47. bölüm / 60
Beyaz Yalanlar47. Bölüm🕯️
Bölümler 60Şu an: 47. Bölüm🕯️
- 1 1. Bölüm🕯️1.871 kelime
- 2 2. Bölüm🕯️2.023 kelime
- 3 3. Bölüm🕯️2.374 kelime
- 4 4. Bölüm🕯️1.879 kelime
- 5 5. Bölüm🕯️1.555 kelime
- 6 6. Bölüm🕯️2.034 kelime
- 7 7. Bölüm🕯️1.732 kelime
- 8 8. Bölüm🕯️2.089 kelime
- 9 9. Bölüm🕯️2.396 kelime
- 10 10. Bölüm🕯️1.408 kelime
- 11 11. Bölüm🕯️1.350 kelime
- 12 12. Bölüm🕯️1.886 kelime
- 13 13. Bölüm 🕯️1.910 kelime
- 14 14. Bölüm🕯️1.592 kelime
- 15 15. Bölüm🕯️1.803 kelime
- 16 16. Bölüm🕯️1.023 kelime
- 17 17. Bölüm🕯️1.795 kelime
- 18 18. Bölüm 🕯️1.132 kelime
- 19 19. Bölüm🕯️1.331 kelime
- 20 20. Bölüm🕯️1.156 kelime
- 21 21. Bölüm 🕯️1.301 kelime
- 22 22. Bölüm🕯️1.354 kelime
- 23 23. Bölüm🕯️1.366 kelime
- 24 24. Bölüm🕯️1.869 kelime
- 25 25. Bölüm🕯️1.206 kelime
- 26 26. Bölüm🕯️978 kelime
- 27 27. Bölüm🕯️1.144 kelime
- 28 28. Bölüm🕯️1.003 kelime
- 29 29. Bölüm🕯️990 kelime
- 30 30. Bölüm🕯️1.157 kelime
- 31 31. Bölüm🕯️820 kelime
- 32 32. Bölüm🕯️722 kelime
- 33 33. Bölüm🕯️826 kelime
- 34 34. Bölüm🕯️1.488 kelime
- 35 35. Bölüm🕯️1.207 kelime
- 36 36. Bölüm🕯️1.200 kelime
- 37 37. Bölüm🕯️2.059 kelime
- 38 38. Bölüm🕯️1.401 kelime
- 39 39. Bölüm🕯️1.269 kelime
- 40 40. Bölüm🕯️1.807 kelime
- 41 41. Bölüm🕯️1.496 kelime
- 42 42. Bölüm🕯️1.735 kelime
- 43 43. Bölüm🕯️2.130 kelime
- 44 44. Bölüm🕯️1.619 kelime
- 45 45. Bölüm🕯️1.524 kelime
- 46 46. Bölüm🕯️2.238 kelime
- 47 47. Bölüm🕯️1.905 kelime · Okuduğun bölüm
- 48 48. Bölüm🕯️1.405 kelime
- 49 49. Bölüm🕯️1.392 kelime
- 50 50. Bölüm🕯️1.440 kelime
- 51 51. Bölüm🕯️1.436 kelime
- 52 52. Bölüm🕯️2.180 kelime
- 53 53. Bölüm🕯️2.009 kelime
- 54 54. Bölüm🕯️2.328 kelime
- 55 55. Bölüm🕯️2.731 kelime
- 56 56. Bölüm🕯️1.696 kelime
- 57 57. Bölüm🕯️1.391 kelime
- 58 58. Bölüm🕯️2.640 kelime
- 59 59. Bölüm🕯️2.044 kelime
- 60 FİNAL 🕯️2.688 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bahçedeki o sarsıcı, maskelerin düştüğü gecenin sabahında, malikane sanki daha da dondurucu bir sessizliğe uyanmıştı. Gece yarısı yağan kar, tüm bahçeyi bembeyaz bir kefen gibi örtmüştü ama içimdeki o intikam yangınını söndürmeye yetmemişti.
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte, odama gelen iki iri yarı koruma, büyükbabamın bizi kütüphanede resmi bir kahvaltıya beklediğini iletti. Bu bir davet değil, emirdi.
İnci ile birbirimize tutunarak aşağı indik. Kapıdan içeriye adım atmadan hemen önce gözümün ucu ile İnci’ye bakma cesaretinde bulundum. En az benim kadar gergindi. Her şeye rağmen burada benimle birlikte olmasına o kadar minnettardım ki… derin bir nefes aldıktan sonra ilk adımımı attım.
İçeri adım attığımızda, masada sadece büyükbabayı değil, yüzü gerginlikten kireç gibi olmuş Çınar da buradaydı. Oturduğu yerde omuzları gerim gerim gerilmiş bir halde kapıdan içeriye adımını atmış bana bakıyordu.
Masanın üzeri Rus aristokrasisine yaraşır lüks bir kahvaltıyla donatılmıştı ama tam ortasında, o gümüş şamdanların hemen yanında duran şey nefesimi kesmek için fazlasıyla yeterli bir nedendi.
Koyu renk, ahşap, üzeri yılların yaşanmışlığıyla çizilmiş işlemeli bir kutu açık duruyordu. İçinde, kabzası sedef kakmalı, namlusunun üzerinde babamın baş harflerinin kazılı olduğu eski bir toplu tabanca duruyordu. “Babanın yadigarıydı. Ölmeden önce amcanın eline geçen, şimdi ise bir şekilde yeniden olması gereken yere yani benim masama gelen o ölümcül mirasın Akasya...”
Büyükbabanın dudaklarının arasından dökülen acımasız cümleler üzerine sessiz kalmaya devam ettim. Ne diyebilirdim ki? Benim açımdan söylenecek bir şeyin olduğunu sanmıyordum.
Büyükbaba, masanın başındaki o heybetli koltuğunda oturulmaya devam ederken parmaklarının arasındaki kehribar tesbihi ağır ağır çevirdi. O sırada benimle beraber İnci’nin de hala ayakta olduğunu fark ettim. Büyükbaba ikimizinde masaya oturmasını bekler gibi hali vardı. Sanki anlaşmışız gibi İnci ile aynı anda adımladık. Yan yana bulunan sandalyelere el attık.
En nihayetinde biz sandalyelerimize çekildiğimizde bakışlarını doğrudan bana ve Çınar’a dikti. O gözlerde en ufak bir yaşlılık emaresi, bir şefkat kırıntısı yoktu sadece saf, katı bir güç vardı.
"Amcan hapisten kaçtı," dedi büyükbaba, sesini yükseltme gereği bile duymadan.
İnci şokla arkasına yaslanarak elini ağzına bastırırken Çınar oturduğu yerde dikleşti, yumruklarını sıktı. Büyükbaba masadaki silahı işaret ederek devam etti: "Bu topraklara geri döndüyseniz, bu ailede korkuya yer olmadığını bileceksiniz. Bizim kanımız korkuyla değil, intikamla beslenir. O alçak dışarıdaysa, bu bizim için bir tehdit değil, yarım kalmış bir hesabın vaktinin gelmesidir. Bu silah artık senin, Akasya. Gerekirse onun canını bununla alacaksın."
Ben daha duyduklarımı hazmedememişken yanımda oturan Çınar oturduğu sandalyeden ayaklandı. "Bu çok fazla!" diye gürledi aniden. Sandalyesini geriye doğru iterek ayağa kalktı. Sesi kütüphanenin yüksek tavanında yankılanırken doğrudan büyükbabasına meydan okuyordu. "O daha yeni nelerin içinden çıktı, farkında mısın? Karşına alıp eline silah tutuşturamazsın! Bu adam aynı zamanda benim de kanım, eğer bir hesap kapatılacaksa bunu biz yaparız, Akasya'yı bu pisliğin içine itemezsin! Bu fazla, büyükbaba!"
Çınar’ın dudaklarının arasından dökülen her bir kelime iyice arkama yaslandım. Hata yapıyordu. Benim yüzümden ayaklanmak gibi bir hata yapıyordu. Kendisini kurban etmeye çalışıyordu. Bir şekilde beni kurtarmaya falan çalışıyordu ama şu bir günde anlaştığım bir şey varsa o da büyükbaba bir şey istediği takdirde onu almadan rahat durmayacağı ve karşına çıkan her şeyi ortadan kaldıracağıydı.
Büyükbaba tesbihini çevirmeyi aniden kesti. Kütüphaneye ölümcül bir sessizlik çöktü. Çınar’a öyle bir baktı ki, odadaki hava buz tuttu. "Otur yerine, Çınar," dedi büyükbaba, sesi bir fısıltı kadar kısık ama bir o kadar da eziciydi. "Bana bu ailede neyin fazla olduğunu söyleyecek yaşta değilsin. Alexei bu gece yola çıkıyor. O alçağın işini bitirecek. Ama siz de bu soyadını taşıyorsan, o tetiği çekecek soğukkanlılığı öğreneceksiniz."
Çınar sinirle dişlerini sıkarak yerine oturdu ama gözlerindeki o öfke ve çaresizlik içimi sızlattı. Gözlerimi odanın köşesinde, büyükbabanın arkasında bir heykel gibi dimdik bekleyen Alex’e kaydırdım. En başından beri sessiz kalmış ve tek bir an bile hareket etmemişti.
Gözlerim yara izinin olduğu kısımlarda dolandı ama yeniden yüzüne o sahte makyaj hamurunu kusursuzca yerleştirmişti. Sanki dün gece o bahçede içini döken, yüzündeki o derin kesiği parmaklarıma bırakan adam o değilmiş gibi yine "Buz Alex" maskesini takmıştı. Ama ben artık gerçeği biliyordum. Onun amcamın peşinden Türkiye'ye giderken aslında ölmeye, kendini feda etmeye gittiğini çok iyi biliyordum.
Kahvaltı boyunca o silaha kimse dokunmadı. Ama masadan kalkarken, büyükbabanın ve Alex’in koridordaki diğer korumalarla harita üzerine hararetli bir tartışmaya giriştiği o anı fırsat bildim.
Oturduğum yerden onların kütüphaneden çıkışını izledim. “Hadi burada daha fazla durmayalım.” İnci’nin hafifçe kolundan tutarak ayağa kaldırdım. Bana karşı çıkmadı, sessizce başını onaylayarak ayağa kalktı. “Hala anlamıyorum.” Diye sessizce mırıldandı. Başımı merakla ona doğru çevirdim. “Neyi?” Ellerini açarak bulunduğumuz yeri işaret etti. “Her şeyi Akasya, her şeyi…” içimdeki nefesi sesli bir şekilde dışarıya üfledim. “İnan bende…” söyleyecek daha fazla bir şeyim yoktu benimde.
Tam ikimizde kapıdan dışarıya atmıştık ki o anda aklımda dönüp duran şeyi gerçekleştirme kararı aldım. Adımlarım olduğu yerde çakılı kaldı. İnci bunu anında fark etti. Kaşları çatılırken bana doğru döndü ve bütün odağını bana çevirdi. “Bir sorun mu var? Ne oldu?” Yüzümde yer edinen ifadeyi hızla sildikten sonra minik bir tebessüm ile ona baktım. “Bir şey yok. Galiba içeride tokamı düşürdüm. Hemen bakıp geliyorum. Sen önden git.” Birkaç saniye boyunca kararsız bir şekilde yüzüme baktı. “E bende geleyim. Ne olacak da sanki?”
Yanımdan geçmek adına adımını attığı sırada onu kollarından yakaladım. “Ne gerek var İnci? Sen önden git. Ben bakıp geleceğim. Alt tarafı bir toka yani.” Gözlerini kısarak dik dik yüzüme baktı. Ama bende inat edince omuzlarını düşürerek pes etmek zorunda kaldı. “İyi.” Trip atarcasına bana arkasını döndü ve uzaklaşmaya başladı.
Saniyelerdir tuttuğumu fark etmediğim nefesini dışarıya verdim. Daha fazla vakit kaybetmemek adına kütüphane kapısından içeriye adımımı attım. Oda birkaç dakika öncesine nazaran şimdi bomboş ve sessizdi. Burası biraz ürkütücüydü. Hızlı adımlarla masaya ilerledim ve hala kapağı açık halde duran silaha yaklaştım. Kalp atışlarım hızlanırken yavaşça üzerine doğru eğildim ve daha yakından baktım.
Üzerindeki sedef işlemelerinin her biri incelikle yapılmıştı. Gerçekten hayran kalınacak tarzdan bir tasarıma sahipti. Kapının yakınında yankılanmaya başlayan boğuk konuşma sesleri ile telaşa kapıldım.
Herkesin dikkati dağılmışken burada kimsecikler yokken fırsat bu fırsattı, o ağır ahşap kutunun içindeki sedef kakmalı tabancayı hırkamın geniş cebine kaydırdım. Ağırlığı tenime değdiği an içim ürperdi ama kendime fısıldadım: Ben artık sadece izleyen bir kurban olmayacağım.
Kütüphaneden çıkmak için hızlı adımlarla kapıya yöneldim. Tam kapıdan çıkmıştım ki kafamı sert bir şeye çarptım. Çarpmanın etkisiyle birkaç adım gerilemek zorunda kalmıştım. Dudaklarımın arasından kısık sesli acı dolu bir inleme dökülürken alnımı tuttum.
Kafamı kaldırıp gözlerimi karşımda duran şeye diktiğimde aslında o şeyin Alex olduğunu fark ettim. Kalp atışlarım mümkünmüş gibi daha da hızlandı. Mavi gözlerini hiç kırpmadan üstüme dikmiş öylece bakıyordu. Tam yanından geçmek gibi bir hamlede bulunmuştum ki hızlı bir hamle ile yeniden önümde belirdi. Bu sefer şansımı tekrar denemek üzere diğer tarafından gerçek gibi bir adım da bulundum. Ama yine kıvrak bir hamle ile yolumu kesti.
Oflayarak başımı kaldırdım ve gözlerinin içine baktım. “Ne istiyorsun?” Gözlerini kısarak yavaşça yüzüme doğru yaklaştı. Dikkatle her bir ifademi inceledi. Maalesef ki duygularımı maskeleme konusunda onun kadar iyi değildim. Bir anda bu şekilde sınırlarımı ihlal etmesine karşın şaşırmıştım.
Boşta duran elimi kaldırıp suratının orta yerinden itekledim. “Hey, sınırlar.” Yaptığım bu şey onu yalnızca eğlendirmişti. Sinirle göz devirdim. “Değişik bir koku alıyorum malyshka…” istemsizce bir adım geriledim onun bu cümlesi üzerine. Hırkama sıkı sıkı sarıldım. “Ne alakası var?” Her bir hareketimi kaçırmadan izliyordu. “Yine neyin peşindesin?” Omuzlarını dikleştirerek bir adım geriledi. “Neyin peşinde miyim? Pardon? Ben ne yapmışım ki? Hah!”
Tek kaşı alayla havalandı. Boştaki elimi koluna koydum ve yanından geçmeden hemen önce ters bir bakış atmayı da ihmal etmedim. “Yolumu kapatıyorsun.” Tam yanından geçmenin sevincini yaşamıştım ki arkamdan gelen sesi ile olduğum yerde çakılı kaldım. “İnkar. Bir şeyleri saklamanın ilk hamlesi inkardır malyshka.” Vücudumun buz gibi oldu işittiğim bu cümleler üzerine. Yine de arkama dönmedim, ona karşılık vermedim. Karşımda benden daha profesyonel birisi vardı. Kaybedeceğim bir savaşa girmek benim için yalnızca vakit kaybıydı.
Hızlı adımlarla oradan uzaklaşarak odanın yolunu tuttum. Odaya döndüğümde içimde ise hala garip bir kararlılık vardı. Bakışlarım yatağın kenarına çökmüş, korkuyla tırnaklarını kemiren İnci’ye kaydı. "Akasya, ne yapacağız? Amcan dışarıdaymış, Alex gidiyor..." diye fısıldadı.
Yanıma küçük sırt çantamı aldım. İçine sadece en gerekli birkaç parça eşyayı koyarken, o masadan çaldığım tabancayı çantamın en gizli, astarlı bölmesine yerleştirdim. İnci silahı çantanın içine koyarken son anda fark etmişti. Pes ederek yanına gittim, ellerini tuttum. Gözlerimin içine baktığında ne yapacağımı anladı. Bir bakışıyla neyin peşinde olduğumu çözdü.
"Hayır..." dedi, sesi titreyerek. "Akasya, saçmalama. O uçağa binemezsin. Alex seni öldürür!"
"Alex oraya ölmeye gidiyor, İnci," dedim, sesimdeki sarsılmaz ciddiyetle. "O yarayı benim amcam açtı. Benim babamı benim amcam öldürdü. Bu Alex'in tek başına feda olacağı bir savaş değil. Eğer o evde kapalı kalıp haber beklersem deliririm. Gitmek
zorundayım. Anlıyor musun beni?"
"Ben de geliyorum," dedi aniden ayağa kalkarak. "Hayır," diyerek onu omuzlarından tutup tekrar yatağa oturttum. "Sen burada kalıp hiçbir şey bilmiyormuş gibi davranacaksın. Eğer ikimiz birden kaybolursak büyükbaba dünyayı başımıza yıkar. Bana birkaç saat kazandırman lazım. Lütfen."
İnci gözyaşları içinde boynuma sarıldı. "Seni bir daha kaybedemem," diye hıçkırdı. Ama içimdeki o intikam ateşini durduramayacağını o da biliyordu.
Günün ilerleyen saatlerinde planımı devreye soktum. Akşamüstü malikanenin arkasındaki lojistik kapısına, mutfak ve temizlik malzemelerini taşıyan, havalimanındaki özel kargo bölümüyle doğrudan bağlantısı olan gri panelvan minibüslerin geldiğini fark etmiştim. Rusya’daki bu sıkı güvenlik ağında, X-ray cihazlarından ve koruma kontrol noktalarından etkilenmeden havalimanına, büyükbabanın özel jetinin bulunduğu hangara girmenin tek yolu bu lojistik minibüslerinden biriydi.
Hava kararıp akşam yemeği saati yaklaştığında, koridorların tenhalaşmasını bekledim. Çantamı sırtıma taktım, üzerime koyu renkli, kapüşonlu montumu geçirdim. İnci odanın kapısında nöbet tutarken, ben malikanenin labirent gibi olan bodrum kat merdivenlerinden aşağı sızdım.
Nefesimi tutmuştum. Kalbim göğsüme vuruyor, her köşeyi döndüğümde karşıma telsizli bir korumanın çıkmasından ödüm vermiyordum. Bodrum katındaki çamaşırhane koridorundan geçip arka bahçeye açılan çelik kapıya ulaştım. Kapı hafifçe aralıktı dışarıda dondurucu bir ayaz ve motoru çalışan gri lojistik minibüsü duruyordu.
Sürücü, malikanenin aşçısıyla son evrakları imzalamak için içeri girdiğinde o birkaç saniyelik boşluğu değerlendirdim. Karın üzerinde bir gölge gibi kayarak minibüsün arka kapısına ulaştım. Kapıyı sessizce aralayıp kendimi içeri attım. İçerisi büyük, ahşap yiyecek kasaları ve boş kolilerle doluyordu. En arkadaki, üzeri kalın brandalarla örtülü büyük bir boşluğa sığındım. Dizlerimi göğsüme çekip çantamı sıkıca kucakladım.
Birkaç dakika sonra sürücü geri geldi, kapılar büyük bir gürültüyle kapandı oturduğum yerde sarsıldım ve minibüs hareket etti. Karanlığın içinde, motorun sarsıntısıyla ilerlerken nereye gittiğimi, beni neyin beklediğini bilmiyordum. Ama bildiğim tek bir şey vardı: Alex o uçağa tek başına binmeyecekti.
Yaklaşık kırk dakikalık sarsıntılı ve sessiz bir yolculuğun ardından minibüs durdu. Dışarıdan Rusça telsiz sesleri ve rüzgarın uğultusu geliyordu. Havalimanının özel VIP hangarlar bölgesindeydik. Kapılar açıldı, görevliler kasaları aceleyle indirmeye başladı. Brandanın altından nefesimi bile almadan bekledim. Şansıma, uçağa yüklenecek olan son birkaç malzeme kolisiyle birlikte benim saklandığım bölgeyi de büyük bir tekerlekli yük arabasına yüklediler.
Gözlerimi hafifçe araladığımda, hangarın o devasa ışıkları altında parıldayan, üzerinde aile ambleminin bulunduğu o siyah özel jeti gördüm. Uçağın merdivenleri indirilmişti. Görevliler malzemeleri uçağın arka kargo ve mutfak bölümüne taşırken, hangardaki personelin vardiya değişimi yaptığı o kargaşa anında yük arabasından aşağı kaydım.
Bir kedi gibi sessizce uçağın arka merdivenlerinden yukarı tırmandım. Uçağın içi tamamen loş ve sessizdi, pilotlar kokpitte son kontrolleri yapıyordu ve Alex henüz uçağa gelmemişti. Arka taraftaki, koltukların arkasında kalan ve acil durum malzemelerinin, yedek battaniyelerin saklandığı o dar, perdeli kargo boşluğunu gözüme
kestirdim.
Çantamı önüme alıp o dar alana girdim, perdeleri üzerime çektim ve tamamen karanlığın içinde kayboldum. Elim istemsizce çantamın astarlı bölmesine, babamın o sedef kakmalı silahına gitti. Kalbimin gürültüsü uçağın motor sesine karışırken, dondurucu Rusya havası yerini uçağın klimalı sıcaklığına bırakmıştı.
Birkaç dakika sonra, uçağın o ağır ana kapısının kapandığını ve ardından o tanıdık, sert, otoriter postal seslerinin koridorda yankılandığını duydum.
Alex gelmişti.
Uçak pistte yavaş yavaş hareket etmeye başlarken, perdelerin arkasında nefesimi tutmuş, havaya yükselip bulutların üzerine çıkacağımız o anı ve maskelerin tamamen parçalanacağı o büyük karşılaşmayı bekliyordum.
Bölüm etkileşimi
