52. bölüm / 60
Beyaz Yalanlar52. Bölüm🕯️
Bölümler 60Şu an: 52. Bölüm🕯️
- 1 1. Bölüm🕯️1.871 kelime
- 2 2. Bölüm🕯️2.023 kelime
- 3 3. Bölüm🕯️2.374 kelime
- 4 4. Bölüm🕯️1.879 kelime
- 5 5. Bölüm🕯️1.555 kelime
- 6 6. Bölüm🕯️2.034 kelime
- 7 7. Bölüm🕯️1.732 kelime
- 8 8. Bölüm🕯️2.089 kelime
- 9 9. Bölüm🕯️2.396 kelime
- 10 10. Bölüm🕯️1.408 kelime
- 11 11. Bölüm🕯️1.350 kelime
- 12 12. Bölüm🕯️1.886 kelime
- 13 13. Bölüm 🕯️1.910 kelime
- 14 14. Bölüm🕯️1.592 kelime
- 15 15. Bölüm🕯️1.803 kelime
- 16 16. Bölüm🕯️1.023 kelime
- 17 17. Bölüm🕯️1.795 kelime
- 18 18. Bölüm 🕯️1.132 kelime
- 19 19. Bölüm🕯️1.331 kelime
- 20 20. Bölüm🕯️1.156 kelime
- 21 21. Bölüm 🕯️1.301 kelime
- 22 22. Bölüm🕯️1.354 kelime
- 23 23. Bölüm🕯️1.366 kelime
- 24 24. Bölüm🕯️1.869 kelime
- 25 25. Bölüm🕯️1.206 kelime
- 26 26. Bölüm🕯️978 kelime
- 27 27. Bölüm🕯️1.144 kelime
- 28 28. Bölüm🕯️1.003 kelime
- 29 29. Bölüm🕯️990 kelime
- 30 30. Bölüm🕯️1.157 kelime
- 31 31. Bölüm🕯️820 kelime
- 32 32. Bölüm🕯️722 kelime
- 33 33. Bölüm🕯️826 kelime
- 34 34. Bölüm🕯️1.488 kelime
- 35 35. Bölüm🕯️1.207 kelime
- 36 36. Bölüm🕯️1.200 kelime
- 37 37. Bölüm🕯️2.059 kelime
- 38 38. Bölüm🕯️1.401 kelime
- 39 39. Bölüm🕯️1.269 kelime
- 40 40. Bölüm🕯️1.807 kelime
- 41 41. Bölüm🕯️1.496 kelime
- 42 42. Bölüm🕯️1.735 kelime
- 43 43. Bölüm🕯️2.130 kelime
- 44 44. Bölüm🕯️1.619 kelime
- 45 45. Bölüm🕯️1.524 kelime
- 46 46. Bölüm🕯️2.238 kelime
- 47 47. Bölüm🕯️1.905 kelime
- 48 48. Bölüm🕯️1.405 kelime
- 49 49. Bölüm🕯️1.392 kelime
- 50 50. Bölüm🕯️1.440 kelime
- 51 51. Bölüm🕯️1.436 kelime
- 52 52. Bölüm🕯️2.180 kelime · Okuduğun bölüm
- 53 53. Bölüm🕯️2.009 kelime
- 54 54. Bölüm🕯️2.328 kelime
- 55 55. Bölüm🕯️2.731 kelime
- 56 56. Bölüm🕯️1.696 kelime
- 57 57. Bölüm🕯️1.391 kelime
- 58 58. Bölüm🕯️2.640 kelime
- 59 59. Bölüm🕯️2.044 kelime
- 60 FİNAL 🕯️2.688 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Mermer lavabonun dondurucu soğukluğundaki dev aynasına bakarken parmaklarımın ucunda tuttuğum katlanmış kağıt parçası adeta tenimi kavuran bir kor ateş gibiydi. Şok dalgası, ruhumun en derin köşelerine kadar dalga dalga yayılırken dizlerimin bağının çözüldüğünü, ellerimin ve ayaklarımın zangır zangır titremeye başladığını hissettim.
Göğüs kafesim bir anda daralmış, sanki otelin tüm oksijeni çekilmiş gibi nefesim boğazımda düğümlenmişti.
Nasıl? diye geçirdim içimden, zihnimde yankılanan dehşet dolu bir sesle. Burada olduğumu, bu otelde, bu odada saklandığımı nasıl bilebilir?
Moskova'dan bu yana attığımız her adım gizli tutulmuştu. Alex gibi her ayrıntıyı milimetrik hesaplayan, her anı şifreli ağlarla yöneten profesyonel bir adamın kanatları altındayken bile, o canavar benim bu şehirdeki izimi bulmayı başarmıştı. Bu, kelimenin tam anlamıyla izlendiğimiz, her hareketimizin dikizlendiği anlamına geliyordu.
Belki de bu otelin lobisine adım attığımız ilk saniyeden beri bir çift uğursuz, kanlı göz ensemizde dolaşıyordu. Derin bir nefes alıp ciğerlerimi o buz gibi havayla doldurdum ve ellerimin titremesini kontrol altına almaya çalıştım. Kağıdı hızla birkaç kez daha katlayıp kot pantolonumun arka cebine, adeta bir suç kanıtı saklar gibi sıkıştırdım. Musluğu açıp avuçlarıma doldurduğum soğuk suyu yüzüme çarptım. Aynadaki çaresiz kurban ifadesini sertçe sildim, omuzlarımı dikleştirdim ve restorana, Alex’in yanına döndüm.
Masaya yaklaştığımda Alex’in her zamanki gibi arkasına yaslanmış, kollarını göğsünde bağlamış bir şekilde doğrudan benim geleceğim yöne baktığını gördüm. Adımlarımın ritmindeki o ufacık aksamadan mı yoksa yüzümün bembeyaz kesilen renginden mi anladı bilmiyorum ama ben daha sandalyeye oturmadan kaşları hafifçe çatıldı. O keskin, insanın ruhunu delip geçen buz mavisi gözlerini doğrudan gözlerime çiviledi.
"İyi misin?" diye sordu. Sesi her zamankinden daha alçak, daha dikkatli ve şüphe doluydu. "Ne? Anlamadım..." dedim bir anlık afallamayla.
Kendi zihnimin dehlizlerinde, o notun yarattığı felaket senaryoları arasında o kadar kaybolmuştum ki, onun bana seslenmesini, o pürüzsüz ses tonunun gerçekliğini hiç beklemiyordum. Kendimi bir anda suçüstü yakalanmış bir çocuk gibi savunmasız hissettim.
Alex gözlerini milim dahi oynatmadan, adeta yüzümdeki her bir kasın hareketini analiz ederek, "İyi misin diye sordum," cümlesini tekrarladı. Bakışları, zihnimin arkasında sakladığım o sırrı söküp almak ister gibi gaddardı.
Yüzüme zoraki, dikişleri her an patlayacak gibi duran eğreti bir gülümseme oturtmaya çalışarak sandalyeme iyice yerleştim. "Ha, evet... Fazla yoruldum bugün galiba. Malum, sabahtan beri senin peşinde, o tozlu depoların arasında koşmaktan helak oldum," diyerek durumu espriye vurmaya, üzerimdeki o yoğun şüphe bulutunu dağıtmaya çalıştım.
Alex bana birkaç saniye daha, o her şeyi sezen, yalanı anında ayırt eden dedektif bakışlarıyla bakmaya devam etti. İçimden defalarca dualar ediyordum: lütfen daha fazla sormasın, lütfen üzerime gelip beni köşeye sıkıştırmasın diye. Eğer tek bir soru daha sorsaydı, gözlerimdeki o korku dolu parıltıyı görebilirdi.
Neyse ki tam o sırada cebindeki telefon kurtarıcı bir zamanlamayla titredi. Bakışlarını nihayet benden çekip telefonun ekranına odaklandı.
Tam o saniyelerde şık giyimli garsonlar masamıza yanaşarak dumanı tüten, otelin o meşhur gurme yemeklerini servis etti. Normal şartlarda açlıktan ölen midemi bayram ettirecek o nefis tabaklar, şu an gözüme birer zehir yığınından farksız görünüyordu. Lokmalar boğazıma diziliyor, yutkunmaya çalıştığım her an boğazımda cam kırıkları varmış gibi canımı yakıyordu.
Aklımda sadece amcamın gönderdiği o uğursuz not, oteldeki masum insanların hayatına yönelik o açık tehdit dönüp duruyordu. İştahım tamamen, bıçakla kesilir gibi kaçmıştı. Ancak Alex’in bir şeylerin ters gittiğini anlamasından, o şeytani zekasıyla arka cebimdeki notu bulmasından ölesiye korktuğum için kendimi yemeye zorladım.
Çatalımla tabağın içindeki etleri, sebzeleri didikleyerek, sanki büyük bir iştahla yiyormuşum gibi bir illüzyon yaratmak için üstün bir çaba sarf ettim. En sonunda Alex, o her zamanki disipliniyle yemeğini tamamen bitirip çatal bıçağını tabağın kenarına paralel bir şekilde bıraktı. Ben ise tabağın daha çeyreğini bile bitirememiştim. Onun o dikkatli bakışları benim neredeyse hiç dokunulmamış, darmadağın edilmiş tabağıma kaydı.
"Neden yemedin? Aç olduğunu söylemiştin," diye sordu. Sesinde bu kez sadece merak değil, bir hesap sorma tonu da gizliydi.
Boğazımı temizleyip, sesimin titrememesine özen göstererek hemen bir bahane öne sürdüm. "Böyle ağır, soslu şeylere pek alışkın değilim Alex," dedim, gözlerimi tabağa dikerek. "Eski yeme alışkanlığımı hala tamamen aşamadım. Midem bu aralar stresten dolayı biraz hassas, beni zorluyor."
Alex bu cevabın üzerine daha fazla gitmedi, konuyu kapattı. Gözlerinde anlık, çok derinlerde bir yerde beliren bir yumuşama, benim o savunmasız, zorlu geçmişimi hatırlamanın verdiği bir saygı duruşu yaşandı. Benim o evlerde, o tecrübesiz ve korku dolu günlerde neler çektiğimi, nasıl hayatta kalmaya çalıştığımı az buçuk tahmin edebiliyordu.
"Kalkalım mı artık?" diye sordum, bu gerilimli masadan, insanların bakışlarından ve onun o zihnimi okuyan gözlerinden bir an önce kaçmak isteyerek.
Alex başıyla sessizce onay verdi. Birlikte restorandan çıktık ve asansörün o klostrofobik sessizliğinde en üst kattaki kral dairesine doğru yükseldik. Odaya girer girmez banyoya geçtim, üzerimdeki o ağır kıyafetlerden kurtulup daha rahat, esnek şeyler giydim.
İçerideki o yoğun, patlamaya hazır gergin havayı dağıtmak adına doğrudan yatağa doğru ilerledim. "Ben gerçekten çok yorgunum, gözlerimi açık tutamıyorum. Hemen uyuyacağım," diyerek yatağın içine girdim, yorganı üzerime çekip sırtımı ona döndüm.
Gözlerimi kapattım ama uyumak, zihnimi susturmak imkansızdı. Yatakta saatlerce uyuyormuş gibi yapıp, düzenli ve derin nefesler alarak Alex’i kandırmaya çalışırken içimdeki o huzursuzluk beni adeta diri diri yiyordu. Arka cebimden çıkarıp yastığımın altına, başımın hemen arkasına sakladığım o küçük kağıt parçası zihnimde devasa, kanlı harflerle dönüp duruyordu.
Zaman acımasız bir hızla akarken, yatağın içinde kendimi hiç olmadığı kadar rahatsız, köşeye sıkışmış ve çaresiz hissettim. Ne yapacaktım? Eğer Alex'e söylesem, amcamın adamları bu oteli havaya uçuracaktı ve suçsuz insanlar ölecekti. Eğer gitmesem, babamın katili elimden kaçacak, bu intikam hikayesi hiç başlamadan bitecekti. Kendi hayatımı feda etmeye hazırdım ama başkalarının günahını sırtlanamazdım.
Saat nihayet gece yarısını vurduğunda, odadaki dijital saatin kırmızı ışığı zifiri karanlıkta 00:00'ı gösterdiğinde yavaşça yatağın içinde doğruldum. Odanın içindeki o yoğun karanlıkta gözlerimi gezdirerek etrafı taradım. Alex, odanın öbür ucunda, pencerenin hemen yanındaki geniş berjer koltukta, kucağında hala açık duran bilgisayarıyla uyuyakalmıştı. Ekranın etrafa yaydığı o soluk mavi ışık, onun o her zaman kusursuz ve sert duran yüz hatlarındaki yorgunluğu gözler önüne seriyordu. Nefes alışverişleri derin ve düzenliydi.
Yataktan hiç ses çıkarmadan, bir gölge gibi, adeta havada süzülürcesine sıyrıldım. İlk önce kendimi sakinleştirmek, kalbimin o kulaklarımı sağır eden atışını yavaşlatmak için usulca balkona çıktım. İstanbul’un gece manzarası, Boğaz’ın simsiyah, dalgalı suları önümde uzanıyordu. Şehrin ışıkları gözlerimi alırken derin, buz gibi bir nefesi ciğerlerime çektim ve o an kesin kararımı verdim. Bu gece o hesap kapanacaktı, gerekirse son nefesimi orada verecektim.
İçeri sızıp sırt çantamın içindeki siyah ceketimi üzerime geçirdim, fermuarını çeneme kadar çektim. Şimdi en tehlikeli, en zor kısım başlıyordu: Alex’in benden aldığı ve nereye sakladığını bilmediğim babamın sedef kakmalı silahını bulmak.
İşe koyulmadan hemen önce odanın ortasında durdum. Ellerimi belime koydum ve derin bir nefes aldım. Kısaca odayı süzdükten sonra daha fazla oyalanmadan odanın içinde parmak uçlarımda, halının yumuşaklığına basarak gezinmeye başladım.
Çalışma masasının çekmecelerini tek tek, milim milim, ahşabın gıcırdamaması için büyük bir sabırla çekerek kontrol ettim, yoktu. Komodinlerin arkasına, televizyon ünitesinin altındaki gizli bölmelere baktım yine boştu. Yaptığım her ufacık hareketin ardından durup koltuktaki Alex’i kontrol ediyordum. Kirpikleri her titrediğinde, kucağındaki bilgisayar her hafifçe kaydığında nefesimi tutuyor, adeta odadaki bir heykele dönüşüyordum. Kalbimin güm güm vuran sesi odada o kadar yüksek yankılanıyordu ki, uyanacak diye ödüm patlıyordu.
En sonunda gözüm, gardırobun derinliklerine gizlenmiş, duvara monte şifreli çelik kasaya kaydı. Tabii ya, diye fısıldadım içimden, Alex gibi birisi o silahı asla çekmecede bırakmazdı. Kasaya yaklaştım, diz çöktüm. Şifreyi bilmiyordum ama Alex’in o her zamanki titizliğini ve Rusya'daki malikanede şifreleme yaparken kullandığı o matematiksel mantığı düşündüm.
Büyükbabanın odasındaki şifreli kapıların algoritmasını zihnimde canlandırdım. Titreyen, buz kesmiş parmaklarımla Alex'in doğum tarihini ve malikanenin o eski, taş binasının kuruluş yılını harmanlayan bir kombinasyonu tuşladım. Mekanik, keskin bir tık sesiyle birlikte kasanın ağır çelik kapağı hafifçe aralandı. İçeride, simsiyah kadife bir kumaşın üzerinde babamın o sedef kakmalı, gümüş parıltılı toplu tabancası duruyordu.
Silahı hızla kavrayıp ceketimin iç cebine, kalbimin tam üzerine yerleştirdim. Kasanın kapağını aynı sessizlikle kapatıp kapıya doğru ilerledim. Kapının ağır pirinç kolunu milim milim indirdim ve koridoru görebileceğim kadar araladım. Kafamdaki plan basitti: Kapıdaki korumaya lobiden acil bir ilaç ya da yiyecek isteyeceğimi söyleyip dikkatini dağıtarak arkasından sıyrılmaktı. Ancak kapıyı tamamen açtığımda gözlerime inanamadım.
Koridor bomboştu. Kapının önünde birer heykel gibi dikilmesi gereken o iki izbandut Rus korumadan eser yoktu. Şaşkınlıkla, olduğum yerde kalakaldım. İçimi ani bir şüphe kapladı; nedenini anlamamıştım. Alex’in adamları öleceklerini bilseler bile emir almadan yerlerini asla terk etmezlerdi. Neden yoklar? Bir tuzak mı bu? diye sorguladı mantığım.
Ama kronometre aleyhime işliyordu, üzerinde duracak, felsefe yapacak vaktim yoktu. Bu durum her ne kadar mantıksız ve tekinsiz olsa da şu an için tamamen benim işime geliyordu.
Montumun siyah kapüşonunu başıma kadar çekip yüzümü tamamen gölgeledim ve merdivenlerden adeta uçarak alt kata, lobiye indim. Gece yarısını çoktan geçtiği için lobi ölümcül bir sessizliğe bürünmüş, sadece loş ışıklar yanıyordu. Resepsiyondaki nöbetçi görevliye yaklaşarak sesimi olabildiğince doğal tutmaya çalışarak, "Lütfen benim için dışarıya acil bir taksi çağırır mısınız?" dedim.
Yaklaşık iki dakika kadar otelin kapısının önünde, Boğaz’ın o dondurucu gece ayazının altında bekledim. Rüzgar kapüşonumu uçurmaya çalışırken, nihayet sarı bir taksi gecenin karanlığını yararak otelin önünde durdu. Hızla arka koltuğa bindim, kapıyı kapattım ve amcamın notta açıkça belirttiği o uğursuz adresi şoföre söyledim: "Eski Haliç Tersanesi, 4 numaralı kuru havuz."
Yolculuk boyunca içimdeki o intikam ateşi kor bir volkan gibi yandı, kavurdu. Şehrin tanıdık, parlak ışıkları yavaş yavaş geride kalırken, taksi bizi İstanbul’un o tarihi, terkedilmiş, endüstriyel geçmişinin çürümeye yüz tuttuğu ıssız bölgelerine doğru götürdü. Sonunda vardığımız yer, tam anlamıyla bir hayalet şehri, bir mezarlığı andırıyordu. Her yer zifiri karanlıktı. Ne tek bir insan nefesi ne de tek bir sokak lambasının cılız ışığı vardı. Eski tersane binalarının paslı sacları rüzgarın sert hamleleriyle inliyor, gıcırdıyor; kuru havuzun o devasa, uçurumu andıran beton boşluğu zifiri karanlıkta dipsiz bir kuyu gibi önümde uzanıyordu.
Taksiciye parasını uzatıp hızla gitmesini söyledim. Araç homurdanarak uzaklaşırken, ben o mutlak ıssızlığın ve karanlığın ortasında tamamen yapayalnız kalmıştım.
Adımlarımın beton zemindeki yankısı, tersanenin boş duvarlarında büyüyerek geri dönüyordu. İç cebimdeki silahın o soğuk, ağır metalik varlığını hissederek 4 numaralı kuru havuzun kenarına doğru yürüdüm. Kalbim o kadar hızlı, o kadar güçlü atıyordu ki, kulaklarımda sadece kendi kanımın pompalandığı o ritmik ses vardı. Tedirginlikle, gözlerimi karanlığa alıştırmaya çalışarak etrafıma bakındım. "Kimse yok mu?" diye fısıldadım, sesim rüzgarda kayboldu.
Tam o sırada, devasa bir paslı vincin arkasındaki yoğun gölgenin içinden ağır, ritmik ve kendinden emin adımlar atan bir siluet sıyrıldı. Karanlığın içinden çıkan o yüz, çocukluğumun en büyük kabusuna, babamın katiline, yani amcama aitti. Yüzünde o tiksindiğim, midemi bulandıran o kibirli, şeytani tebessüm vardı.
"Akasya..." diye seslendi. Sesi, o boş tersanenin paslı saclarında yankılanarak tüylerimi diken diken etti. "Benim biricik, güzel kızım... Sonunda amcanın sözünü dinledin ve geldin."
"Ben senin kızın değilim!" diye bağırdım. Sesimdeki öfke ve nefret, tersanenin beton duvarlarına çarpıp adeta bir kırbaç gibi geri döndü. "Ben senin hiçbir şeyin değilim, seni canavar! Benim tek bir babam vardı, onu da sen elimden aldın!"
Amcam alaycı bir şekilde, derinden gelen bir kahkaha attı. Aramızdaki mesafeyi kapatmak ister gibi birkaç adım daha yaklaştı. "Hala o büyükbabanın yalanlarına, o yaşlı moruğun senin arkana ördüğü o sahte duvarlara inanıyorsun, değil mi? O yaşlı adamın seni gerçekten koruduğunu mu sanıyorsun Akasya? Oysa babanın neden öldüğünü, o tetiğin neden çekildiğini bile bilmiyorsun. Sana sadece bir masal anlattılar, sen de bir çocuk gibi inandın."
"Sen öldürdün!" dedim, gözlerimden öfke ve acı yaşları süzülürken dişlerimi sıktım. "Sırf o lanet imparatorluğun parasına, gücüne konmak, o tahta tek başına oturmak için kendi öz kardeşini, canından bir parçayı gözünü kırpmadan katlettin! Büyükbaba bana her şeyi, senin o pislik ortaklıklarını tek tek anlattı!"
"Büyükbaba sadece kendi günahlarını örtbas etmek için işine geleni anlatır, benim saf yeğenim," dedi amcam. Ses tonu birden ciddileşti, gözlerindeki o alaycı parıltı yerini karanlık bir hırsa bıraktı. "Baban o imparatorluğun parasına ve gücüne ilk göz diken kişiydi. Büyükbabayı o koltuktan indirmek, onu tamamen bitirmek için Rusya'daki gizli mafya gruplarıyla, bizim düşmanlarımızla anlaşmalar yapıyordu. Güç uğruna bu aileye, kendi kanına ihanet eden ilk kişi babandı! Ben masum değildim, evet, ama baban da o sandığın sütten çıkmış ak kaşık değildi. Ben sadece o gücü gerçekten hak edene, yani kendime almak için gerekeni yaptım. Para ve güç bu dünyanın, bu sokağın tek gerçeğidir Akasya. Baban bunu çok geç anladı ve bu cehaletinin bedelini de hayatıyla ödedi. Şimdi söyle bana, o çok güvendiğin koruman nerede? Seni bu karanlıkta tek başına bırakan o adam mı seni kurtaracak?"
Bu pişkinlik, babamın hatırasını ve ölümünü bu kadar pis bir yalanla kirletmeye çalışması, içimde kalan son insani merhamet kırıntısını da tamamen yok etti. Onun o nefes alışı bile dünyaya bir hakaretti.
"Yeter! Kapa o pis ağzını!" diye haykırdım. Dayanacak gücüm sabredecek daha fazla zamanım kalmıştı.
Elimi büyük bir hızla ceketimin iç cebine attım. Parmaklarım sedef kakmalı kabza ile buluştuğunda içimi tarifi imkansız bir güç kapladı. Silahı çıkardım ve iki elimle kavrayarak doğrudan amcamın göğsünün tam ortasına doğrulttum. Namlunun ucu öfkeden ve soğuktan hafifçe titriyordu ama gözlerimdeki o öldürme kararlılığı sarsılmaz bir duvar gibiydi.
"Buraya kimsenin arkasına saklanıp ağlamaya gelmedim ben," dedim, sesim bu kez buz gibi, kararlı ve ölümcüldü. "Babamın silahıyla geldim senin canını almaya! Bu hesap, bu gece, bu pisliğin ortasında tamamen kapanacak!"
Amcamın yüzündeki o kibirli, iğrenç tebessüm, namlunun o soğuk gümüş parıltısını gördüğü an buz kesti. Gözlerinde, hayatında ilk defa karşılaştığı o gerçek ölüm korkusunu, avken avcı konumuna düşmenin verdiği o dehşeti net bir şekilde gördüm. Yüzü kireç gibi bembeyaz oldu. Tam bir adım geri atmaya, ellerini kaldırıp beni durduracak bir şeyler söylemeye yelteniyordu ki...
Bir el silah sesi yankılandı.
Karanlık, ıssız ve soğuk tersanenin ortasında, gökyüzünü yırtan, demir saclarda yankılanan devasa bir silah sesi patladı.
Bölüm etkileşimi
