8. bölüm · Aynı Göğün Altında
Köy meydanın 'da iki yabacı
Mardin’in merkezindeki o taş binaları geride bırakan
eski bir belediye otobüsü, tozlu yolları yara yara köye
doğru süzülüyordu. Sergen şehir merkezinde kalmıştı;
ben ise görev yerim olan o uzak köye giden tek
otobüsteydim. Pencereden dışarı baktığımda, güneşin
kavurduğu uçsuz bucaksız ovanın yer yer sarp
kayalıklarla birleştiğini gördüm.
Otobüs, motoru zorlanarak son bir hamleyle köy
meydanına girdi ve tıslayarak durdu. Kapı açıldığında
içeri giren sıcak hava, İstanbul’un o nemli sıcağına hiç
benzemiyordu; kuru, sert ve tarih kokan bir sıcaklıktı
bu. Elimde valizimle basamaklardan indim.
Meydandaki kahvehanede oturan yaşlılar, çeşme
başında su dolduran kadınlar ve tozun içinde koşturan
çocuklar bir anda durdu. Herkes, üzerindeki şık İstanbul
ceketi ve elindeki kitap dolu çantasıyla bu "yabancıya"
şaşkınlıkla bakıyordu. Sessizlik o kadar derindi ki,
uzaktan gelen bir kartalın çığlığını bile duyabiliyordum.
Tam o sırada, kalabalığın arasından başında poşusu,
heybetli yürüyüşüyle ak saçlı bir adam belirdi. Bu,
Köyün Muhtarı Celil’di.
"Hoş gelmişsen hoca efendi," dedi Muhtar Celil, elini
göğsüne koyarak. "Biz de seni beklerdik. Ben Muhtar
Celil. Yol yorgunusun belli, hele gel bir soluklan."
"Hoş bulduk Muhtar Bey," dedim gülümseyerek. "Ben
Burak, yeni edebiyat öğretmeniyim. Köyün okuluna
atandım."
Muhtar tam ağzını açıp bir şey söyleyecekken, yer
sarsılmaya başladı. Uzaktan gelen nalların sesi,
meydandaki toz bulutunu havalandırıyordu. Herkes bir
kenara çekildi, bakışlar köyün girişindeki yokuşa döndü.
Tozların arasından kömür karası bir atın üzerinde,
heybetiyle dağı taşı titreten genç bir adam belirdi.
Üzerindeki siyah yeleği, sert bakışları ve atına
hakimiyetiyle adeta bir masal kahramanı gibiydi. Bu,
Şehmuz Ağa’nın oğlu Azat Ağa’ydı.
Azat, atını tam bizim yanımızda durdurdu. Atı huysuzca
kişnerken, Azat’ın gözleri bir an benim üzerimde durdu;
buz gibi, mesafeli ama derin bir hüzün barındıran
gözlerdi bunlar. Köylüler saygıyla başlarını eğdi.
Muhtar Celil fısıldar gibi konuştu: "Destur... Azat Ağa
geliyor."
Azat Ağa kimseden selamını esirgemedi ama yüzünde
tek bir kas bile oynamıyordu. Köyde herkes bilirdi; Azat
yıllar önce kalbini bu topraklarda bırakmıştı. Dilşah’ı
sevmişti; çocukluk aşkı, ruhunun diğer yarısıydı Dilşah.
Ama Dilşah, bir gece yarısı bu toprakları, töreyi ve Azat’ı
terk edip gitmişti. O günden beri Azat Ağa, aşkını o
heybetli göğsüne, kalbinin en derin yerine gömmüştü.
Kimseye gülmez, kimseye sırrını vermezdi.
Azat, atının üzerinden bana bakıp tok bir sesle sordu:
"Kimdir bu yabancı Celil? Hayır mıdır?"
Muhtar hemen atıldı: "Hayırdır Ağam, yeni
öğretmenimizdir. İstanbul’dan gelmiş, çocuklarımıza
ilim irfan öğretecek inşallah."
Azat Ağa, "İlim iyidir," dedi, bakışlarını ovanın ufkuna
dikerek. "Ama dikkat et hoca; bu topraklar İstanbul’un
kitaplarına benzemez. Burada her taşın altında bir acı,
her rüzgarda bir ayrılık şarkısı gizlidir. Hoş gelmişsen."
Atını mahmuzlayıp hızla uzaklaşırken arkasında sadece
bir toz bulutu ve o sönmeyen aşkının ağırlığını bıraktı.
Ben ise elimdeki valize daha sıkı sarıldım. Anladım ki
Mardin’de sadece müfredatı değil, Azat gibi kalbi
mühürlenmiş adamların hikayelerini de okuyacaktım.
Muhtar Celil koluma girdi: "Hadi gel hoca, senin
kalacağın yeri hazırladık. Azat Ağa’ya bakma sen, yüreğ
i merttir ama yaralıdır."
O gün, Mardin'in sarı sıcağında ilk dersimi almıştım:
Bazı yaralar asla kapanmaz, sadece üzerine toprak
atılırdı.
