3. bölüm · Aynı Göğün Altında
Hazır bavul
Yemekten sonra odama çekildim. Salondaki o ağır ve
sorgulayıcı hava, kapıyı kapatmamla birlikte yerini derin
bir sessizliğe bıraktı. Yatağımın üzerine büyük valizimi
açtım. Bir tarafa gömleklerimi, diğer tarafa ise benim
için kıyafetlerden çok daha değerli olan hazinelerimi;
kitaplarımı dizmeye başladım. Tanpınar’ın "Huzur"u,
Turgut Uyar’ın toplu şiirleri... İstanbul’un ruhunu
yanımda götürmeliydim.
Tam en sevdiğim dolma kalemimi çantanın küçük bir
gözüne yerleştirirken kapı hafifçe tıklandı. Annem,
Nermin Hanım, kapı eşiğinde belirdi. Gözleri hafifçe
buğuluydu, yüzünde o her zamanki şefkatli ama
endişeli ifade vardı.
"Hâlâ yerleştiriyor musun?" diye sordu, sesindeki
titremeyi saklamaya çalışarak. Gelip yatağın kenarına,
valizin yanına oturdu. Elini katladığım bir kazağın
üzerinde gezdirdi.
"Bitti sayılır anne," dedim gülümseyerek. "Sadece birkaç
kitap kaldı."
"Mardin çok uzak Burak... Kalbim bir türlü elvermiyor,"
dedi annem, bakışlarını valizimin içindeki kitaplara
dikerek. "Baban ve amcan konuşup duruyorlar ama
onlar işin hep güç, siyaset tarafındalar. Ben ise senin
orada tek başına ne yiyeceğini, o soğuk taş evlerde
üşüyüp üşümeyeceğini düşünüyorum."
Yanına oturup elini tuttum. "Anne, ben artık çocuk
değilim. Hem öğretmenim ben, orada bana ihtiyacı olan
onlarca çocuk var. Onlara sadece edebiyatı değil, hayal
kurmayı anlatacağım."
Annem elimi sıkıca sıktı. "Biliyorum, kalbin çok temiz.
Ama buradaki konforuna hiç benzemeyecek orası.
Babanın inadını biliyorsun, 'gitsin de görsün' diyor ama o
da içten içe senin burada, dizimizin dibinde olmanı
istiyordu."
Bir an duraksadı, sonra boynundaki ince altın kolyeyi
çıkardı ve avucuma bıraktı. "Bunu yanına al.
Sıkıştığında, kendini yalnız hissettiğinde bu sana evini,
beni hatırlatsın. Ve sakın... Sakın bizi aramayı ihmal
etme. Her gün, duyuyor musun?"
"Her gün arayacağım anne, söz veriyorum," dedim ve
ona sıkıca sarıldım. İstanbul’un o parfüm ve deniz
kokan havası annemin saçlarındaydı. Mardin’in tozlu
yollarına düşmeden önceki son sığınağım bu
kucaklaşmaydı.
O sırada kapının önünden Kağan’ın sesi duyuldu: "Vay
be! Duygusal sahneler başlamış bile. Anne, abimi
boğmasaydın da bana bir iki parça eşyasını bıraksaydı,
sonuçta o ceketler burada boşta kalacak!"
Annem gözyaşlarını silip Kağan’a sahte bir kızgınlıkla
baktı. "Aman Kağan, her şeyi de şakaya vurma!"
Annem odadan çıkarken son bir kez dönüp bana baktı.
O bakışta hem bir hüzün hem de garip bir gurur vardı.
Artık emindim; bu sadece benim gidişim değil, bu
ailenin alışık olduğu düzenin de değişmeye başladığının
işaretiydi.
