28. bölüm · Aynı Göğün Altında
Şenlenen sofra
Konağın avlusundaki kalabalık, yeni misafirlerin
gelişiyle iyice şenlendi. Mardin’in serin akşam rüzgarı,
geniş sofraya oturan bu büyük ailenin neşeli seslerine
karışıyordu. Şehmuz Ağa’nın akrabaları da davete
icabet edince, ortam tam bir şölen havasına büründü.
Azat Ağa, yeni gelenleri bana tek tek takdim ederken
her birinin bu topraklardaki ağırlığını hissedebiliyordum:
Zelal Ağa ve Nergis Hanım: Azat’ın kuzeni, ağırbaşlı
duruşuyla dikkat çeken Zelal Ağa içeri girdi. Yanında
zarif eşi Nergis Hanım vardı. Nergis Hanım, kucağında
uyuyan dünyalar tatlısı Yiğit bebekle sofraya yaklaşınca
, Zümrüt Hanım hemen yer açtı. Bebeğin masumiyeti, az
önce konuştuğumuz o sert meseleleri bir anlığına
unutturdu.
Boran Ağa: Zelal Ağa’nın kardeşi, ailenin bekar ve biraz
daha başına buyruk üyesi Boran Ağa, içeriye enerjik bir
giriş yaptı. "Hayırlı akşamlar ağalar, beyler! Duyduk ki
İstanbul’dan bir kalemşör gelmiş, sofrada yerimiz var
mıdır?" diyerek neşeyle elimi sıktı. Boran’ın
omuzlarındaki o rahat tavır, Azat’ın vakur duruşuyla
ilginç bir tezat oluşturuyordu.
Kemal Ağa ve Yasemin Hanım: Ailenin bir diğer kolu
olan Kemal Ağa ve eşi Yasemin Hanım da nezaketle
selam verdiler. Ama asıl ilgi odağı, onların peşinden
cıvıltılarla gelen ikiz kızları Ece ve Eda idi.
İkizler, sofradaki diğer çocukların yanına koşarken,
Nalan Hanım’ın ve benim boyalı ellerimize merakla
bakıyorlardı. Yasemin Hanım gülümseyerek, "Kusura
bakmayın Burak Bey, bizim kızlar resim ve boya lafını
duyunca yerlerinde duramadılar," dedi.
Şehmuz Ağa, sofranın başından gür sesiyle seslendi:
"Gelin hele, oturun! Sofra paylaştıkça bereketlenir. Zelal,
Boran... Bak bu genç adam bizim yeni edebiyat
hocamız. Bugün okulda bir cenk eylemiş ki sormayın;
kibrin karşısına fırçayla durmuş!"
Boran Ağa merakla kaşlarını kaldırdı. "Desene hoca, sen
sadece kitap anlatmaya değil, burada hikaye yazmaya
gelmişsin. Cihat Avukat’ın yüzünü o halde görmeyi çok
isterdim valla!"
Yemekler yenirken, Yiğit bebeğin mırıltıları ve ikizlerin
bitmek bilmeyen soruları eşliğinde Mardin’in o kadim
hikayeleri döküldü dillerden. Kemal Ağa, bölgedeki
tarımdan ve toprağın bereketinden bahsederken;
Yasemin Hanım ve Nergis Hanım, çocukların eğitimi
üzerine Başak Öğretmen ile sohbete daldılar.
Ben ise bu devasa tablonun ortasında, kendimi bir
romandan fırlamış gibi hissediyordum. Azat Ağa’nın
kuzenleri, abileri ve yengeleriyle kurduğu bu sarsılmaz
bağ, dışarıdaki o bencil dünyaya karşı örülmüş bir duvar
gibiydi.
Zelal Ağa bana doğru eğilip alçak sesle konuştu: "Burak
Hoca, buralarda yabancıya 'misafir' derler ama gönüle
girene 'kardeş' derler. Bugün o küçük Kerem için
yaptıkların, senin bu kapıdan içeri sadece bir hoca
olarak değil, bir kardeş olarak girdiğinin kanıtıdır."
Gecenin ilerleyen saatlerinde, konağın damında
mırralarımızı yudumlarken, Mardin’in ışıkları
ayaklarımızın altında birer yıldız gibi parlıyordu. Artık
emindim; bu topraklarda sadece bir öğretmen değil,
koca bir ailenin ferdi olmuştum.
