Beyaz Yalanlar kitap kapağı

60. bölüm / 60

Beyaz Yalanlar

FİNAL 🕯️

Vaveyla Yazarı: Amaya Xxxx

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 60Şu an: FİNAL 🕯️
  1. 1 1. Bölüm🕯️1.871 kelime
  2. 2 2. Bölüm🕯️2.023 kelime
  3. 3 3. Bölüm🕯️2.374 kelime
  4. 4 4. Bölüm🕯️1.879 kelime
  5. 5 5. Bölüm🕯️1.555 kelime
  6. 6 6. Bölüm🕯️2.034 kelime
  7. 7 7. Bölüm🕯️1.732 kelime
  8. 8 8. Bölüm🕯️2.089 kelime
  9. 9 9. Bölüm🕯️2.396 kelime
  10. 10 10. Bölüm🕯️1.408 kelime
  11. 11 11. Bölüm🕯️1.350 kelime
  12. 12 12. Bölüm🕯️1.886 kelime
  13. 13 13. Bölüm 🕯️1.910 kelime
  14. 14 14. Bölüm🕯️1.592 kelime
  15. 15 15. Bölüm🕯️1.803 kelime
  16. 16 16. Bölüm🕯️1.023 kelime
  17. 17 17. Bölüm🕯️1.795 kelime
  18. 18 18. Bölüm 🕯️1.132 kelime
  19. 19 19. Bölüm🕯️1.331 kelime
  20. 20 20. Bölüm🕯️1.156 kelime
  21. 21 21. Bölüm 🕯️1.301 kelime
  22. 22 22. Bölüm🕯️1.354 kelime
  23. 23 23. Bölüm🕯️1.366 kelime
  24. 24 24. Bölüm🕯️1.869 kelime
  25. 25 25. Bölüm🕯️1.206 kelime
  26. 26 26. Bölüm🕯️978 kelime
  27. 27 27. Bölüm🕯️1.144 kelime
  28. 28 28. Bölüm🕯️1.003 kelime
  29. 29 29. Bölüm🕯️990 kelime
  30. 30 30. Bölüm🕯️1.157 kelime
  31. 31 31. Bölüm🕯️820 kelime
  32. 32 32. Bölüm🕯️722 kelime
  33. 33 33. Bölüm🕯️826 kelime
  34. 34 34. Bölüm🕯️1.488 kelime
  35. 35 35. Bölüm🕯️1.207 kelime
  36. 36 36. Bölüm🕯️1.200 kelime
  37. 37 37. Bölüm🕯️2.059 kelime
  38. 38 38. Bölüm🕯️1.401 kelime
  39. 39 39. Bölüm🕯️1.269 kelime
  40. 40 40. Bölüm🕯️1.807 kelime
  41. 41 41. Bölüm🕯️1.496 kelime
  42. 42 42. Bölüm🕯️1.735 kelime
  43. 43 43. Bölüm🕯️2.130 kelime
  44. 44 44. Bölüm🕯️1.619 kelime
  45. 45 45. Bölüm🕯️1.524 kelime
  46. 46 46. Bölüm🕯️2.238 kelime
  47. 47 47. Bölüm🕯️1.905 kelime
  48. 48 48. Bölüm🕯️1.405 kelime
  49. 49 49. Bölüm🕯️1.392 kelime
  50. 50 50. Bölüm🕯️1.440 kelime
  51. 51 51. Bölüm🕯️1.436 kelime
  52. 52 52. Bölüm🕯️2.180 kelime
  53. 53 53. Bölüm🕯️2.009 kelime
  54. 54 54. Bölüm🕯️2.328 kelime
  55. 55 55. Bölüm🕯️2.731 kelime
  56. 56 56. Bölüm🕯️1.696 kelime
  57. 57 57. Bölüm🕯️1.391 kelime
  58. 58 58. Bölüm🕯️2.640 kelime
  59. 59 59. Bölüm🕯️2.044 kelime
  60. 60 FİNAL 🕯️2.688 kelime · Okuduğun bölüm

Alex’in kütüphane kapısını arkasından usulca kapatırken çıkardığı o küçücük, soğuk klik sesi... O gece zihnimde bir idam sehpasının altındaki sandalyenin devrilişi gibi yankılanıp durdu.

Odama nasıl çıktığımı, o buz gibi mermer merdiven basamaklarını dikişlerimin sızısına rağmen nasıl birer birer tırmandığımı hatırlamıyordum. Zihnim, bilincimi uyuşturan ağır bir sis perdesiyle kaplanmıştı sanki. Kendimi yatağa attığım andan itibaren, haftalardır içimde biriktirdiğim, dimdik durmak uğruna taşlaştırdığım o baraj kapakları tamamen yıkıldı. Sabaha kadar tek bir saniye bile uyuyamadım. Hırkamın geniş kollarını avuçlarımın içinde sımsıkı sıkıp yüzümü yastığa gömerek, konağın o devasa sessizliği arasında yankılanmasın diye içimi çeke çeke, boğulurcasına ağladım.

Canım yanıyordu. Ama bu acı, amcamın beni tersanede gözünü kırpmadan vurduğu andan çok daha derin, çok daha amansız bir yıkımdı. Alex gidiyordu. Hayatıma benden habersiz, bir kış fırtınası gibi aniden giren beni o karanlık yeraltı dehlizlerinden, amcamın kanlı gölgesinden çekip çıkaran bana her "malyshka" dediğinde kalbimin ritmini altüst edip göğüs kafesimi daraltan o adam, beni ardında bir hiç gibi bırakıp Sibirya’nın o uçsuz bucaksız, dondurucu beyazlığına gömülmeyi seçmişti.

Üstelik tüm bu yaşananları, aramızdaki o görünmez ama yakıcı çekimi sadece bir "görev" olarak nitelendirerek... En çok da bu koyuyordu insana. Onun gözünde sadece korunması, sağ salim teslim edilmesi gereken bir emanetten, bir yükten ibaret olmak. İçimde ona dair büyüttüğüm her duyguyu, kendi ellerimle kazdığım bir mezara gömmemi istiyordu benden.

Gece yarısının o zifiri karanlığı, yerini sabaha karşı o gri, puslu ve tekinsiz aydınlığa bırakırken gözyaşlarım artık kurumuştu. Onların yerini, göz kapaklarımdaki sızılı bir ağırlık ve boğazıma yerleşmiş kurşun gibi ağır bir yumru almıştı. Güneş, Rusya’nın o dondurucu, karlı dağlarının arkasından yavaşça, soluk bir sarılıkla doğuyor tül perdelerin arasından odaya cılız bir ışık sızdırıyordu. Odadaki her eşya, üzerime çöken bu veda atmosferini teyit eder gibi soğuk ve yabancı görünüyordu.

Yataktan bitkin bir halde doğrulup ayaklarımı soğuk parkeye bastım. Aynadaki yansımama baktığımda gördüğüm kadın beni bile korkuttu; ağlamaktan kan çanağına dönmüş, etrafı morarmış gözler, şişmiş dudaklar ve rengi tamamen çekilmiş solgun bir yüz. Aşk dedikleri şey, insanı hayatta tutan bir mucize miydi, yoksa insanı içten içe kemiren bir zehir mi? Yanıtını bilemiyordum.

Tam o sırada odanın kapısı iki kez yavaşça ama son derece kararlı bir şekilde vuruldu. Yerimden sıçradım. Kalbim aniden, söz geçiremediğim bir umutla kasıldı. Alex miydi? Gitmeden önce son bir kez... Sırf gözlerime bakıp hoşça kal demek için mi gelmişti? Hızla kapıya doğru koştum, dikişlerimin göğsüme vuran acısını zerre kadar umursamadan kapının kulbunu aşağı indirdim. Ancak kapıyı açtığımda karşımda gördüğüm siluetle olduğum yere mıhlandım. Büyükbaba.

Üzerinde o her zamanki ağır, koyu gri yün paltosu, elinde gümüş işlemeli bastonuyla kapımın önünde bir anıt gibi dikiliyordu. Yüzündeki o sert, yılların biriktirdiği otoriter hatlar sabahın bu erken saatinde daha da barizdi. Karşısında saçları darmadağın, gözleri şiş, dikişlerini tutan biçare bir halde dururken ne yapacağımı, ne söyleyeceğimi bilemedim. "Büyükbaba?" diye fısıldadım şaşkınlıkla. Sesim pürüzlü ve çaresiz çıkmıştı. "Bir... Bir sorun mu var?"

Yaşlı adam, o derin, her şeyi okuyan keskin gözleriyle beni tepeden tırnağa süzdü. Bakışlarında ne bir yargılama ne de bir öfke vardı; sadece derin bir gözlem seziliyordu. "İçeri girebilir miyim, Akasya?" dedi. Sesi her zamankinden daha babacan ama yine de sarsılmaz bir ağırlık barındırıyordu. "Tabii, buyurun..." diyerek geriye doğru çekildim. Büyükbaba ağır ve kendinden emin adımlarla odaya girdi. Bastonunun ahşap zeminde çıkardığı her bir tak sesi, odadaki gerilimi artırıyordu. Pencerenin önüne doğru ilerledi, bir süre dışarıdaki karlar altındaki sessiz bahçeyi izledi. Ardından yavaşça bana döndü. Bakışları doğrudan ağlamaktan kızarmış gözlerime kilitlendi.

Önce bana doğru birkaç adım attı, odadaki berjer koltuğu göstererek, "Otur bakalım şöyle," dedi yumuşak bir sesle. Kendisi de hemen karşımdaki koltuğa, bastonuna iki eliyle dayanarak kuruldu. Bir süre sadece yüzüme baktı. "Söyle bakalım, bu halin ne?" diye sordu sakince. "Neden sabaha kadar gözünü kırpmadın? Neden bu gözyaşları? Babanın hesabı kapandı, amcanın tehdidi bitti. Artık tamamen özgürsün, güvendesin. Seni ağlatan şey ne, Akasya?"

Boğazım düğüm düğüm oldu. Bakışlarımı hızla yere kaçırdım, parmaklarımla hırkamın uçlarını sıktım. Anlatamazdım. Koskoca yeraltı dünyasının, Romanov imparatorluğunun liderine, 'Sizin yanınızda büyüyen, sağ kolunuz olan adama aşık oldum ve onun beni bırakıp gidişine ağlıyorum' diyemezdim.

"Şey..." diye mırıldandım, sesimi toparlamaya çalışarak. "Önemli bir şey değil gerçekten. Sadece... İstanbul'u düşündüm. Babamı, annemi ,kaybettiğim her şeyi... Duygusal bir geceydi, hepsi." Büyükbaba derinden, boğuk bir sesle hafifçe kıkırdadı. Bastonunun ucunu yere vurup göğsünü kabarttı. "Beni kandıramazsın, küçük kız," dedi. Ses tonu, tanıdığımdan beri ilk defa bu kadar babacan, bu kadar yumuşaktı. "Ben yetmiş yılımı bu karanlık yeraltı dünyasında, insanların gözlerinin en derinine bakarak geçirdim. Kimin kimi vuracağını, kimin kime ihanet edeceğini, kimin kime yalan söylediğini göz bebeklerinin küçülüşünden anlarım. İstanbul’dan beri ikinizin birbirine nasıl baktığını görmediğimi mi sanıyorsun? O vagon istasyonunda Alexei'nin senin kılına zarar gelmesin diye silahını nasıl tereddütsüz indirdiğini, senin onun hayatı için kendini nasıl namlunun önüne attığını fark etmeyecek kadar körleşmedim henüz."

Yanaklarımın alev alev yandığını hissettim. Utançtan yeraltına girmek istiyordum. Büyükbaba’nın aramızdaki o söylenmemiş, gizli duyguyu bu kadar net bir açıklıkla dile getirmesi, içimdeki o en mahrem odayı çıplak bırakmıştı. Başımı iyice öne eğdim, ellerim titriyordu. "Anlatılan hikayelere çok takılma," dedi Büyükbaba aniden, konuyu değiştirir gibi bir edayla. "Annenle babanın hikayesini biliyor musun?" Başımı yavaşça kaldırdım, şaşkınlıkla gözlerine baktım. "Bana anlatılan... Amcamın söylediği şeylerin hiçbirinin gerçek olduğunu sanmıyorum," dedim içimi çekerek. "Bana hep annemin bir kurban, babamın da bir zalim olduğunu sayıkladı. Ama ben gerçek hikayeyi hiç duymadım. Asıl hikayeyi sizden duymak isterim."

Büyükbaba gözlerini uzaklara, pencereden görünen dağlara dikti. Yüzündeki o sert hatlar bir an için geçmişin anılarıyla yumuşadı. "Baban..." dedi derin bir nefes alarak. "Oğlum, benim bu dünyadaki en büyük gururum ama aynı zamanda en büyük baş belamdı. İnatçıydı. Sınır tanımazdı. Bir gün Türkiye'deki operasyonlarımız sırasında annene rastladı. Türk bir kadın... Bizim dünyamızdan tamamen uzak, masum, bambaşka bir dünyanın insanı. Baban ona ilk gördüğü an aşık oldu. Ama ben karşı çıktım. 'Bizim gibi adamların aile kurmaya, böyle masum kadınları bu karanlığa çekmeye hakkı yok' dedim. Oğlumun bir Türk kadınla evlenmesine asla rıza göstermedim."

Sessizce dinliyordum. Kalbim göğsümde güm güm atıyordu. "Hatta bir gece," diye devam etti Büyükbaba, hafifçe tebessüm ederek. "Annenin kaldığı yere gittim. Baban yokken. Ona altın dolu bir çanta uzattım, 'Bu adamı terk et, kendi güvenli hayatına dön, git buradan' dedim. Annen korktu, kabul etti. Eşyalarını toplayıp limana doğru yola çıktı. Ama baban bunu öğrendiğinde ne yaptı biliyor musun?"

"Ne yaptı?" diye fısıldadım.

"Baban, hayatında ilk defa benim karşıma dikildi. O güne kadar emirlerime tek bir kelime etmeyen adam, gözlerimin içine bakarak bana rest çekti. 'Onu gidersen beni öldürmüş olursun' dedi. Ve koşarak gitti, anneni tam gemiye binecekken yoldan çevirdi. Onu geri getirdi ve benim tüm muhalefetime rağmen onunla evlendi. O zaman anladım ki, bir adamın yüreğine düşen o yangını hiçbir lider, hiçbir kanun, hiçbir büyükbaba söndüremez." Büyükbaba oturduğu yerden yavaşça doğruldu. Bastonuna dayanarak yanıma geldi. Yaşlı, pürüzlü elini uzatıp çenemden tuttu ve başımı yukarı kaldırdı. Gözlerinde en ufak bir öfke, bir sitem yoktu. Sadece derin bir şefkat vardı.

"Sen de aynı baban gibisin, Akasya," dedi, göz kenarları kırışarak. "Biliyorum, en çok ona benziyorsun. Sima olarak, o masum bakışlarınla annenin kopyası gibi olsan da... Karakterin, o dik duruşun, o vazgeçmeyen inadın tıpatıp baban ile aynı." Gözlerimden bir damla yaş daha süzüldü ama bu sefer acıdan değil, içimi kaplayan o garip aile sıcaklığından. "Şunu iyi bil," dedi Büyükbaba, sesi yeniden o otoriter tona bürünerek. "Karşımdaki adam Alexei değil de bir başkası olsaydı, şu an burada seninle bunu konuşuyor olmazdım. Buna asla müsaade etmezdim, o adamı çoktan harcamıştım. Ama Alexei güvenilirdir. O, bu dünyada arkamı gözüm kapalı dönebileceğim tek aslandır. Ve o aslan, ilk defa bir görev için değil, kendi kalbini korumak için, seni korumak için geri çekiliyor. Çünkü seni bu karanlığa çekmekten korkuyor."

Şaşkınlıkla gözlerimi kırpıştırdım. "Peki ben... Ben ne yapmalıyım?" Büyükbaba cebinden eski, altın kaplama köstekli saatini çıkardı, kapağını açıp baktı. Yüzünde o eski, strateji kuran lider ifadesi belirdi. "Tam 15 dakika sonra malikanenin arka kapısında siyah bir Range Rover hazır olacak. Çınar direksiyonda seni bekliyor," dedi sakince. "Hemen üzerini değiştir. Eğer baban kadar inatçıysan ve o karakteri taşıyorsan, gidip o dilsiz aslanı uçağa binmeden yakalarsın. O adamın senin karanlığın değil, tek aydınlığın olduğunu ona kendi dilinle anlatırsın." Duyduğum sözlerle kalbim göğüs kafesimi delecek gibi çarpmaya başladı. İçimdeki o ölü toprak bir anda fışkıran bir volkana dönüştü. Büyükbaba bana sadece izin vermiyordu; babamın mirasını, o cesareti bana devrediyordu.

"Büyükbaba..." diyebildim, sesim titreyerek. "Ben... Çok teşekkür ederim." Büyükbaba hiçbir şey söylemedi. Sadece başını hafifçe eğdi, arkasını dönüp ağır adımlarla kapıdan çıktı ve kapıyı arkasından usulca kapattı.

Hayatımın kesinlikle en hızlı, en çılgınca 10 dakikasıydı.

Odanın içinde bir kasırga gibi döndüm. Dolaptan elime geçen ilk kalın kazağı ve siyah pantolonu üzerime geçirdim. Saçlarımı arkada aceleyle, darmadağın bir topuz yaptım. Botlarımın bağcıklarını bile tam bağlayamadan, karnımdaki dikişlerin o acımasız sızısını zerre kadar umursamadan merdivenleri koşarak indim. Her adımda kalbim boğazımda atıyordu. Ya geç kaldıysam? Ya uçak çoktan havalandıysa?

Malikanenin arka kapısından dışarı fırladığımda, dondurucu Rusya ayazı yüzüme bir tokat gibi çarptı. Ama içimdeki yangın o kadar büyüktü ki soğuk tenime ulaşamıyordu bile. Tam Büyükbaba'nın dediği gibi, siyah zırhlı Range Rover motoru çalışır vaziyette, egzozundan beyaz dumanlar çıkararak bekliyordu. Arka kapıyı geçip hemen ön koltuğa atladım. Direksiyondaki Çınar, dikiz aynasından bana bakıp kocaman, rahatlamış bir tebessüm kondurdu yüzüne. "Sonunda!" dedi Çınar, vitesi ileriye takıp gaza sonuna kadar yüklenirken. Araba karlı zeminde hafifçe kayarak ileri fırladı. "Büyükbaba bana talimatı verdiğinde 'Zamanımız yok, o kızı hemen havalimanına yetiştir' dedi. Sıkı tutun Akasya, o adamı o uçakla Sibirya’nın buzlarına göndermeye hiç niyetim yok!"

Araba karla kaplı çam ormanlarının arasındaki yolları adeta yararak, virajları büyük bir ustalıkla dönerek ilerliyordu. Dışarıdaki bembeyaz manzara camdan flu bir film şeridi gibi akıp giderken, zihnimde sadece Alex’in yüzü vardı. O kütüphanedeki soğuk bakışları, "Her şey bir görevdi" deyişi... Hepsi birer yalandı. Büyükbaba’nın dediği gibi, o sadece beni korumak için kendini feda ediyordu. "Lütfen yetişelim," diye mırıldandım içimden, ellerimi kenetleyerek. "Lütfen, son bir şans..."

Yaklaşık yirmi dakikalık, ecel terleri döktüren çılgın bir sürüşün ardından, özel askeri havalimanının geniş, tel örgülerle çevrili hangarlarına ulaştık. Güvenlik kapısındaki muhafızlar arabayı görünce barikatı hızla kaldırdı. Çınar arabayı neredeyse pistin ortasında, karların üzerinde yanlayarak durdurdu. "Hadi koş!" dedi Çınar bana dönerek. "İkinci hangarın önündeki jet! Çabuk, motorlar çalışıyor!" Arabadan adeta fırladım. Ayaz, ciğerlerimi bıçak gibi kesiyordu. Karlı zeminde ayağım birkaç kez kaysa da, yaramın çekilmez sızısına aldırış etmeden tüm gücümle koşmaya başladım. Rüzgar saçlarımı yüzüme savuruyordu. Uzakta, pervaneleri yavaşça dönmeye başlayan, kalkış pistine doğru süzülmek üzere olan o simsiyah, devasa jeti gördüm. Merdivenlerin başında birkaç silahlı koruma bekliyordu.

Ve o merdivenin tam ilk basamağında... Elindeki siyah askeri sırt çantasıyla, arkası dönük duran o devasa, heybetli silueti gördüm. Alex.

"Alex!" diye haykırdım. Sesim dondurucu rüzgarın, pervanelerin gürültüsünün arasında yankılandı. Pürüzlü, nefes nefese ve tüm ruhumu barındıran bir haykırıştı bu. "Alex!" Alex, sesimi duyduğu o salisede sanki sırtına bir kurşun yemiş gibi olduğu yerde çakılı kaldı. O geniş omuzları aniden kasıldı. Zamansız bir donmuşluk yaşandı sanki pistte. Yavaşça, çok yavaşça arkasına döndü. O buz mavisi gözleri pistin ortasında, karların içinde, saçları dağılmış, kazakla koşmaktan nefes nefese kalmış ve gözlerinden yaşlar süzülen beni gördüğünde şaşkınlıktan tamamen büyüdü. Elindeki ağır siyah çanta, parmaklarının arasından kayıp karların üzerine pat diye düştü.

"Akasya?" diye mırıldandı. Dudaklarının hareketini uzaklardan bile okuyabiliyordum. Hızla merdivenlerden aşağı indi. O her zamanki mesafeli adımlarını bir kenara bırakıp büyük, devasa adımlarla bana doğru koşmaya başladı. Aramızdaki o son metreleri de kapatıp tam önümde durduğunda ikimiz de nefes nefeseydik. Yüzüne baktım; haftalardır arkasına saklandığı soğuk, duygusuz duvar paramparça olmuştu. Karşımda sadece beni kaybetmekten, bana bir şey olmasından dehşetle korkan bir adam vardı. "Senin ne işin var burada?" diye çıkıştı aniden. Sesindeki o panik, öfke ve muazzam şefkat birbirine karışmıştı. Ellerini titreyerek omuzlarıma koydu, bakışları direkt karnımdaki dikişlerin olduğu yere kaydı. "Çıldırdın mı sen? Bu halde, bu dondurucu soğukta neden koşuyorsun? Yaran açılacak, kanayacak!"

Gözlerimden yaşlar süzülürken sadece yüzüne baktım. Konuşamadım bir an. Gururum çoktan yok olmuştu ama gözlerimle ona meydan okuyordum. Beni böylece, bir yalanla bırakıp gidemezsin, diyordum sessizce. Beni bu karanlıkta tek başıma bırakamazsın.

Alex, sustuğumu, ağlayan ama bir o kadar da inatçı, dik duruşla yüzüne bakan gözlerimi görünce derin, titrek bir nefes aldı. Gözlerindeki o buzdan barajlar, o aylardır arkasına sığındığı katı disiplin o saniyede tamamen havaya uçtu. Bakışlarındaki o saklamaya çalıştığı devasa aşk, o bastırılmış duygu sel nihayet serbest kaldı. O büyük, sıcacık ellerini yavaşça yüzümün iki yanına yerleştirdi. Buz gibi olmuş yanaklarımı avuçlarının içine aldı. Parmak uçlarıyla yanağımdaki sıcak yaşları silerken, gözlerimin en derin noktasına kilitlendi. "Beni mahvediyorsun, malyshka," dedi. Sesi o kadar derinden, o kadar muazzam bir tutku ve çaresizlikle titreyerek çıktı ki, pistteki o devasa pervanelerin gürültüsünü bile bastırdı zihnimde. "Dün gece o kütüphaneden çıktığımdan beri her adımımda cehenneme yürüyor gibiydim. Sana her şeyin bir görev olduğunu söylerken, seni korumak adına kendime dünyanın en büyük yalanını söylüyordum."

Durdu. Yüzümü avuçlarının içinde biraz daha sıktı, sanki bir rüya gördüğünden ve benim aniden kaybolacağımdan korkar gibiydi. Alnını yavaşça alnıma yasladı. Sıcak nefesi, soğuktan uyuşmuş tenimi ısıttı. "Ben sana deliler gibi aşık oldum, Akasya," diye fısıldadı, sesi bir itiraf gibi döküldü aramızdaki o dar alana. "O vagon istasyonunda amcanın karşısına o korkusuz başınla çıktığın, beni korumak için kendini öne attığın o ilk saniyede kalbimi tamamen sana kaybettim. Ben hayatım boyunca sadece emirler aldım, operasyonlara gittim, can aldım... Hayatım kan ve karanlıktan ibaretti. Ama ilk defa birinin tek bir nefesi için kendi canımdan tereddütsüz vazgeçmeyi göze aldım. Seni o normal, temiz hayatına geri göndermek istedim çünkü benimle olursan bu kirliliğin içinde kalırsın sandım. Ama anladım ki... Sensiz geçen her saniye benim asıl cehennemim, benim asıl karanlığım. Gitmiyorum. Eğer sen de izin verirsen, bir daha asla senin yanından ayrılmıyorum."

Duyduğum bu sözlerle içimdeki o koskoca enkaz, haftalardır taşıdığım o ağır yük bir anda yok oldu. Alex, o ulaşılamaz, duygusuz denilen adam, karların ortasında bana kalbini sonuna kadar açmıştı. Yüzümde kocaman, derin bir rahatlamanın getirdiği mutlu bir tebessüm belirdi. Titreyen ellerimi yavaşça onun göğsüne, o siyah montunun altındaki deli gibi çarpan kalbinin tam üzerine koydum. Kalbinin ritmi, benimkiyle aynı hızda atıyordu. "Sibirya seyahati iptal mi yani?" diye sordum, gözlerimin içi ilk defa bu kadar parlayarak.

Alex yavaşça güldü. O sert, keskin yüz hatları ilk defa bu kadar huzurlu, bu kadar insaniydi. Başını hafifçe salladı. "Büyükbaba’nın planı zaten buydu," dedi, gözleriyle arabanın yanında durmuş, kollarını göğsünde birleştirerek bizi izleyen Çınar’a ve malikaneye giden yola bakarak. "Bizi test etti. Senin babanın kızı olup olmadığını, benim de seni bırakıp bırakamayacağımı test etti. Ve sanırım ikimiz de bu testi geçtik."

Uzaktan bizi izleyen Çınar, başını sallayarak bize dostça el salladı. Alex, yerdeki siyah sırt çantasını tek hamlede omzuna aldı. Diğer elini uzattı ve kalın, sıcak parmaklarını benim parmaklarımın arasına geçirdi. Sımsıkı kenetledi ellerimizi. Bir daha asla bırakmaya niyeti yokmuş gibi, hayatı boyunca aradığı o eksik parçayı bulmuş gibi... Beni göğsünün altına, o dünyadaki en güvenli limana doğru çekerek arabaya doğru yürütmeye başladı. "Nereye gidiyoruz şimdi?" diye sordum, elini daha da sıkı tutarak. Alex adımlarını durdurdu, bana döndü. Başını hafifçe eğip şakağıma sıcacık, derin ve uzun bir öpücük kondurdu. Kokusu zihnime kazındı.

"Geri dönüyoruz, malyshka," dedi, sesi içimi ısıtan bir güvenle doluydu. "Büyükbaba’nın yanına, malikaneye. Ama bu sefer bir görev, bir koruma ve korunan olarak değil... Benim yanımda, benim sevdiğimle beraber kendi hikayemizi yazmaya."

Karların üzerinde, el ele, o büyük geleceğimize doğru adımlarken içimdeki o derin sessizlik yerini muhteşem bir melodiye bırakmıştı. Savaş bitmişti. Gül solmuş, kül kalmıştı ama o külün altından, o dondurucu topraktan, Alex’in elini tutarak hayatımın en güzel, en parlak kutup yıldızı doğmuştu. Ve ben biliyordum ki, o yıldızın ışığı altında bir daha asla yolumu kaybetmeyecektim.

Beyaz Yalanlar’ın sonuna geldik... 🤍✨
Bu uzun ve heyecanlı yolculukta ilk bölümden beri Akasya ve Alex’in hikayesine ortak olan, her satırda onlarla gülüp onlarla ağlayan, teoriler üreten tüm okuyucularıma sonsuz teşekkür ederim! Yalanlarla, sırlarla ve dondurucu kışla başlayan bu hikayede bir devrin sonuna geldik.
Gül soldu, kül kaldı dedik ama o külün altından yepyeni bir hayat doğdu...
Şimdi sıra sizde! Hikayeyi kapatırken kafamızdaki soru işaretlerini konuşalım ve karakterleri biraz çekiştirelim istiyorum. Yorumlarda sohbet edelim! 👇

💬 OKUYUCU SORU KÖŞESİ:

Hikaye boyunca "en sevdiğiniz" ve "en gıcık olduğunuz" karakter kim oldu? Neden?

Kurgudaki en büyük kırılma noktası ya da okurken en çok şok olduğunuz an hangisiydi?

Akasya ve Alex’in tüm sahnelerini düşününce; sizin zihninize kazınan, unutamadığınız o favori sahne hangisiydi?

Sizce hikayenin gidişatına yön veren en kilit karakter kimdi? (Büyükbaba, Çınar, Amca ya da başkası?)

Eğer bu kurguya bir "Özel Bölüm" ya da "Aptalca/Eğlenceli bir Yan Hikaye" gelse, içinde kesinlikle neyi/kimi görmek isterdiniz?

Son bir kez yorumlarınızı ve oylarınızı bırakmayı unutmayın! Yeni kurgularda ve özel bölümlerde yeniden görüşene dek kendinize çok iyi bakın! 👋🏻❄️🤍

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

7okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.