67. bölüm · Aynı Göğün Altında
Saygısızlığın lüzmü
Sınıfın içindeki gerginlik, Kuzey ve Burak’ın
müdahalesiyle bir an duraksasa da Tayfun, bu
toprakların kurallarını henüz tam idrak edememişti.
Cebindeki paranın ve babasının nüfuzunun ona her
kapıyı açacağını sanıyordu. Derin Hanım, titreyen ellerin
i masasına dayadı ve son bir sabırla strateji
değiştirmeye karar verdi. Eğer bu çocuk oyun oynamak
istiyorsa, oyunun kurallarını bu sefer Derin koyacaktı.
Tahtadaki İlk Düello
Derin Öğretmen: (Sesi buz gibi bir kararlılıkla yankılandı)
"Tayfun... Madem bu ders senin için bu kadar basit,
madem çok biliyorsun; gel bakalım tahtaya. Şu çok
güvendiğin zekanla bize 'Hürriyet' kavramını açıkla.
Buyur, kürsü senin!"
Tayfun, kulaklığını boynuna astı, ağzındaki sakızı
patlatarak yerinden kalktı. Sınıfın ortasından geçerken
Baran’a omuz attı ve alaycı bir tavırla tahtaya çıktı.
Tebeşiri eline alıp parmaklarının arasında bir sigara gibi
çevirmeye başladı.
Tayfun: (Sınıfa dönüp göz kırparak)
"Hürriyet mi hoca? Çok kolay... Hürriyet, babamın bana
aldığı kredi kartının limitidir. Hürriyet, istediğim zaman
istediğim mekana damlamaktır. Sizin şu kitaplardaki
'vatan, sakarya' muhabbetleri değil yani. Anladın mı
hoca?"
Sınıftan bir "Yuh!" sesi yükseldi. Derin Hanım’ın yüzü
bembeyaz oldu.
Sabotaj ve Alaycılık
Derin Öğretmen: (Dişlerini sıkarak)
"Terbiyesizleşme Tayfun! Namık Kemal’den
bahsediyoruz, bu milletin özgürlük ateşinden
bahsediyoruz. Ciddi ol!"
Tayfun: (Tebeşirle tahtaya komik bir figür çizerek kahkahayı bastı)
"Ya bırak hoca Allah aşkına! Namık Kemal bugün
yaşasa, o da benim gibi bir rezidansta oturup oyun
oynardı. Özgürlük dediğin şey paradır hoca, para! Senin
şu anlattığın şiirler karın doyurmuyor, sadece kafa
ütülüyor. Bak, sınıftakiler bile sıkıldı, hepsi bana gülüyor
aslında!"
Aslında kimse gülmüyordu. Sınıftaki Mardinli gençler,
Tayfun’un bu pervasızlığı karşısında adeta birer barut
fıçısına dönmüştü. Kuzey, kapının eşiğinde yumruklarını
öyle bir sıkmıştı ki, eklemleri bembeyaz olmuştu.
Kuzey’in Sabrının Taşması
Tayfun, Derin Hanım’ın masasına yaklaşıp onun not
kağıtlarını alaycı bir şekilde havaya savurdu.
Tayfun:
"Neymiş bu? 'Şiir incelemesi'... Hoca, sen bence bu işleri
bırak, İstanbul’a dön. Orada butik bir kafe açarsın, biz
de gelir kahveni içeriz. Burada bu tozun toprağın içinde
harcanma, yazık o güzel yüzüne."
Tayfun bu cümleyi bitirdiği an, sınıfın kapısı bir kez daha
ama bu sefer çok daha şiddetli bir şekilde çarptı.
Kuzey, üç adımda tahtaya ulaştı ve Tayfun’un yakasına
yapıştı.
Kuzey: (Sesi, Mardin’in en derin vadilerinden gelen bir uğultu gibiydi)
"Senin o dilin, bir öğretmene karşı bu kadar uzayamaz!
O paraları, o rezidansları senin ağzına tıkarım çocuk!
Burası senin babanın çiftliği değil, burası bizim
şerefimiz!"
Burak: (Araya girerek, ama bu sefer Tayfun’u korumak için değil)
"Kuzey dur! Ahmet Bey geliyor... Tayfun, senin için yolun
sonu göründü. Babanın parası, seni bu sefer bu sınıftan
kurtaramayacak."
Tayfun hala pişkin pişkin gülmeye çalışıyordu ama
Kuzey’in gözlerindeki o saf öfkeyi görünce ilk kez beti
benzi attı. , Ahmet Bey koridorda
belirdiğinde, Tayfun’un o "İstanbul züppeliği" Mardin’in
taş duvarlarına toslamak üzereydi.
