
Cihat:
"Azat Ağa, seninle bir derdim yok. Ama yeğenimi bu
sefillerin arasında bırakacak değilim. Hijyen nedir,
terbiye nedir bilmezler!"
Azat Ağa, atından yavaşça indi. Adımları ağır ama
sarsılmazdı. Cihat’ın tam karşısında durdu; boy farkı ve
heybetiyle avukatı adeta gölgesinde bıraktı.
Azat Ağa:
"Terbiye mi dersin? Bir çocuğun hayalini çalmak mıdır
senin terbiyen? Bak o çocuğun gözlerine..." diyerek
arabanın camından dışarıya ağlayarak bakan küçük
Kerem’i işaret etti. "Sen o çocuğu bu bahçeden
koparabilirsin, ama o 'pislik' dediğin çocukların
yüreğindeki o saf sevgiyi ne parayla alabilirsin ne de
kitaplarla bulabilirsin. Burası benim hükmüm altındadır
Cihat. Eğer bir daha bu okulun kapısında, bu çocuklara
veya bu hocalara dil uzatırsan; o kanun kitapların bile
seni benim elimden alamaz!"
Cihat, bir an bir şey söyleyecek gibi oldu ama Azat’ın
gözlerindeki o sönmeyen ateşi görünce sustu. Hızla
şoför koltuğuna geçti, motoru bağırtarak oradan
uzaklaştı.
Azat Ağa, arabanın arkasından kalan toz bulutuna
bakarken derin bir nefes aldı. Sonra yavaşça bahçeye,
şaşkınlıkla onu izleyen Burak ve diğer öğretmenlere
döndü. Gözleri bir an yerdeki mavi boyalı kağıtlara
takıldı.
Burak’a doğru yaklaştı. "Hoca," dedi sesi bu sefer daha
alçak ama etkileyiciydi. "Kalemin keskindir eyvallah,
ama bazen bu topraklarda kalemi korumak için bile
kalkan olmak gerekir. Sen çocuklara hayal kurdurmaya
devam et. Kimse o hayallere basamaz, müsaade
etmem."
Azat, tekrar atına atladı. O heybetli duruşuyla
uzaklaşırken, Burak onun o yaralı yüreğinin altında
aslında ne kadar büyük bir merhamet sakladığını
hissetti.
Nalan Hanım fısıldadı: "Görüyor musun Burak?
Mardin’in sert rüzgarı bazen en büyük koruyucun
olurmuş."
Burak elindeki fırçaya baktı. Azat Ağa’nın gelişi, bu
topraklarda adaletin sadece mahkeme salonlarında
değil, bir çocuğun gülümsemesini koruyan bir yürekte
saklı olduğunu ona bir kez daha kanıtlamıştı.
