46. bölüm · Aynı Göğün Altında
Küçük dedektifcikler
Okulun bahçesi, Mardin’in o yakıcı ama huzurlu güneşi
altında ışıl ışıl parlıyordu. Sınıfta anlattığım masalların
büyüsü henüz çocukların gözlerinden silinmemişken
teneffüs zili çaldı. Ama bu seferki teneffüs başkaydı;
çocuklar her zamanki gibi koşturmak yerine, kütüphane
odasından çıkardığımız küçük televizyonun etrafında,
yemyeşil çimlerin üzerine kümelenmişlerdi.
Yanlarına doğru adımladım. Defne ve Tolga da
ağaçların gölgesinde oturmuş, çocukların bu pürdikkat
halini tebessümle izliyorlardı.
"Eee, ne izliyorsunuz bakalım böyle can kulağıyla?" diye
sordum, bağdaş kurup Kerem’in yanına çökerken.
Kerem, gözünü ekrandan ayırmadan heyecanla fısıldadı:
"Hocam, İstanbul’un en büyük dedektifi! Dedektif
Cevdet! Bak şimdi bak, yine sakarlık yapacak!"
Ekrana baktım. Karşımda, üzerinde bir boy büyük gelen
pardösüsü, yamuk duran şapkası ve elinde kocaman
büyüteciyle Dedektif Cevdet duruyordu. Cevdet, tam bir
gizemi çözecekken kendi bağıcığına takılıp yere
kapaklanıyor, düşerken de tesadüfen suçlunun
saklandığı gizli bölmeyi buluyordu. Çocuklar onun bu
komik hallerine kahkahalarla gülüyor, bir yandan da
olayları nasıl çözeceğini merakla tartışıyorlardı.
"Bu adam çok komik hocam!" dedi küçük bir kız çocuğu
neşeyle. "Hem sakar hem de çok zeki. Kimsenin
görmediği ipuçlarını pat diye buluveriyor."
Cevdet ekranın içinde bir yandan kendi kendine
söyleniyor, bir yandan da "Ben asıl bunu planlamıştım!"
diyerek düştüğü durumdan sıyrılmaya çalışıyordu. O
sakarlıklarının arkasındaki o saf yürek ve keskin zeka,
çocukları resmen büyülemişti.
Gülümseyerek izlemeye devam ettim. Az önce sınıfta
anlattığım masallardaki kahramanlar gibiydi Cevdet;
kusursuz değildi, hata yapıyordu, düşüyordu ama
sonunda hep doğruyu buluyordu. Kerem’in yüzündeki o
korkusuz, neşeli ifadeyi görünce içimden bir "oh"
çektim. Cihat’ın o soğuk ve karanlık dünyasından sonra,
Dedektif Cevdet’in sakarlıkları bile bu çocuklara hayatın
ne kadar renkli ve umut dolu olabileceğini öğretiyordu.
"Hadi bakalım Cevdet Bey," diye mırıldandım ekrana
bakarak. "Göster şu çocuklara adaletin ve zekanın
sadece asık suratlarla değil, gülümseyerek de
kazanılacağını."
Çocukların arasına iyice sokuldum, sırtımı yaşlı meşe
ağacına yasladım. O an ne bir öğretmen gibi hissettim
ne de dışarıdaki dertleri düşündüm. Sadece o küçük
televizyondaki gizemi çözmeye çalışan sakar bir
dedektif ve etrafımdaki pırıl pırıl kalplerle birlikte anın
tadını çıkardım. Güneş, okulun bahçesini ve
hayallerimizi ısıtmaya devam ediyordu.
