Beyaz Yalanlar kitap kapağı

43. bölüm / 60

Beyaz Yalanlar

43. Bölüm🕯️

Vaveyla Yazarı: Amaya Xxxx

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 60Şu an: 43. Bölüm🕯️
  1. 1 1. Bölüm🕯️1.871 kelime
  2. 2 2. Bölüm🕯️2.023 kelime
  3. 3 3. Bölüm🕯️2.374 kelime
  4. 4 4. Bölüm🕯️1.879 kelime
  5. 5 5. Bölüm🕯️1.555 kelime
  6. 6 6. Bölüm🕯️2.034 kelime
  7. 7 7. Bölüm🕯️1.732 kelime
  8. 8 8. Bölüm🕯️2.089 kelime
  9. 9 9. Bölüm🕯️2.396 kelime
  10. 10 10. Bölüm🕯️1.408 kelime
  11. 11 11. Bölüm🕯️1.350 kelime
  12. 12 12. Bölüm🕯️1.886 kelime
  13. 13 13. Bölüm 🕯️1.910 kelime
  14. 14 14. Bölüm🕯️1.592 kelime
  15. 15 15. Bölüm🕯️1.803 kelime
  16. 16 16. Bölüm🕯️1.023 kelime
  17. 17 17. Bölüm🕯️1.795 kelime
  18. 18 18. Bölüm 🕯️1.132 kelime
  19. 19 19. Bölüm🕯️1.331 kelime
  20. 20 20. Bölüm🕯️1.156 kelime
  21. 21 21. Bölüm 🕯️1.301 kelime
  22. 22 22. Bölüm🕯️1.354 kelime
  23. 23 23. Bölüm🕯️1.366 kelime
  24. 24 24. Bölüm🕯️1.869 kelime
  25. 25 25. Bölüm🕯️1.206 kelime
  26. 26 26. Bölüm🕯️978 kelime
  27. 27 27. Bölüm🕯️1.144 kelime
  28. 28 28. Bölüm🕯️1.003 kelime
  29. 29 29. Bölüm🕯️990 kelime
  30. 30 30. Bölüm🕯️1.157 kelime
  31. 31 31. Bölüm🕯️820 kelime
  32. 32 32. Bölüm🕯️722 kelime
  33. 33 33. Bölüm🕯️826 kelime
  34. 34 34. Bölüm🕯️1.488 kelime
  35. 35 35. Bölüm🕯️1.207 kelime
  36. 36 36. Bölüm🕯️1.200 kelime
  37. 37 37. Bölüm🕯️2.059 kelime
  38. 38 38. Bölüm🕯️1.401 kelime
  39. 39 39. Bölüm🕯️1.269 kelime
  40. 40 40. Bölüm🕯️1.807 kelime
  41. 41 41. Bölüm🕯️1.496 kelime
  42. 42 42. Bölüm🕯️1.735 kelime
  43. 43 43. Bölüm🕯️2.130 kelime · Okuduğun bölüm
  44. 44 44. Bölüm🕯️1.619 kelime
  45. 45 45. Bölüm🕯️1.524 kelime
  46. 46 46. Bölüm🕯️2.238 kelime
  47. 47 47. Bölüm🕯️1.905 kelime
  48. 48 48. Bölüm🕯️1.405 kelime
  49. 49 49. Bölüm🕯️1.392 kelime
  50. 50 50. Bölüm🕯️1.440 kelime
  51. 51 51. Bölüm🕯️1.436 kelime
  52. 52 52. Bölüm🕯️2.180 kelime
  53. 53 53. Bölüm🕯️2.009 kelime
  54. 54 54. Bölüm🕯️2.328 kelime
  55. 55 55. Bölüm🕯️2.731 kelime
  56. 56 56. Bölüm🕯️1.696 kelime
  57. 57 57. Bölüm🕯️1.391 kelime
  58. 58 58. Bölüm🕯️2.640 kelime
  59. 59 59. Bölüm🕯️2.044 kelime
  60. 60 FİNAL 🕯️2.688 kelime

Telefonun ekranındaki o dijital ışık Alex’in yüzünü son kez aydınlattıktan sonra, sanki görünmez bir pimin çekilme sesi tüm sokağı kapladı. Alex telefonu kulağına bile götürmeden tek bir hamleyle ceketinin cebine geri tıktı. Çınar’la göz göze geldikleri o tek saniyede, ikisinin arasında sessiz bir şekilde aralarında anlaştıklarını anladım.

“Toparlanın,” dedi Alex. Sesi az önceki o fısıltıdan tamamen sıyrılmış, aksine daha sert bir tona dönüşmüştü. “Hemen.”
Daha ne olduğunu, ne ara bu noktaya geldiğimizi soramadan Alex yanımdan geçip eve doğru büyük adımlarla ilerledi. Ben arkasından donakalmışken, Marco çoktan kapıyı açmış ve bizi içeri doğru yönlendirmişti.

Evin içi bir anda cehennem yerine döndü. Çınar salona dalarak masanın üzerindeki haritaları ve açık kalmış birkaç bilgisayarı hızla kapatıp sırt çantasına tıkıyordu. İnci şaşkınlıkla odanın ortasında kalakalmıştı, elleri titriyordu. Hiç düşünmeden direkt olarak onun yanına gittim. İkimizde yan yana, olduğumuz yerde gözümüzün önünde dönen bu olayı izliyorduk öylece.

Evin içinde adeta bir fırtına kopuyordu ama kimse bu fırtınanın yönünü bize söylemiyordu. İkimizde görünmez kabul ediliyorduk. Alex bir anda hızlı adımlarla odadan çıktı. En nihayetinde dayanamadım ve İnci’nin yanından ayrılarak Alex’in peşine düştüm.

“Alex, ne oluyor? Nereye gidiyoruz?” diye peşinden koştum, koridorda onu yakalamaya çalışarak. “O telefon kimdendi? Bana bir cevap vermek zorundasınız!”

Alex odasından elinde küçük bir askeri çanta ile çıkarken bana bakmadı bile. Sorularım duvara çarpıp geri dönüyordu. Salona girdiğimizde Çınar son fermuarı da çekti ve doğrudan gözlerimizin içine bakarak o cümleyi kurdu: “Bizi bekliyorlar. Vaktimiz yok, acele edin.”

İnci yanıma koşup koluma yapıştı. İkimiz de darmadağın bir şaşkınlıkla etrafımızda dönen bu organize kaosu anlamlandırmaya çalışıyorduk. Kimse bize bavul hazırlatmamıştı, kimse üzerimizdeki o çamurlu ve tozlu kıyafetleri değiştirmemize izin vermemişti. Çatışmadan yeni çıkmış gibiydik, ruhumuz da bedenimiz de darmadağındı ama bu adamların umurunda değildi.

Marco, İnci’nin ve benim omuzlarımdan hafifçe iterek bizi kapıya doğru yönlendirmişti. Sorularım, feryatlarım, öfkem... Hepsi adeta ağzıma tıkıp yutturtmuşlardı bana. Kendimi hiç bu kadar iradesiz ve bir eşya gibi taşınırken hissetmemiştim.

Evin önünde bekleyen siyah, camları filmli büyük minibüse adeta yaka paça bindirildik. Şoför koltuğu her zamanki gibi Marco'ya emanetti, yanına ise Çınar yerleşti. Alex ise minibüsün en arkasındaki tekli koltuğa geçip gözlerini kapattı, kollarını göğsünde bağladı.

Sanki az önce dışarıda bana o cümleleri kuran adam o değilmiş gibi yine o aşılmaz duvarını örmüştü. Ben ve İnci orta üçlü koltukta yan yana oturmuştuk.

“Çınar, lütfen bir şey söyle,” diye öne doğru uzandı İnci, sesi ağlamaklıydı. “Nereye gidiyoruz? Anneme ya da babama bir şey mi oldu? Mahkeme dediniz, Hardin dediniz, şimdi neden kaçıyoruz?”
Ön koltuktan hiçbir cevap gelmedi. Çınar dikiz aynasından saniyeliğine İnci’ye baktı ama dudaklarını mühürlemiş gibiydi.

Marco ise sadece yola odaklanmıştı, ibre hızla yukarı tırmanıyordu. Şehrin ışıkları camın dışından birer şerit gibi akıp giderken, yirmi dakikalık o ölüm sessizliğinin ardından minibüs büyük bir nizamiye kapısından içeri saptı.

Burası sivil bir yer değildi. Havalimanının özel, askeri ve VIP uçuşlar için ayrılan gizli terminaline gelmiştik.

Araç her iki yanındaki yüksek telli duvarların arasından geçip geniş beton piste çıktığında, motorları çoktan çalıştırılmış, kanatlarındaki kırmızı ve beyaz ışıkları gecenin karanlığını delen lüks bir iş jetiyle karşılaştık.

Kapılar açılır açılmaz ayaz tenimizi kesti. İnci ile yan yana durduk ve onların hazırladıkları çantaları arabadan indirmesini izledik bir anlığına. Herkes sanki anlaşmış gibi ölüm sessizliğine bürünmüştü. Çınar sırtına taktığı çanta ile bize doğru döndü ve onu takip etmemiz için yalnızca küçük bir baş hareketi yaptı.

Marco ve Çınar önde İnci ile ben hemen onların arkasında hızlı adımlarla yürümeye başladık. Çınar ve Marco’nun önderliğinde uçağın merdivenlerini hızla tırmandık. Çınar önden uçağa binerken Marco binme önceliğini bize vererek kenara çekildi. Uçağın içine adım attığımızda, dışarıdaki o soğuk ve gürültülü hava yerini lüks, sessiz ve loş bir atmosfere bıraktı.

Hemen sağ taraftaki ikili deri koltuklara doğru hamle yaptım. İnci ile yan yana oturup bu kabusun geri kalanını birbirimize tutunarak atlatmayı planlıyordum. Tam koltuğa yerleşecekken İnci aniden durdu. Gözlerini benden kaçırıp hemen arkamızdan gelen Marco’ya baktı.

“Ben... ben Marco ile oturacağım. Konuşmam gereken şeyler var,” dedi İnci. Sesindeki o kararlı ama gergin ton beni tamamen savunmasız bıraktı.

“İnci, saçmalama ne demek Marco ile oturacağım?” dedim, kaşlarımı çatarak kolunu tuttum. “Beni bu karmaşanın ortasında yalnız mı bırakacaksın? Geç şuraya işte, yan yana oturalım. Ne konuşacaksan sonra konuşursun.”

İnci kolunu yavaşça elimden kurtardı, gözlerinde benden gizlediği bir mahcubiyet vardı ama kararlıydı. “Yalnız değilsin Akasya. Ama benim gerçekten Marco ile konuşmam gerek, lütfen zorlaştırma.” diyerek Marco’nun yanındaki boş koltuğa doğru ilerleyip yerleşti.

Ben şaşkınlıkla ve ihanete uğramışlık hissiyle kalakalmışken, arkamdan o tanıdık, hafif kısık ses yükseldi. Alex tam arkamda dikiliyordu ve yüzünde o nadiren gördüğüm, sinir bozucu derecede alaycı tebessüm vardı. “Görünüşe göre uçakta en sevilmeyen yolcu ilan edilmişsin,” dedi Alex, sesindeki o hafif dalga geçiş içimdeki o şaşkınlığı bir anda dağıttı.

“İstersen Çınar’ın yanına geç ama seni iki dakika içinde uçaktan atabilir, benden söylemesi. Ya da gururunu bir kenara bırakıp yanıma oturursun.”

Gözlerimi devirdim. Bıkkınca gözlerimi hızla uçağın içerisinde başka boş koltuk var mı diye dolaştırmaya başladım. Ancak pilotun minik anonsu ile daha da kenara sıkışmıştım. Ters bakışlarımla “Çok komiksin Alex, gerçekten. Tam bir komedi dâhisisin.” diyerek çaresizce pencere kenarına kaydım.

Alex, hemen yanımdaki deri koltuğa yerleşti. Emniyet kemerini takarken uçağın motorları daha yüksek bir sesle uğuldamaya başladı ve uçak pistte hızlandı. Birkaç dakika içinde gökyüzünün karanlığına doğru dik bir açıyla tırmanmaya başladık. Şehrin yalanlarla dolu ışıkları aşağıda küçülüp kaybolurken, kabindeki basınç dengelendi ve o boğucu kaos bir anda uçağın dışında kaldı.

Koltukta hafifçe dikleştim, gözlerimi pencereden ayırıp yanımda oturan adama çevirdim. Alex başını koltuğun arkalığına yaslamış, gözlerini tavana dikmişti. İçerideki o büyük kavgadan sonra şimdi burada, birbirimizin nefesini duyacak kadar yakın mesafede oturuyor olmak garip bir büyü yaratmıştı.

“Uçak yolculuklarından nefret ettiğini biliyorum,” dedi Alex aniden. Sesi her zamanki o sert tonundan uzak, şaşırtıcı derecede yumuşaktı. Gözlerini tavandan ayırmamıştı ama dudaklarının kenarında çok hafif, neredeyse belirsiz bir kıvrılma vardı. Şaşırarak ona baktım. “Nereden biliyorsun?”

“On iki yaşındayken amcan seni bir iş seyahati için İtalya’ya götürmeye kalkmıştı,” dedi, sonunda başını bana doğru çevirip doğrudan gözlerimin içine bakarak. “Havalimanında uçağa binmemek için öyle bir yaygara koparmıştın ki, bütün terminal seni izliyordu. En sonunda midenin bulandığını, uçağın havada kalamayacağını söyleyip ağlama krizine girmiştin. Amcan seni sakinleştirmek için en sevdiği o pahalı İtalyan ceketini feda etmek zorunda kalmıştı çünkü ağlarken ceketinin kolunu gözyaşlarınla ve burnunla mahvetmiştin. Seyahat iptal olmuştu.”

Kısa bir sessizliğin ardından içimden yükselen o ani dürtüye engel olamadım ve hafifçe kıkırdadım. O günü tamamen unutmuştum ama Alex’in anlatışıyla her şey zihnimde canlanmıştı. “Aslında o gün gerçekten çok korkmuştum,” diye itiraf etmeden duramadım, yüzümde günlerdir belirmeyen tatlı bir tebessümle.

“Uçağın o devasa gövdesiyle havada nasıl durduğunu anlayamıyordum. Kanatları sallandıkça düşeceğiz sanıyordum. Ama… ceketini bilerek mahvettiğim doğru. Rengini hiç sevmemiştim zaten. Sen o zaman da mı bizi izliyordun?” O adamdan cümle içerisinde bahsetmek beni biraz zorluyordu. Son cümlemin ardından derin bir nefes almak zorunda kaldım.

“Evet,” dedi Alex, bakışları yumuşayarak. “Havalimanındaki o sütunlardan birinin arkasındaydım. Amcanın o çaresizliğini, senin ise bir orduya bedel o inatçılığını izlerken ilk defa eğlendiğimi hissetmiştim. O gün anladım ki, senin yanındayken sıkılmaya vaktim olmayacaktı.”

Kaşlarım şaşkınlıkla havalandı. Soruma cevap vermesi benim için fazla beklenmedikti. Ama fırsat bu fırsattı. Oturduğum koltukta olabildiğince dikkatimi ona doğru çevirdim. “Demek o günden beri hakkımda böyle düşünüyorsun,” dedim, koltuktaki pozisyonumu değiştirip tamamen ona doğru dönerek. Bağdaş kurar gibi bacaklarımı altıma topladım. Aklıma gelen soru ile hafifçe sırıttım. “Peki dürüst ol. Beni resmen koruman olarak devraldığın o ilk gün... Tam olarak kapıdan girdiğinde hakkımda ilk ne düşündün?”

Alex gözlerini saniyeliğine ellerine indirdi, parmak boğumlarındaki eski izlere baktı, sonra tekrar bana döndü. “Tam bir baş belası olduğunu düşündüm,” dedi, sesindeki o dürüst ton içimi tuhaf bir şekilde ısıttı. “Sürekli etrafı izleyen, her şeye itiraz etmeye hazır, burnunun dikine giden bir baş belası.”

Hafifçe gülümsedim, tek kaşımı kaldırarak ona baktım. “Peki ya sen? Sen benim hakkımda ne düşündün bakalım?” diye sordu, bu kez topu bana atarak. Gözlerinde ilk defa meraklı bir ışık vardı.

Hiç duraksamadan, gözlerinin içine bakarak cevap verdim. “Tam bir pislik olduğunu düşünmüştüm.”

Alex bu cevabı bekliyor gibiydi. Kaşlarını çatarak bana kızmak yerine, göğsünden yükselen derin ve samimi bir kahkaha attı. Onun bu kaygısız, bunca zamandır sakladığı o gerçek gülüşü o kadar güzeldi ki, ben de kendimi tutamadım ve ona katıldım. Uçağın o kasvetli havası ikimizin gülüşüyle bir anda dağılmıştı.

“Bir pislik mi?” dedi Alex, gülüşünün tortuları sesine yansırken. “Bu biraz ağır olmadı mı?”

“Hiç de bile,” diye üsteledim, yüzümdeki gülümsemeyi büyüterek. “O her zaman asık suratın, tek kelime etmeyen ketum tavırların... Dünyanın bütün yükünü sen taşıyormuşsun gibi davranıyordun. İnsanlara tepeden bakan, kibirli bir pislik gibi duruyordun dışarıdan. Üstelik sana ne sorsam tersliyor ya da sessiz kalıyordun.”

“Çünkü konuşursam mesafeyi koruyamazdım,” diye mırıldandı Alex. Sesi bir anlığına o derin, üstü kapalı tona büründü ama hemen ardından bakışlarını tekrar bana çevirdi. “Peki, madem anılardan gidiyoruz... Başka ne hatırlıyorsun o ‘pislik’ olduğum günlerden?”

Yüzümdeki o neşeli ifade yavaşça yerini daha derin, o her şeyin başladığı gecenin ağırlığına bıraktı. Koltuğun kenarını sıkan ellerimi gevşettim ve doğrudan onun gözlerinin içine baktım. “O ilk geceyi hatırlıyorum,” dedim.

Sesim bir anda uçağın kabinine yayılan bir iç çekişe dönüştü. “Her şeyin tepetaklak olduğu, o evden arkama bile bakmadan kaçtığım o yağmurlu geceyi... Sokaklar karanlıktı ve bir çıkmaza adım attığımı biliyordum. O geceyi düşündükçe hep kendime aynı şeyi soruyorum Alex. Sahi, o gece evden kaçacağımı nereden bildin? Beni en başından beri takip mi ediyordun?”

Alex’in gözlerindeki o muzip ışık yavaşça silindi, yerini sarsılmaz ama bir o kadar da şefkatli bir ciddiyete bıraktı. Başını hafifçe arkaya yaslayıp derin bir nefes aldı.

“Seni sadece o gece takip etmiyordum Akasya,” dedi, kelimeleri tane tane ruhuma işler gibiydi. “O kapıdan çıktığın, o adımı attığın andan beri gözüm hep üzerindeydi. Senin plan yaptığını sandığın o küçük anlarda bile ben bir sonraki adımı hesaplıyordum.”

Boğazımın düğümlendiğini hissettim. Gözlerimi onun o kusursuz profiline diktim. “Peki ya o gece?” diye sordum, sesimdeki o kırılgan yalvarışı gizleyemeyerek. “Ya zorda kalmasaydım? Ya o adamlar üstüme gelmeseydi? Yine de çıkacak mıydın gölgelerin arasından? Gelmeyecek miydin yanıma?”

Alex başını yavaşça bana doğru çevirdi. Aramızdaki o birkaç santimlik mesafe, uçağın loş ışıkları altında adeta yok oldu. Gözlerinin en derininde, o güne kadar kilit altında tuttuğu o saf sadakati gördüm.

“Zorda kalıp kalmaman bir şeyi değiştirmezdi,” dedi. “Sen o kapıdan çıktığın an, benim gölgelerde kalma sürem zaten dolmuştu. Seni o cehennemin içinde tek başına bırakmak, benim ihtimallerim arasında hiçbir zaman yer almadı.”

İçimdeki o şaşkınlık yerini derin bir hayranlığa ve kabullenişe bırakırken, Alex’in yüzündeki ifade yavaşça değişti. Bakışları yumuşadı, pencereden dışarıdaki uçsuz bucaksız karanlığa baktı. İlk defa bir şeyleri anlatmaya, o sarsılmaz zırhının arkasındaki insanı bana göstermeye, kendi çocukluğunun kapılarını aralamaya hazırlanıyor gibiydi.

“Sen o gece o yollarda güvenli bir sığınak ararken,” dedi Alex, sesi o kadar kısık ve derinden geldi ki şaşkınlıkla nefesimi tuttum. “Ben senin yaşlarındayken, Rusya’daki o küçük kasabadayken, kışlar o kadar sert geçerdi nehirler tamamen buz tutardı. Bizim tek eğlencemiz, o donmuş nehrin üzerinde tahta kızaklarla yarışmaktı. Bir gün, o çocuksu cesaretle nehrin en ince yerine doğru sürdüm kızağı. Buz çatlamaya başladı. Korkudan donakalmıştım, tek bir adım atamıyordum. Tıpkı senin o gece sokağın ortasında kaldığın gibi.”

Nefesimi tutmuş, onun ağzından çıkacak her kelimeyi zihnime kazımak ister gibi yüzüne bakıyordum. İlk defa kendi çocukluğundan bir parça veriyordu bana. “Sonra ne oldu?” diye fısıldadım.

“Annem,” dedi, sesindeki o isim geçerken Alex’in gözlerinde anlık bir fırtına koptu ama hemen dindi. “Annem o ince buzun üzerine hiç düşünmeden bastı. Beni kucağına aldı ve yavaşça güvenli tarafa fırlattı. Kendisi geri çekilirken buz biraz daha kırıldı ama kurtuldu. Eve döndüğümüzde bana hiç kızmadı. Sadece yanaklarımı ellerinin arasına aldı ve dedi ki: ‘Eğer buzun üzerinde yürümek zorundaysan yüzünü hiç kımıldatma Akasya... rüzgârın seni nereye savuracağını, ne kadar korktuğunu kimseye belli etme.’ Ben o günden beri yüzünü kımıldatmadım. Duygularını belli etmek, o buzun kırılmasına ve boğulmana neden olur diye düşündüm hep.”

Gözlerim kamaşmış gibi ona bakakaldım. Alex ilk defa geçmişinden, çocukluğundan ve annesinden bu kadar uzun bahsediyordu. O karlı Rusya fotoğrafındaki küçük çocuk ve hüzünlü kadın zihnimde bir kez daha canlandı ama bu sefer canımı acıtmadı; içimi garip, sıcacık bir şefkatle doldurdu. Onun o aşılmaz zırhının altında, aslında sadece o donmuş nehrin üzerindeki küçük, korkmuş çocuğu sakladığını anladım.

“Demek bu yüzden hep bir buz kütlesi gibi davranıyorsun,” diye fısıldadım, elini koyduğu kolçağa doğru elimi biraz daha yaklaştırarak. Parmaklarımızın kenarı hafifçe birbirine değdi. “Burada rüzgâr yok Alex. Buz tutmuş bir nehirde değiliz. Burada rüzgâr bize zarar veremez. Ve yüzünü benden saklamak zorunda değilsin.”

Alex başını tekrar bana doğru çevirdi. O buz mavisi gözlerinde bu kez benim bile tarif edemeyeceğim kadar yoğun, adeta ruhumu eriten bir sıcaklık vardı. Parmaklarını hafifçe hareket ettirdi ve elimi tamamen kavramasa da, elinin sıcaklığını elimin üzerine bıraktı. O dokunuş, kalbimin göğüs kafesimi zorlamasına yetti.

“Haklısın,” diye mırıldandı, sesi kalbimin en derin köşesinde yankılandı. “Burada rüzgâr yok.”

Dudaklarına yerleşen o huzurlu, içten tebessümle başımı yavaşça arkaya yasladım. Kaos, yalanlar, o yerdeki darmadağın fotoğraflar, arkamızda kalan ölüler... Hepsi uçağın altındaki o kalın bulut tabakasının altında ezilmişti. Şu an, gökyüzünün en karanlık noktasında, hayatımda ilk kez kendimi gerçekten güvende, gerçekten birine ait hissediyordum. Alex’in yanımda yükselen sıcaklığı ve ilk kez araladığı o gizemli geçmişi, rüzgârın getirdiği tüm fırtınalara karşı sığınabileceğim tek gerçek limandı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

79okunma 6beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.