10. bölüm · Aynı Göğün Altında
Bir anne'nin endişesi
Eşyalarımı yerleştirmeyi bitirip odanın ortasındaki
ahşap sandalyeye tam oturmuştum ki, İstanbul’un o
tanıdık melodisi sessizliği bozdu. Telefonumun
ekranında "Annem Arıyor..." yazısını görünce yüzümde
istemsiz bir gülümseme belirdi. Görüntülü aramayı
açtığımda, ekranın diğer ucunda tüm aile sanki bir
operasyon merkezindeymiş gibi toplanmıştı.
"Oğlum! Sesim geliyor mu? Görüntü net mi?" diye
bağırdı annem Nermin Hanım. Telefonu burnunun
dibine kadar getirmişti, sadece gözlerini
görebiliyordum.
"Geliyor anne, net merak etme. Biraz uzaklaştır
telefonu," dedim gülerek.
Kamera sarsıldı ve geniş açıya geçti. Babam Hakan Bey
çalışma masasının başından ağırbaşlı bir tavırla el
salladı, Kağan ise elinde bir dilim pizzayla kameranın
önüne atladı.
Kağan: "Abi! O ne biçim yer öyle? Arkandaki duvarlar
gerçek taş mı yoksa duvar kağıdı mı? Şato yav burası,
resmen orta çağ dizisi çekiyorsun!"
Burak: "Gerçek taş Kağan. Burası Mardin, burada her
şey gerçek. Evim küçük ama manzarası tüm İstanbul’a
bedel, inan bana."
Nermin Hanım: (Gözleri dolarak ekrana yaklaştı) "Ah
Burak... Çok zayıflamışsın sanki iki saatte. Ne yedin, ne
içtin? O ev soğuk mu? Bak rutubet olmasın oralarda,
ciğerlerini üşütürsün."
Burak: "Anne daha yeni geldim, ne ara zayıflayayım?
Muhtar sağ olsun çok yardımcı oldu, birazdan yemek de
gönderecekmiş. İçerisi taş olduğu için serin, mis gibi
kokuyor burası."
O sırada babam, koltuğunda dikleşip o otoriter ama
içten sesini duyurdu.
Hakan Bey: "Burak, bak oğlum... Muhtarla aranı iyi tut.
Bir ihtiyacın olursa, sakın çekinme, biliyorsun limitlerin
açık. Oranın insanı merttir ama serttir. Adımlarını
dikkatli at, öğretmen olduğunu, kimin oğlu olduğunu
unutma."
Burak: "Biliyorum baba. Merak etme, şimdiden birkaç
kişiyle tanıştım bile. Hatta uçaktaki o avukatla
havalimanında yine karşılaştık, pek hoş bir karşılaşma
olmadı ama hallettim."
Kağan: "Ooo, aksiyon başlamış! Abi dikkat et, adamı
dava falan etmesinler sonra. Bu arada amcamlar da
sorup duruyor, Selma yengem 'Ay o çocuk orada perişan
olur' deyip duruyor, kadını susturamıyoruz."
Burak: "Perişan falan olduğum yok Kağan, aksine
kendimi hiç bu kadar özgür hissetmemiştim. Yarın
okulun ilk günü, asıl macera o zaman başlayacak."
Annem ekrana bir öpücük gönderdi. "Dualarım seninle
yavrum. Yatmadan önce kapını pencereni sıkıca kilitle,
yabancı yer orası."
"Tamam anne, merak etmeyin. Hepinizi çok seviyorum,
" diyerek vedalaştım ve telefonu kapattım.
Telefonun ışığı sönünce oda bir anlığına karardı.
İstanbul’un o gürültülü, kalabalık ve korumacı dünyası
bir ekranın ardında kalmıştı. Şimdi dışarıda,
Mezopotamya’nın karanlığında sadece rüzgarın sesi ve
uzaklardan gelen bir köpek havlaması vardı. Kendi
başımaydım ama içimde garip bir cesaret vardı.
Yatağa uzandım, tavanın taş dokusunu izlerken Azat
Ağa’nın o hüzünlü bakışlarını ve Cihat’ın tehditlerini
düşündüm. Mardin, bana anlatacak çok şeyi olan dev
bir kitaptı ve ben daha ilk sayfayı yeni çevirmiştim.
