45. bölüm / 60
Beyaz Yalanlar45. Bölüm🕯️
Bölümler 60Şu an: 45. Bölüm🕯️
- 1 1. Bölüm🕯️1.871 kelime
- 2 2. Bölüm🕯️2.023 kelime
- 3 3. Bölüm🕯️2.374 kelime
- 4 4. Bölüm🕯️1.879 kelime
- 5 5. Bölüm🕯️1.555 kelime
- 6 6. Bölüm🕯️2.034 kelime
- 7 7. Bölüm🕯️1.732 kelime
- 8 8. Bölüm🕯️2.089 kelime
- 9 9. Bölüm🕯️2.396 kelime
- 10 10. Bölüm🕯️1.408 kelime
- 11 11. Bölüm🕯️1.350 kelime
- 12 12. Bölüm🕯️1.886 kelime
- 13 13. Bölüm 🕯️1.910 kelime
- 14 14. Bölüm🕯️1.592 kelime
- 15 15. Bölüm🕯️1.803 kelime
- 16 16. Bölüm🕯️1.023 kelime
- 17 17. Bölüm🕯️1.795 kelime
- 18 18. Bölüm 🕯️1.132 kelime
- 19 19. Bölüm🕯️1.331 kelime
- 20 20. Bölüm🕯️1.156 kelime
- 21 21. Bölüm 🕯️1.301 kelime
- 22 22. Bölüm🕯️1.354 kelime
- 23 23. Bölüm🕯️1.366 kelime
- 24 24. Bölüm🕯️1.869 kelime
- 25 25. Bölüm🕯️1.206 kelime
- 26 26. Bölüm🕯️978 kelime
- 27 27. Bölüm🕯️1.144 kelime
- 28 28. Bölüm🕯️1.003 kelime
- 29 29. Bölüm🕯️990 kelime
- 30 30. Bölüm🕯️1.157 kelime
- 31 31. Bölüm🕯️820 kelime
- 32 32. Bölüm🕯️722 kelime
- 33 33. Bölüm🕯️826 kelime
- 34 34. Bölüm🕯️1.488 kelime
- 35 35. Bölüm🕯️1.207 kelime
- 36 36. Bölüm🕯️1.200 kelime
- 37 37. Bölüm🕯️2.059 kelime
- 38 38. Bölüm🕯️1.401 kelime
- 39 39. Bölüm🕯️1.269 kelime
- 40 40. Bölüm🕯️1.807 kelime
- 41 41. Bölüm🕯️1.496 kelime
- 42 42. Bölüm🕯️1.735 kelime
- 43 43. Bölüm🕯️2.130 kelime
- 44 44. Bölüm🕯️1.619 kelime
- 45 45. Bölüm🕯️1.524 kelime · Okuduğun bölüm
- 46 46. Bölüm🕯️2.238 kelime
- 47 47. Bölüm🕯️1.905 kelime
- 48 48. Bölüm🕯️1.405 kelime
- 49 49. Bölüm🕯️1.392 kelime
- 50 50. Bölüm🕯️1.440 kelime
- 51 51. Bölüm🕯️1.436 kelime
- 52 52. Bölüm🕯️2.180 kelime
- 53 53. Bölüm🕯️2.009 kelime
- 54 54. Bölüm🕯️2.328 kelime
- 55 55. Bölüm🕯️2.731 kelime
- 56 56. Bölüm🕯️1.696 kelime
- 57 57. Bölüm🕯️1.391 kelime
- 58 58. Bölüm🕯️2.640 kelime
- 59 59. Bölüm🕯️2.044 kelime
- 60 FİNAL 🕯️2.688 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Ahırın tavanına doğru asılı kalan o son soru, Marco’nun gölgelerin arasında kaybolan ayak sesleriyle birlikte havada donup kaldı. Alex aramızdaki o birkaç santimlik mesafeyi korumaya devam etti. Karşımda yine o ilk geceki, duygularını tellerin arkasına gizlemiş tehlikeli adam duruyordu. "Cevapları almaya hazır mısın?"
Sesindeki o düz, pürüzsüz ton içimdeki eski, o evde hissettiğim o tanıdık savunma mekanizmasını harekete geçirdi. Başımı yavaşça salladım. Hazır mıydım, bilmiyorum. Ama kaçacak bir yerimin kalmadığını, uçağın tekerlekleri bu topraklara değdiği an anlamıştım.
Alex arkasını döndü, ahırın ağır ahşap kapısını aynı sessizlikle kaydırarak açtı. Dışarı çıktığımız an, Rusya’nın o dondurucu ayazı bir kez daha yüzüme çarptı. Ayaklarımızın altındaki çakıl taşları ezilirken Alex’in hemen arkasından malikanenin arka kapısına doğru yürüdüm.
O önde devasa bir gölge gibi ilerliyor, bensiz tek bir ses dahi çıkarmadan onu gölgesi gibi takip ediyordum. Tek bir kelime bile etmiyordu. Ne bir teselli, ne bir uyarı... Sadece yürüyordu.
Malikanenin arka kapısından içeri girdiğimizde, dışarıdaki o rüzgar yerini boğucu bir sessizliğe bıraktı. Koyu renkli mermer koridorlarda ilerlerken Alex adımlarını hiç yavaşlatmadan önden gidiyordu. Yüzünü benden hep bir adım ötede tutuyor, aramıza koyduğu o mesafeyi kararlılıkla korumaya devam ediyordu.
Koridorun sonundaki devasa, çift kanatlı meşe kapının önüne geldiğimizde Alex adımlarını durdurdu. Elini kapının koluna attı ama indirmeden önce duraksadı. Başını hafifçe bana doğru çevirdi, o mesafeli bakışlarını gözlerime dikti. "İçeride ne duyarsan duy," dedi, sesi neredeyse fısıltı gibiydi ama tehditkar bir netlik taşıyordu. "Sadece dinle. Sakın fevri davranma."
Daha cevap vermeme fırsat tanımadan kapıyı ağır bir hamleyle itti.
O anda dondurucu bir sessizlikle başladı. İçeri girdiğimiz an, burnuma dolan ilk şey yoğun bir tütün, eski kitap sayfaları ve şömineden yükselen odun kokusu oldu. Burası bir çalışma odasından ziyade, tavanına kadar antika kitaplarla kaplı devasa bir kütüphaneydi.
Odanın sağ köşesindeki kadife koltukta İnci oturuyordu. Yüzünü ellerinin arasına almıştı, omuzlarının sarsılışından sessizce ağladığını görebiliyordum. Ona neden ağladığını sormak istedim ama o anda karşılaştığım Alex’in bakışları ile susmak zorunda hissettim kendimi. Neler dönüyordu burada?
Çınar ve Marco ise odanın daha karanlık, şömine ışığının ulaşmadığı gölge kısımlarında, sanki birer heykelmiş gibi dimdik ayakta bekliyorlardı.
Girişimizle birlikte Marco, Alex’e doğru bakarak gırtlaktan gelen kısık bir sesle Rusça bir şeyler mırıldandı. Tam olarak ne dediklerini çözemesem de içinden "Gopspodin" (Efendi) ve "Ona" (O kız) kelimelerini seçebilmiştim. Benim üzerime konuşuyorlardı.
Bakışlarım odanın tam ortasındaki devasa, koyu renk ahşap masaya kaydı. Masanın arkasındaki yüksek arkalıklı deri koltukta yaşlı bir adam oturuyordu. Yaşlıydı ama omuzları inanılmaz dik, duruşu bir sarsılmaz otoritesini taşır gibiydi. Saçları ve sakalları kar gibi beyazdı.
Ama asıl sarsıcı olan gözleriydi... O buz gibi, sert ama derinde bir yerden tanıdık bakışlar, doğrudan benim gözlerimin içine kilitlendi.
O gözleri tanıyordum. Aynaya her baktığımda, ya da babamın o eski fotoğraflarını her incelediğimde gördüğüm o aynı bakışlardı.
Alex kapının hemen yanında, Çınar’ın birkaç adım uzağında durdu ve kollarını göğsünde bağlayarak tamamen sessizliğe gömüldü. Ben ise odanın ortasında, o yaşlı adamın bir iki metre uzağında kalakalmıştım. Bakışlarımı saniyeliğine Alex’e çevirdim, gözlerimle "Neler oluyor, konuşsana" der gibi ona doğru bir çıkış yolu aradım ama Alex bir duvar gibi dümdüz önüne bakıyordu.
Dudaklarını mühürlemişti. Ondan bir cevap alamayacağımı anlayınca tekrar masaya döndüm. Yaşlı adam elindeki eski kehribar tesbihi masanın üzerine yavaşça bıraktı. Çıkan tıkırtı, odadaki sessizliği bıçak gibi kesti. Beni uzun uzun, tepeden tırnağa süzdü. Türkçe konuşmaya başladığında, aksanındaki o sert Rus tonu odayı titretti: "Büyümüşsün..." dedi yaşlı adam. "Babanın gözlerini almışsın. Ama amcanın o korkak, sinsi kanından tek bir damla bile taşımadığın o kapıdan girişinden, o dik yürüyüşünden belli."
Amcamın adı geçtiğinde, o korkunç gece izinsizce zihnimden içeri daldı. Ellerimi yumruk yaparak öne doğru bir adım attım.
"Yaramı bana anlatmayın," dedim, sesimin titremesine izin vermemeye çalışarak. "Ben amcamın ne mal olduğunu zaten çok iyi biliyorum. Siz kimsiniz de benim acımın üzerine basarak böyle konuşuyorsunuz? Burası neresi?"
Yaşlı adam hafifçe arkasına yaslandı. Dudaklarında alaycı, sert bir kıvrılma belirdi. Masanın üzerinde duran, amcamın evindeki o darmadağın fotoğrafların asıllarını, o siyah zarfları eliyle hafifçe kenara itti. "Bildiğini sanıyorsun ama sadece sana gösterilen parçayı hatırlıyorsun Akasya," dedi yaşlı adam, sesi odada bir kırbaç gibi şakladı. "Annenin ve babanın o gece nasıl öldüğünü, o ölümün arkasındaki asıl büyük tezgahı gerçekten öğrenmek ister misin?"
Gözlerim irileşti. Kalbim göğüs kafesimi yırtacak gibi vurmaya başladı. Yan gözle tekrar Alex’e baktım, "Beni buraya bu korkunç yüzleşme için mi getirdin?" der gibi hesap sormak istedim ama o hala bir heykel gibi tepkisizdi. Derin bir nefes aldım, çenemi dikleştirdim.
"Evet," dedim, sesim odadaki şöminenin çıtırtısını bastırdı. "İstiyorum. Anlatın." Tanımadığım yaşlı bir adamın dudaklarından dökülecek birkaç kelimeyi beklemek zorunda kalmıştım. Alex’in bu kapıdan içeriye girmeden önce dediklerini umursamasam çoktan arkamı dönmüş gitmiştim. Ama madem bazı soruların cevabı burada ve bu yaşlı adamdaydı, o zaman biraz da olsa bazı şeylere tahammül edebilirdim değil mi?
Yaşlı adam elini masanın altındaki çekmeceye attı ve oradan çok eski, kenarları sararmış bir fotoğraf çıkarıp önüme doğru itti. Fotoğrafta babamın henüz yirmili yaşlarındaki genç hali vardı ve hemen yanında, kolunu babamın omzuna atmış olan şu an karşımda oturan yaşlı adam duruyordu.
"Ben soyadını nefretle andığın o adamların safından değilim Akasya," dedi yaşlı adam, gözlerini gözlerime daha da derin saplayarak. "Ben bu toprakların, bu gücün sahibiyim. Ben senin büyükbabanım. Ve baban, benim buradaki en büyük varisimdi."
Büyükbaba. Kelime zihnimde darmadağın oldu. Ama durup bunu sindirmeme izin vermedi, konuşmaya devam etti: "O gece... Amcan olacak o sinsi iblis, babanın benim gücümü arkasına alarak Türkiye’deki tüm işleri devralacağını anladığında delirdi. Babanı o çamurlu sokağa çeken şey basit bir hesaplaşma değildi. Amcan, anneni ve babanı aynı arabanın içinde, pusuya düşürdü. Baban seni o arabadan çıkarıp sokağın köşesine saklamayı başardı ama kendisi o kurşunların hedefi oldu. Amcanın asıl amacı neydi biliyor musun? Seni de yok etmek! Ama o çamurlu sokakta seni öldürmeye gücü yetmedi çünkü polisler baskın yaptı. O da ne yaptı? Seni kendi evine, güya koruyucu melek gibi kaçırdı. Seni benden, senin gerçek köklerinden saklamak için bir piyon gibi o malikaneye kapattı. Eğer senin benim kanımdan olduğunu dünyaya duyursaydı, benim ordumun o şehri dümdüz edeceğini biliyordu. Seni bana karşı kullanacağı son bir koz olarak elinde tuttu bunca yıl!"
Dünyamın ekseninden kaydığını, ayaklarımın altındaki zeminin yarıldığını hissettim. Soğuktan buz gibi kesilen elimi alnıma götürdüm. Her şey etrafımda dönmeye başlamıştı. Tekleyen nefeslerimi düzene sokmaya çalıştım anlık olarak. Bu hikayenin detaylarını duymak, nasıl bir katile baba diyip onunla yıllarca aynı çatı altında nefes aldığımı daha da yüzüme vuruyordu. İnci’nin hıçkırığı odada yankılandı. Demek amcam beni sadece babamın katili olarak değil, büyükbabama karşı bir rehin olarak o evde büyütmüştü.
Şaşkınlıktan ve öfkeden ne yapacağımı bilemez bir halde arkama,
Alex’in durduğu yere döndüm. Gözlerimle doğrudan onun buz mavisi gözlerini hedef aldım. "Sen..." dedim Alex’e bakarak, sesim öfkeyle karışık bir kırılganlıkla kısıldı. "Sen en başından beri bu adamın kim olduğunu, beni buraya getirmek için o oyunu kurduğunu biliyordun. Neden sustun Alex? Neden bana o sokakta hiçbir şey söylemedin?"
Alex tam ağzını açıp o kısa cümlelerinden birini kuracaktı ki, büyükbabanın sert sesi kütüphanenin duvarlarında yankılanarak onun sözünü kesti: "Ona sorma Akasya. O sadece emirleri uyguladı."
Büyükbaba, bakışlarını masanın üzerindeki tesbihe çevirdi, ardından loş köşede bir heykel gibi dikilen Alex’e baktı. Bakışlarında bir yardımcıya duyulan en ufak bir saygı bile yoktu tamamen bir emir kuluna, bir piyona bakar gibi kibirli ve soğuktu.
"Alexei..." dedi büyükbaba, Alex’in gerçek adını Rusça telaffuz ederek. "Ona bunca yıl göz kulak olması, amcanın her adımını izlemesi ve vakti geldiğinde onu o evden söküp alması için o sokağa ben gönderdim. Benim verdiğim emirleri uyguladı, benim paramı aldı ve en nihayetinde benim olanı, yani seni, bana getirdi. O bu masada sadece bir piyon, Akasya. Görevi bitti. Karşısında durduğun adam ise senin kanın."
Büyükbabanın Alex’e karşı kullandığı o aşağılayıcı, "piyon" kelimesi odada asılı kalırken gözlerimi Alex’e diktim. Uçakta bana kendini açan, ahırda Rüzgar’ın yanında zihnindeki gürültüden bahseden o adamın yüzüne baktım. Ondan bir itiraz, büyükbabaya karşı sert bir çıkış hatta "Ben piyon değilim" diye haykırmasını bekledim.
Ama Alex, büyükbabanın bu ağır sözleri karşısında tek bir milim bile kıpırdamadı. Yüzündeki o buz maskesi en ufak bir çatlak bile vermedi. O her zamanki titizlikle gizlediği duygularını saklamaya devam ederek başını hafifçe öne eğdi. Sessizce, amirinden azar işiten bir asker gibi bu aşağılamayı kabul etti.
Onun bu aşılmaz sessizliği, içimde büyükbabanın anlattığı şoktan daha garip bir sızıya neden oldu. Büyükbaba onu buraya bağlayan o görünmez ipleri öyle bir çekiyordu ki, Alex’in o sarsılmaz cüssesi gözümde bir anda yapayalnız, zincirlenmiş bir köleye dönüştü. O izini gizlediği yüzünün arkasında, bu evde ne gibi bedeller ödediğini düşündüm.
Büyükbaba masanın üzerindeki fotoğrafları sert bir hamleyle tamamen kapattı ve ayağa kalktı. "Şimdi odana git ve dinlen Akasya. Duyduklarını sindirmen için sana biraz zaman tanıyacağım." dedi, sesi artık tartışmaya kapalı bir komuttu. "Yarından itibaren kim olduğunu, bu toprakların sana ne vadettiğini ve amcanın o cehennemini nasıl yerle bir edeceğimizi konuşacağız."
Cevap vermedim. Fotoğraftaki babamın genç yüzüne son kez baktım. İçimdeki o büyük boşluk, nefret ve merak birbirine karışmıştı. Arkamı döndüm ve kapıya doğru yürüdüm. İnci de koltuktan kalkıp ağlayarak peşime takıldı.
Kapıdan çıkarken, Alex’in tam yanından geçtim. O hala aynı pozisyonda, kollarını göğsünde bağlamış, gözlerini zemine dikmiş bir şekilde duruyordu. Yanından geçerken adımlarımı saniyeliğine yavaşlattım. Gözlerimi o gizlediği, saçlarının örttüğü sol profiline diktim. İçimden yükselen o amansız soru, büyükbabanın şokunu bile geride bırakmıştı artık.
Sen kimsin Alex? Bu evde neyin bedelini ödedin?
Kapı arkamızdan ağır bir gürültüyle kapandığında, kütüphanenin içinde sadece büyükbabanın kehribar tesbihinin o soğuk tıkırtısı kaldı. Fırtına kopmuştu ama asıl yıkım, o sessiz adamın geçmişinde saklıydı.
Bölüm etkileşimi
