56. bölüm / 60
Beyaz Yalanlar56. Bölüm🕯️
Bölümler 60Şu an: 56. Bölüm🕯️
- 1 1. Bölüm🕯️1.871 kelime
- 2 2. Bölüm🕯️2.023 kelime
- 3 3. Bölüm🕯️2.374 kelime
- 4 4. Bölüm🕯️1.879 kelime
- 5 5. Bölüm🕯️1.555 kelime
- 6 6. Bölüm🕯️2.034 kelime
- 7 7. Bölüm🕯️1.732 kelime
- 8 8. Bölüm🕯️2.089 kelime
- 9 9. Bölüm🕯️2.396 kelime
- 10 10. Bölüm🕯️1.408 kelime
- 11 11. Bölüm🕯️1.350 kelime
- 12 12. Bölüm🕯️1.886 kelime
- 13 13. Bölüm 🕯️1.910 kelime
- 14 14. Bölüm🕯️1.592 kelime
- 15 15. Bölüm🕯️1.803 kelime
- 16 16. Bölüm🕯️1.023 kelime
- 17 17. Bölüm🕯️1.795 kelime
- 18 18. Bölüm 🕯️1.132 kelime
- 19 19. Bölüm🕯️1.331 kelime
- 20 20. Bölüm🕯️1.156 kelime
- 21 21. Bölüm 🕯️1.301 kelime
- 22 22. Bölüm🕯️1.354 kelime
- 23 23. Bölüm🕯️1.366 kelime
- 24 24. Bölüm🕯️1.869 kelime
- 25 25. Bölüm🕯️1.206 kelime
- 26 26. Bölüm🕯️978 kelime
- 27 27. Bölüm🕯️1.144 kelime
- 28 28. Bölüm🕯️1.003 kelime
- 29 29. Bölüm🕯️990 kelime
- 30 30. Bölüm🕯️1.157 kelime
- 31 31. Bölüm🕯️820 kelime
- 32 32. Bölüm🕯️722 kelime
- 33 33. Bölüm🕯️826 kelime
- 34 34. Bölüm🕯️1.488 kelime
- 35 35. Bölüm🕯️1.207 kelime
- 36 36. Bölüm🕯️1.200 kelime
- 37 37. Bölüm🕯️2.059 kelime
- 38 38. Bölüm🕯️1.401 kelime
- 39 39. Bölüm🕯️1.269 kelime
- 40 40. Bölüm🕯️1.807 kelime
- 41 41. Bölüm🕯️1.496 kelime
- 42 42. Bölüm🕯️1.735 kelime
- 43 43. Bölüm🕯️2.130 kelime
- 44 44. Bölüm🕯️1.619 kelime
- 45 45. Bölüm🕯️1.524 kelime
- 46 46. Bölüm🕯️2.238 kelime
- 47 47. Bölüm🕯️1.905 kelime
- 48 48. Bölüm🕯️1.405 kelime
- 49 49. Bölüm🕯️1.392 kelime
- 50 50. Bölüm🕯️1.440 kelime
- 51 51. Bölüm🕯️1.436 kelime
- 52 52. Bölüm🕯️2.180 kelime
- 53 53. Bölüm🕯️2.009 kelime
- 54 54. Bölüm🕯️2.328 kelime
- 55 55. Bölüm🕯️2.731 kelime
- 56 56. Bölüm🕯️1.696 kelime · Okuduğun bölüm
- 57 57. Bölüm🕯️1.391 kelime
- 58 58. Bölüm🕯️2.640 kelime
- 59 59. Bölüm🕯️2.044 kelime
- 60 FİNAL 🕯️2.688 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Kadıköy'ün o rutubetli, gün yüzü görmemiş bodrum katındaki taze kan kokusu genzimi yakıyordu. Duvarlardaki dökülmüş sıvalar, yerdeki paslı tıbbi aletler ve eski bir ameliyat masasının hemen yanı başında, cansız gözlerle tavana bakan doktorun cesediyle baş başaydım. Ama odadaki asıl dehşet verici güç, o ceset değil, hemen başımda dikilen Alex’in o gözü dönmüş öfkesiydi. Kolumu kavrayan parmakları birer kelepçe gibi etime gömülüyordu canımı çok fena yakıyordu ama canımın acısından ziyade, onun o buz mavisi gözlerinde daha önce hiç görmediğim o saf nefret beni sarsmıştı. O an anladım ki, Alex sadece planlarının bozulmasına kızmıyordu o, kontrolü kaybetmenin eşiğindeydi.
"Yürü," dedi Alex. Sesi gürlemiyordu, aksine bir fısıltı kadar alçaktı ama tüm bodrum katını, hatta tüm dünyayı saniyeler içinde dondurmaya yetecek bir soğukluğa sahipti. "Bırak beni, kendim yürüyebilirim!" diye çıkıştım, kolumu onun o devasa pençesinden kurtarmaya çalışarak geriye doğru asıldım. Karnımdaki dikişler bu ani hareketle fena halde gerildi, içimde bir yerlerin yırtıldığını hissettim ama acımı yüzüme yansıtmamak için dudaklarımı birbirine bastırdım.
Alex beni duymuyordu bile. Kulakları dış dünyaya kapanmış gibiydi. Beni adeta bir suçlu gibi peşinden sürükleyerek o karanlık merdivenlerden yukarıya, İstanbul'un sabahına çıkardı. Sokağın köşesinde, motoru çalışır vaziyette bekleyen arabanın kapısını tek hamlede, neredeyse menteşelerinden sökecek bir hırsla açtı ve beni arka koltuğa sertçe itti. Kendisi de hemen yanıma, aradaki tüm mesafeyi yok ederek oturduğunda, arabanın içindeki hava bir anda yarı yarıya azaldı sanki. Şoför koltuğundaki koruma, dikiz aynasından Alex’in yüzündeki o korkunç, her an birini infaz edecekmiş gibi duran ifadeyi gördüğü an tek bir kelime bile etmeden vitesi attı ve gaza bastı.
Güvenli eve dönene kadar geçen o kırk beş dakika boyunca arabanın içinde ölümcül bir sessizlik hüküm sürdü. Bu sıradan bir sessizlik olmadığının farkındaydım bu daha çok patlamaya hazır bir dinamitin fitilinin ateşlenmesi gibi havayı barut kokusuyla dolduran cinsten bir gerilimdi. Alex başını tamamen cama çevirmiş, dışarıda hızla akan İstanbul trafiğini, binaları izliyordu. Fakat direksiyona paralel duran sıkılmış yumrukları, çenesindeki o seğiren kas içindeki volkanın taşmak üzere olduğunu fısıldıyordu. Bense hırkamın cebindeki o kanlı notu sıkı sıkıya tutmuş, başarısızlığımın, amcamın bizi bir kez daha zekasıyla alt edişinin getirdiği o ağır, ezici yıkımla savaşıyordum. Yine geç kalmıştım. Kendimi kanıtlamak isterken sadece bir ceset bulmuştum.
Eve ulaştığımızda, araba tam durmadan Alex kapıyı açtı. Beni kolumdan tutarak salona doğru sertçe yönlendirdi. İçeri adım atar atmaz arkamızdan ağır dış kapıyı öyle bir çarptı ki, antredeki aynanın sarsıldığını, evin tüm camlarının zangırdadığını duydum. Alex kapıyı kilitledi ve dışarıda bekleyen korumalara dönerek, Rusça avazı çıktığı kadar bağırdı. Ne dediğini boğuk boğuk yankılanan sesinden dolayı tam anlamıyordum ama sesindeki tondan, ne olursa olsun içeri girmemelerini, kapıda etten bir duvar örmelerini emrettiğini kavramak zor değildi.
"Sen ne yaptığını sanıyorsun?" diye gürledi aniden bana doğru dönerek. Ne ara yanıma geldiğini fark etmemiştim. Ondan beklemediğin bu ani çıkış ile olduğum yerde korkuyla sıçradım. Üzerindeki kazağı yırtıp atmak ister gibi yakasını çekiştirdi, odanın içinde bir o yana bir bu yana dönmeye başladı. "Sana evde kalmanı söyledim! Sana yaran iyileşene kadar, o dikişler kaynayana kadar o yataktan çıkmayacaksın dedim! Sen ne yaptın? Benim arkamdan iş çevirip, çalışma odama sızıp, dosyalarımı karıştırıp o katilin senin için bıraktığı ilk yeme doğru koştun! Kafayı mı yedin sen Akasya? Ölmeyi bu kadar çok mu istiyorsun?"
"Ben sadece ailemin katilini bulmaya çalışıyorum Alex!" diye bağırdım karşılık vererek. Sesim en az onunki kadar yüksek çıkmıştı. Karnımdaki sızı tırnaklarımı avcuma geçirmeme neden oluyordu ama onun o baskın karakterinin altında ezilmeyi reddediyordum. "O adam benim babamı öldürdü! Beni o tersanede acımasızca vurdu! Şimdi de evimize kadar gelip kapıma not bırakıyor! Sen benden ne bekliyorsun? Odama kapanıp hiçbir şey yokmuş gibi nakış işlememi mi? Tehlike kapımdayken uyumamı mı?"
"Ben senden sadece ama sadece laf dinlemeni bekliyorum!" diye bağırdı, boynundaki şah damarlarının gerildiğini, teninin öfkeden kızardığını görebiliyordum. Büyük adımlarla gelip tam önümde durdu, o devasa gölgesiyle beni tamamen duvarla arasına sıkıştırdı. "O kapıdaki notu görmediğimi, bilmediğimi mi sanıyorsun? Mutfağa geçtiğindeki o titreyen ellerini, panik dolu gözlerini, cebindeki o buruşuk kağıdı fark etmediğimi mi sandın gerçekten? Senin attığın her adımın, söylediğin her acemi yalanın arkasındaki o amatör kokuyu ben kilometrelerce öteden alırım!"
"Fark ettiysen neden durdurmadın o zaman?" diye sordum, meydan okuyan bir tavırla çenemi yukarı doğru kaldırarak. Gözlerinin tam içine bakıyordum. "Neden o klinikte karşıma çıkıp beni bir suçlu gibi arabaya attın? Madem her şeyi biliyordun, neden gitmeme göz yumdun?"
Alex duraksadı. O buz mavisi gözlerinde anlık bir şaşkınlık, ardından çok daha büyük, dalga dalga yayılan bir öfke belirdi. "Çünkü o adamın seni avlamak için orada, o karanlığın içinde beklediğini düşündüm! Seni o bodrum katına çekip işini tamamen bitireceğini, seni ortadan kaldıracağını sandım! Eğer o doktoru bizden sadece dakikalar önce öldürüp kaçmasaydı, şu an benimle burada, bu salonda kavga ediyor olmayacaktın. Bir hastane köşesinde ya da bir mezarlıkta olacaktın! Anlamıyor musun? O adam bir canavar! Senin o amatör intikam duygularınla, o çocukça öfkenle baş edebileceğin mahalle serserilerinden biri değil o!"
"Umrumda değil!" diye haykırdım, gözlerimden nihayet o tutamadığım öfke gözyaşları boşalırken. Göğsüm hızla inip kalkıyordu. "Gerekirse onunla birlikte o bodrum katında ölmeye, o soğuk betonda kalmaya razıydım! Ama en azından bir şey yapmış olurdum. Senin gibi beni bir kafese kapatıp dışarıda ne dolaplar döndüğünü benden saklamana, beni bir hiç yerine koymana izin vermezdim!"
Alex aniden sustu. Gözlerindeki o alev alev yanan, her şeyi yakıp yıkmak isteyen öfke yerini bir anda derin, karanlık ve soğukluğa bıraktı. Salondaki o bağırış çağırış bitti, yerini sadece ikimizin nefes seslerine bıraktı. Bana doğru ağır bir adım daha attı, aramızdaki o son mesafeyi de tamamen yok etti. Elini yavaşça kaldırdı parmaklarının tersiyle, yanağımdan süzülen o sıcak, yakıcı gözyaşını usulca sildi. Bu dokunuş o kadar beklenmedik, o kadar tezat bir şekilde şefkatli ama bir o kadar da sahipleniciydi ki, nefesim boğazımda tıkandı, donakaldım.
"Ölmek mi istiyorsun?" diye fısıldadı. Sesi artık gürlemiyordu ama bir jilet kadar keskin ve derindi. "Gerçekten o adamın ellerinde can vermek, o güzel bedeninin paslı bir fabrikada, kör bir kurşunla çürümesini mi istiyorsun Akasya? Bu kadar mı değersiz hayatın senin için?"
"Ben sadece... adaleti istiyorum," dedim, sesim ilk defa onun bu yakınlığı karşısında titreyerek ve zayıflayarak.
"Bu dünyada adalet yok," dedi Alex, elini yanağımdan çekip tekrar göğsünde kavuşturarak. Salonda ritmik adımlarla bir ileri bir geri yürümeye başladı. Adımlarının ahşap zeminde çıkardığı o tok ses, kafamın içinde yankılanıyordu. "Özellikle bizim dünyamızda, Rusya'nın o karanlık sokaklarında ya da İstanbul'un bu dehlizlerinde adalet diye bir şey yoktur. Sadece güç ve intikam vardır. Ve sen, şu anki halinle, o gücün karşısında sadece ezilmeyi bekleyen bir sinek gibisin. Ben seni ezmesinler diye kendimi paralıyorum."
Durdu, sırtını bana döndü ve pencereden dışarıya, korumaların beklediği bahçeye baktı. Derin, yorgun bir nefes aldı. Omuzlarının gerildiğini, kafasının içinde devasa bir strateji savaşını sonlandırdığını görebiliyordum. Uzun, insanı sağır eden bir sessizliğin ardından yavaşça bana doğru döndü. Yüzündeki o öfkeli, etrafı yıkan adam gitmiş yerine limandaki o soğukkanlı, hamlelerini santim santim hesaplayan profesyonel biri gelmişti.
"Seni durduramayacağımı biliyorum," dedi düz, duygusuz bir sesle. "Seni bu eve zincire vursam, kapıları üzerine kilitlesem, pencereleri demirlesem bile sen bir yolunu bulacaksın. O inatçı ruhunla yine o adamın karşısına çıkacaksın. Ve en nihayetinde kendini öldürteceksin. Ben de arkandan bir ceset toplayacağım."
Ona şaşkınlıkla, ne demeye çalıştığını anlamak ister gibi baktım. "Ne demek istiyorsun yani?"
Alex masaya doğru yürüdü, kalçasını masanın kenarına yasladı ve gözlerini doğrudan benimkilere kilitledi. "Demek istiyorum ki, madem öleceksin... O zaman benim gözümün önünde ve benim kurallarımla öleceksin. Seninle baş edemiyorum malyshka. Senin bu deli cesaretin, bu kontrolsüz öfken benim tüm profesyonel planlarımı, adamlarımı, stratejimi altüst ediyor. Bu yüzden sana bir teklif sunuyorum. İlk ve son teklif."
Kalbim göğüs kafesimi bir davul gibi dövmeye başladı. "Ne teklifi?"
"O adamı saklandığı o delikten çıkarmak, tuzağa çekmek için bana sağlam bir yem lazım," dedi Alex, her bir kelimenin üzerine basa basa, sesini iyice alçaltarak. "Dün gece kapına o notu bıraktı çünkü senin hala hayatta olduğunu ve onun için yarım kalmış bir iş olduğunu biliyor. Seni istiyor, malyshka. Seni tamamen ortadan kaldırmadan, o intikamını tamamlamadan bu şehirden gitmeyecek, bunu ikimiz de biliyoruz. Eğer o masaya oturmayı, benim kurduğum bu tehlikeli planda bir piyon olmayı kabul edersen... seni bu işe dahil ederim. Seni artık odana kilitlemem."
"Beni amcamın önüne yem olarak mı atacaksın?" diye sordum. Doğru anladığımdan emin olmaya çalışıyordum. Bana böyle bir teklif yapmasını kesinlikle beklemiyordum. Fazlasıyla şaşırtıcı bir hamle olmuştu. İçimdeki o korku, intikam ateşinin harlanmasıyla bir anda yok olmuştu.
"Evet," dedi Alex, gözünü bile kırpmadan, en ufak bir tereddüt göstermeyerek. "En tehlikeli yerde, namlunun tam ucunda, o nişangahın merkezinde sen duracaksın. Amcan senin zayıf, yaralı ve korumasız olduğunu düşünüp üstüne aç bir kurt gibi gelecek. Ve o an, o tuzağa bastığı, o çizgiyi geçtiği saniyede, ben onun işini bitireceğim. Ama bu öyle basit, sokak arası bir infaz olmayacak. Onu burada, İstanbul sokaklarında vurup arkamızda polis, delil veya ceset bırakmayacağız. Benim tarzım bu değil."
"Ya ne yapacağız? Nasıl bitecek bu iş?"
Alex’in dudaklarının kenarında karanlık, tekinsiz ve tüyler ürpertici bir tebessüm belirdi. "Onu canlı alacağız. Paketleyip Rusya’ya, Büyükbaba’ya götürececeğiz. Büyükbaba’nın onunla yarım kalan, ailemizin geçmişine dayanan çok eski ve kanlı bir hesabı var. O adamın cezasını Rusya’nın o dondurucu, kimsenin sesini duyamayacağı topraklarında, Büyükbaba’nın kendi elleriyle vermesini sağlayacağız. Gerçek bir ceza olacak bu. Şimdi söyle bana malyshka... Bu deliliğe, bu ölümcül plana var mısın? Benim kurallarımla oynamaya, canını ortaya koymaya gerçekten hazır mısın? Yoksa odana dönüp iyileşmeyi mi bekleyeceksin?"
Hiç düşünmedim. Tek bir saniye bile tereddüt edip zaman kaybetmedim. Karnımdaki yaranın sızısı, içimdeki o nefretin ve babamın anısının yanında bir hiç kalırdı. "Kabul ediyorum," dedim, sesim hiç olmadığı kadar net, güçlü ve kararlı çıkarak. "Beni yem yap. O adamı o tuzaktan içeri çekeyim. Yeter ki o uçağa bindiğimizde, amcam zincirler içinde, önümüzde diz çökmüş olsun."
Alex masadan destek alarak bana doğru yürüdü. Aramızdaki o düşmanca, o çatışmalı hava bir anda kaybolmuş, yerini ölümcül, geri dönüşü olmayan bir ortaklığa bırakmıştı. Sağ elini uzattı. Büyük, nasırlı ve güçlü eli, benim titremesi yeni durmuş, soğuk elimin üzerinde büyük bir baskıyla kapandı. "Güzel," dedi Alex, gözlerinin içindeki o karanlık, memnun parıltıyla. "O zaman ilk kuralı öğrenerek başla: Yarından itibaren benim sözümden çıkan, benden izinsiz atılan her küçük adım, ikimizin de sonu olur. Şimdi odana çık, üstünü değiştir ve zihnini bu plana hazırla. Yarın büyük gün."
Bu salondan çıkıp merdivenlere doğru yönelirken, arkamda bıraktığım o ürkek, korkak küçük kız çocuğunu da o salonda, o cesedin kokusuyla birlikte gömdüğümü biliyordum. Artık Alex ile birlikte, o karanlık Rus dünyasının tam göbeğindeydim ve bu oyunun geri dönüşü yoktu. final yaklaşıyordu ve namlunun ucunda ben vardım.
Bölüm etkileşimi
