20. bölüm · Aynı Göğün Altında
Kelimelerden daha ağır sözler
Bahçedeki o neşeli atmosfer, okulun demir
parmaklıklarının ardında duran siyah, lüks bir cipin
kapısının sertçe kapanmasıyla bir anda bıçak gibi
kesildi. Gelen, uçaktaki o öfkeli adam, Avukat Cihat’tı.
Yanında ise pırıl pırıl giyinmiş, henüz yedi yaşlarında,
gözleri merakla bahçedeki renk cümbüşünü süzmekte
olan yeğeni Kerem vardı.
Kerem, bahçede yerlere serilmiş kağıtları, elleri boya
içindeki yaşıtlarını ve Burak öğretmenin kahkahalarını
görünce heyecanla amcasının ceketini çekiştirmeye
başladı.
"Amca! Bak ne güzel resim yapıyorlar! Ben de çizmek
istiyorum, ne olur ben de o çocukların yanına gideyim!"
diye yalvardı küçük çocuk. Gözleri umutla parlıyordu.
Ancak Cihat’ın yüzü, o tanıdık nefret ve kibirle sarsıldı.
Çocuğun elini sertçe iterek gürledi:
"Yok resim falan! Asla! O köylü çocuklarla asla
oturtmam seni!"
Kerem’in yüzündeki gülümseme bir anda dondu,
dudakları titremeye başladı ve gözlerinden yaşlar
süzüldü. "Ama amca, sadece bir tane çiçek çizeceğim..
." hıçkırıkları bahçedeki sessizlikte yankılandı.
Cihat, çevredeki öğretmenlerin ve öğrencilerin şaşkın
bakışlarına aldırmadan, yeğeninin kolundan tutup
sarsarak bağırmaya devam etti:
"Kes sesini Kerem! Pislik bulaşır sana! O üzerlerindeki
toz, toprak... Hepsi sana bulaşır! Pislik bulaştırırlar sana
onlar, olmaz! Bin şu arabaya çabuk!"
Bahçedeki çocuklar ellerindeki fırçaları yavaşça
indirdiler. "Pislik" kelimesi, o masum ruhlarda derin bir
yara açmış gibi havada asılı kaldı. Burak, elindeki mavi
boyalı fırçayı kenara bırakıp hızla kapıya doğru yürüdü.
Yanında Kuzey Bey ve Nalan Hanım da vardı.
Burak, parmaklıklara tutunarak Cihat’ın gözlerinin içine
baktı. Sesi titriyordu ama korkudan değil, öfkeden:
"Cihat Bey! Bir çocuğun kalbine bu zehri nasıl
akıtırsınız? O 'pislik' dediğiniz şey toprak, bu çocukların
özü! Kendi yeğeninize dünyayı siyah-beyaz göstermeye
hakkınız yok. Adalet sadece mahkemede olmaz, bir
çocuğun hayaline saygı duymakla başlar!"
Cihat, Burak’a doğru bir adım atıp dişlerini sıktı. "Yine mi
sen hoca? Mardin seni yutmadı mı hala? Yeğenim
benimdir, kararım benimdir. Bu paspasların arasında
harcatmam onu!"
Kuzey Bey araya girdi, sesi bir kaya kadar sertti: "Avukat
Bey, burada kirli olan tek şey, sizin o çocukların
masumiyetine bakış açınızdır. Kerem’i o arabaya
bindirip götürebilirsiniz ama onun zihnindeki bu günü
asla silemezsiniz."
Cihat, Kerem’i zorla arka koltuğa fırlatıp kapıyı çarptı.
Araba hızla uzaklaşırken, toz bulutu bahçeye doğru
savruldu. Kerem’in camın arkasından yaşlı gözlerle
bahçeye bakışı, Burak’ın yüreğine oturdu.
Nalan Hanım yanına gelip Burak'ın omzuna dokundu.
"Görüyor musun Burak? Biz burada sadece resim
yapmıyoruz. Biz, o dışarıdaki karanlığa karşı bir kale
inşa ediyoruz."
Burak derin bir nefes alıp yerdeki Mahmut’a döndü.
Mahmut’un gözleri doluydu. Burak onun yanına
çömeldi. "Üzülme Mahmut. Kimin ne dediği değil, senin
fırçanın ne anlattığı önemli. Hadi, o gökyüzüne daha
büyük bir güneş çizelim de karanlıkları aydınlatsın."
O gün Mardin’in sarı taşları, kibrin ne kadar çirkin,
masumiyetin ise ne kadar güçlü olduğunu bir kez daha
kaydetmişti. Burak ise o an ant içti: O küçük Kerem’i de
bir gün o renklerin arasına katacaktı.
