44. bölüm / 60
Beyaz Yalanlar44. Bölüm🕯️
Bölümler 60Şu an: 44. Bölüm🕯️
- 1 1. Bölüm🕯️1.871 kelime
- 2 2. Bölüm🕯️2.023 kelime
- 3 3. Bölüm🕯️2.374 kelime
- 4 4. Bölüm🕯️1.879 kelime
- 5 5. Bölüm🕯️1.555 kelime
- 6 6. Bölüm🕯️2.034 kelime
- 7 7. Bölüm🕯️1.732 kelime
- 8 8. Bölüm🕯️2.089 kelime
- 9 9. Bölüm🕯️2.396 kelime
- 10 10. Bölüm🕯️1.408 kelime
- 11 11. Bölüm🕯️1.350 kelime
- 12 12. Bölüm🕯️1.886 kelime
- 13 13. Bölüm 🕯️1.910 kelime
- 14 14. Bölüm🕯️1.592 kelime
- 15 15. Bölüm🕯️1.803 kelime
- 16 16. Bölüm🕯️1.023 kelime
- 17 17. Bölüm🕯️1.795 kelime
- 18 18. Bölüm 🕯️1.132 kelime
- 19 19. Bölüm🕯️1.331 kelime
- 20 20. Bölüm🕯️1.156 kelime
- 21 21. Bölüm 🕯️1.301 kelime
- 22 22. Bölüm🕯️1.354 kelime
- 23 23. Bölüm🕯️1.366 kelime
- 24 24. Bölüm🕯️1.869 kelime
- 25 25. Bölüm🕯️1.206 kelime
- 26 26. Bölüm🕯️978 kelime
- 27 27. Bölüm🕯️1.144 kelime
- 28 28. Bölüm🕯️1.003 kelime
- 29 29. Bölüm🕯️990 kelime
- 30 30. Bölüm🕯️1.157 kelime
- 31 31. Bölüm🕯️820 kelime
- 32 32. Bölüm🕯️722 kelime
- 33 33. Bölüm🕯️826 kelime
- 34 34. Bölüm🕯️1.488 kelime
- 35 35. Bölüm🕯️1.207 kelime
- 36 36. Bölüm🕯️1.200 kelime
- 37 37. Bölüm🕯️2.059 kelime
- 38 38. Bölüm🕯️1.401 kelime
- 39 39. Bölüm🕯️1.269 kelime
- 40 40. Bölüm🕯️1.807 kelime
- 41 41. Bölüm🕯️1.496 kelime
- 42 42. Bölüm🕯️1.735 kelime
- 43 43. Bölüm🕯️2.130 kelime
- 44 44. Bölüm🕯️1.619 kelime · Okuduğun bölüm
- 45 45. Bölüm🕯️1.524 kelime
- 46 46. Bölüm🕯️2.238 kelime
- 47 47. Bölüm🕯️1.905 kelime
- 48 48. Bölüm🕯️1.405 kelime
- 49 49. Bölüm🕯️1.392 kelime
- 50 50. Bölüm🕯️1.440 kelime
- 51 51. Bölüm🕯️1.436 kelime
- 52 52. Bölüm🕯️2.180 kelime
- 53 53. Bölüm🕯️2.009 kelime
- 54 54. Bölüm🕯️2.328 kelime
- 55 55. Bölüm🕯️2.731 kelime
- 56 56. Bölüm🕯️1.696 kelime
- 57 57. Bölüm🕯️1.391 kelime
- 58 58. Bölüm🕯️2.640 kelime
- 59 59. Bölüm🕯️2.044 kelime
- 60 FİNAL 🕯️2.688 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Uçağın tekerlekleri, gecenin zifiri karanlığında görünmez bir duvara çarpar gibi sert bir sarsıntıyla piste değdiğinde, uçağın içindeki o gerginlik de ikiye bölündü. Kabindeki o korunaklı loşluk, yerini motorların yavaşlayan o uğultulu ve tehditkar sesine bıraktı.
Uçak tamamen durduğunda kimse hareket etmedi. Çınar ön tarafta telefonunu açmış, ekrana düşen mesajları inceliyordu. Alex ise kemerini çözüp ayağa kalktığında, üzerindeki o uçağa ait gevşeklikten eser kalmamıştı. Ceketinin önünü kapattı, o her zamanki mesafeli ve tetikte olan ifadesi yüzüne bir maske gibi yerleşti.
Kabinin kapısı büyük bir tıslamayla aralandı. İçeri dolan hava, sadece soğuk değildi, insanın soluk borusunu donduran, çiğ ve yabancı bir ayazdı. Merdivenlerin başında durduğumda, rüzgar saçlarımı yüzüme çarptı. Etrafıma baktım. Burası büyük, sivil bir havalimanı değildi. Etrafta ne bir yolcu körüğü ne de parlak ışıklar vardı. Sadece askeri hangarlar, üzerlerinde kiril alfabesiyle yazılmış numaralar olan devasa kargo uçakları ve nizamiyenin ucunda bekleyen silahlı adamlar...
Kafamın içerisinde birkaç ihtimal dönmeye başlamıştı bile. Merdivenlerden aşağı ilk adımı attığımda titredim. Alex tam arkamdaydı. Anlık olarak omzumun üzerinden dönüp ona bir bakış attım. "Neresi burası?" diye sordum, sesimin rüzgarda kaybolmamasına çalışarak.
Alex basamağın sonuna indi. Gözleri etrafı tarıyordu. Soruma hemen cevap vermedi. Nizamiyedeki gri üniformalı, tüfekli iki asker bize doğru ilerlediğinde Alex sert adımlarla öne geçti. Askerlerle konuşurken ağzından çıkan kelimeler sert, gırtlaktan gelen ve tamamen yabancı bir dile aitti. Rusça konuşuyordu. Kusursuz, soğuk bir Rusça.
Askerler pasaportlara bile bakmadan, Alex’in uzattığı siyah, üzerinde hiçbir amblem olmayan küçük kartı inceleyip başlarıyla geçiş izni verdiler. Alex arkasına bakmadan, "Rusya," dedi. Sesi rüzgardan bile daha soğuktu. "Geldik."
Rusya. Hayatım boyunca haritada görmekten öteye geçmediğim, sınırlarının içinde ne barındırdığını bilmediğim o devasa, tekinsiz coğrafyanın tam ortasındaydım. Yaşadığım şokun etkisiyle dudaklarımı aralayıp da bir soru daha soramadım. Sessizliğe büründüm.
Pistin hemen kenarında, motoru çalışır vaziyette bekleyen iki siyah minibüse doğru yönlendirildik. Bu sefer her şey çok daha organize ve ağırdı. Uçaktan inip doğrudan arabaya fırlatılmamıştık, her birimizin etrafında, adımlarımızı izleyen iri yarı ikişer adam vardı.
Marco kapıyı açtığında, İnci ile birlikte arka koltuğa geçtik. İnci’nin yüzü kireç gibiydi. Dışarıdan benim de İnci gibi gözüktüğüme hiç şüphe yoktu. Koltuğa yerleştiği an ellerini bence birbirine kenetledi, parmak boğumları beyazlaşmıştı. İkimiz de ne bir şey sorabiliyorduk ne de birbirimizin yüzüne bakabiliyorduk.
Yol boyunca arabanın camından dışarıyı izledim. Şehir ışıkları çok geride kalmıştı. Yolun her iki yanını kaplayan devasa, koyu renkli çam ormanları, arabanın farları altında birer hayalet gibi geçip gidiyordu. Nereye gittiğimizi, bizi neyin beklediğini bilmemenin verdiği o karanlık, arabanın içindeki sessizlikten daha ağırdı.
Alex en arkada oturuyordu ve yol boyunca dikiz aynasından tek bir kez bile göz göze gelmedik. Yine o aşılmaz duvarının arkasına çekilmişti. Yaklaşık bir buçuk saat süren o kasvetli yolculuğun ardından araba ormanın derinliklerinde, yüksek taş duvarlarla çevrili, devasa bir malikanenin önünde durdu.
Ev, karanlığın içinde siyah bir leke gibi yükseliyordu. Keskin hatları olan, taş ve ahşabın soğukluğunu taşıyan modern ama ürkütücü bir yapıydı.
Arabadan indiğimizde rüzgar buradaki ağaçların arasında daha korkunç bir ses çıkarıyordu. Alex yanımızdan geçip kapıya doğru ilerlerken, onun bu sarsılmaz rahatlığına karşılık içimdeki o huzursuzluğu bastırmak istedim. Hafifçe yanına doğru adımladım.
"Eee," dedim, sesimdeki o titremeyi gizlemeye çalışarak. "Yoksa burası senin gizli kalen mi? Yeni evin mi?"
Alex durdu. Elini cebinden çıkarmadan başını hafifçe bana doğru çevirdi. Yüzünde o uçaktaki tebessümden eser yoktu ama bakışlarındaki o dikkatli karartı şakayı anladığını gösteriyordu.
"Benim değil," dedi, sesi düz ve ruhsuzdu. "Buranın bir sahibi var. Ve emin ol benim bir evim yok."
Kısa, net ve soğuk. Tam ondan beklenecek bir cevaptı. Kapı ağır bir gürültüyle açıldı ve içeri girdik. Evin içi de dışı kadar tekinsizdi. Geniş koridorlar, koyu renkli mermerler ve duvarlarda asılı olan ama hiçbir anlam yükleyemediğim eski tablolar... Bizi karşılayan iki yardımcı, üzerimizdeki çamurlu ceketleri alırken bile tek bir kelime etmedi. Sadece başlarıyla bizi takip etmemizi işaret ettiler.
İnci’yi üst kattaki odalardan birine götürürlerken, beni koridorun en sonundaki, pencereleri doğrudan arkadaki karanlık ormana bakan büyük bir odaya bıraktılar. Kapı arkamdan kapandığında odanın ortasında kalakaldım. Yatağın kenarına oturdum, ellerimi dizlerime koydum.
Zihnim bir labirent gibiydi ve her sokakta birbirinden daha çıkmaz bir haleydi. Amcamın adını her düşündüğümde boğazıma batan o cam kırıkları, burada, bu yabancı ülkede daha da derine batıyordu.
Ne kadar süre o şekilde oturdum bilmiyorum. Odanın içindeki sessizlik, duvardaki saatin tik taklarıyla bölünürken kapı iki kez sertçe vuruldu.
Ayağa kalkıp kapıyı açtım. Alex, kapı eşiğinde dikiliyordu. Üzerindeki o koyu renk ceketi çıkarmış, siyah kazağıyla her zamankinden daha yapılı ve tehlikeli duruyordu. Gözleri doğrudan yüzüme odaklandı.
"Neden geldin?" diye sordum, sesimi mesafeli tutmaya çalışarak.
"Benimle gel," dedi. Cümlesi bir rica değil, bir komut gibiydi ama ses tonundaki o bastırılmış ton merak uyandırıcıydı. "Sana göstermem gereken bir şey var."
"Neyi?" diye üsteledim. Cevap vermedi. Sadece arkasını döndü ve koridorda yürümeye başladı. Geleceğimi biliyordu. Bir anlık tereddütün ardından odadan çıktım ve onun o geniş omuzlarını takip ederek malikanenin arka çıkışına yöneldim. Bahçeye çıktığımızda soğuk tenime bir kez daha iğne gibi battı. Ayaklarımızın altındaki çakıl taşlarının çıkardığı sesler dışında çıt çıkmıyordu.
Alex beni arazinin biraz uzağında, ahşap mimarisiyle karanlığın içinde kaybolan devasa bir at çiftliğine doğru götürdü. Ahırın kapısını ağır bir hamleyle kaydırarak açtı. İçeri girdiğimizde taze saman, kurutulmuş ot ve keskin bir deri kokusu karşıladı bizi. Loş sarı lambalar ahırı loş bir ışıkla aydınlatıyordu. Alex, koridorun en sonundaki geniş boks kapısına kadar hiç durmadan yürüdü ve orada durup içeriyi işaret etti.
İçeride, doru renginde, devasa ve asil duruşlu bir at vardı. Ama kafasını öne eğmiş, bakışlarını zemine dikmişti. Yaklaştığımda, atın sırtının yan tarafında, tüylerin arasında bariz bir şekilde sırıtan, yeni kapanmış ama hala taze duran derin, uzun bir yara izi gördüm.
"Bu kim?" diye sordum, sesimi istemsizce kısarak.
Alex kollarını göğsünde bağladı, sırtını ahşap bölmeye yasladı.
Gözleri atın üzerindeki o yara izindeydi. "Rüzgar," dedi. Sesi her zamankinden daha boğuktu. "Yakınlardaki ormanda bulmuşlar buranın bakıcıları. Ağır bir kurt saldırısından çıkmış. Sırtındaki yara o geceden kalma. Ama asıl darbeyi annesini o gece gözlerinin önünde kaybettiklerinde almış. Buraya getirdiklerinde ölmek üzereymiş."
Atın o hüzünlü, dilsiz duruşuna baktım. Sırtındaki o yara izi, Alex’in yüzündeki ve ruhundaki o görünmez yaralarla o kadar büyük bir uyum içindeydi ki... İçim sızladı.
"Buraya her geldiğimde," dedi Alex, bakışlarını attan ayırmadan. Cümlesi havada asılı kaldı. "Zihnimin içindeki o gürültüyü susturabildiğim tek yer burası. Bu hayvanla konuşmuyoruz. Sadece susuyoruz. O da rüzgarın onu nereye savuracağını kimseye belli etmek istemiyor. Tıpkı benim gibi."
Onun bu ketum, buz gibi tavrının altından sızan o ufacık itiraf, kalbime dokundu. Atın burnuna doğru bir adım attım, Rüzgar hafifçe kıpırdandı ama kaçmadı.
"Buraya her geldiğinde mi?" dedim, sesime bilerek meraklı bir ton katarak gözlerimi Alex’e çevirdim. Bir yem atıyordum. "Yani... buraya sık sık geliyorsun. Bu eve, bu ülkeye. Sık sık yolun düşüyor buraya, öyle mi?"
Alex’in gözleri saniyeliğine bana doğru kaydı. Attığım yemi çok net anlamıştı. Bakışlarındaki o keskin zeka, sorumu tarttı ama dudakları tek bir milim bile kıpırdamadı. Duvarını anında ördü. Cevap vermedi.
Sadece bakışlarını tekrar ata çevirdi. "Neden buradayız Alex?" diye sordum, bu kez daha ciddi bir sesle. "Benden saklanan o cehennem... Babamın o fotoğrafları... Burası neresi? Duymak istiyorum artık."
Alex elini cebine attı. "Cevapları almana çok az kaldı," dedi, sesi buz gibi ve netti. "Sadece bekle."
Yine o aşılmaz duvar. Derin bir nefes alarak ağzımdan çıkmak için sabırsızcana her bir kelimeyi zorlukla yuttum. Ama bu kez üstelemedim, çünkü uçağın içindeki o yakınlıktan sonra aramızdaki o görünmez ipin kopmasını istemiyordum. Elimi yavaşça uzatıp Rüzgar’ın yumuşak burnuna dokundum. At derin bir nefes alıp elime doğru sokuldu. Alex’in bakışlarının üzerimde baskı yarattığını hissedebiliyordum.
"Binmek ister misin?" diye sordu Alex aniden. Sesinde o çok nadir duyulan, alaycı ve hafif muzip ton belirdi. "Seni biraz buralarda gezdirsin? Tabii korkmuyorsan."
Hızla elimi çektim, kaşlarımı çatarak ona döndüm. "Asla. Hayatta binmem. Şunun boyuna bak, beni üzerinden attığı gibi hastanelik eder."
Alex’in dudaklarının kenarı hafifçe yukarı doğru kıvrıldı. O sert yüzü saniyeliğine de olsa gevşedi. "Korktuğunu bu kadar çabuk itiraf edeceğini düşünmemiştim," dedi, sesi hafif bir dalga geçiş barındırıyordu. "Koskoca tehlikelerin ortasından geçen kız, bir attan mı kaçıyor?"
"Attan kaçmıyorum, kontrolü kaybetmekten hoşlanmıyorum," diye homurdandım, kollarımı göğsümde bağlayarak. O adamın adını anmamaya özen göstererek, çocukluğumun o izole, kırık dökük günlerinden bir anıyı cımbızla çektim. "Hem benim çocukluktan kalma büyük bir at travmam var bir kere. Dokuz yaşındaydım. Beni zorla bir çiftliğe götürmüşlerdi, güya sakinleşeyim diye. Bana en uysal, en küçük midilliyi seçtiler. Adı da Pamuk’tu. Ben o küçük hayvana bindim, her şey yolunda gidiyordu. Sonra ne oldu biliyor musun? Pamuk aniden çitin arkasındaki elma ağacını gördü. Üzerinde benim olmamı zerre umursamadan, koştur koştur o ağaca daldı. Alçak bir dalın altından geçerken ben o dala takılı kaldım, Pamuk ise altımdan geçip elmasını yemeye devam etti. Dakikalarca o dalda asılı kalıp avazım çıktığı kadar ağlamıştım. Beni oradan indirdiklerinde bütün karizmam, gururum yerle bir olmuştu. O günden beri atlarla arama aşılmaz bir mesafe koydum."
Alex’in gözlerindeki o neşeli pırıltı büyüdü. Başını hafifçe iki yana salladı, göğsünden çok kısık, boğuk bir kıkırdama yükseldi. "Bir elma ağacı dalında asılı kalan Akasya..." diye mırıldandı, sesi ilk kez bu kadar rahattı. "Bunu görmeyi gerçekten isterdim. İzlemek için çok şey feda edebilirdim."
"Çok kötüsün," dedim, yüzümde engel olamadığım bir tebessümle ona bakarak.
Aramızdaki o nadir, nefes aldıran hafif gerilim ahırın tavanına doğru yükselirken, girişten gelen ani bir ayak sesiyle ikimiz de aynı anda kasıldık.
Ahırın kapısında, loş ışığın altında Marco dikiliyordu. Yüzünde her zamanki o ifadesiz ve soğuk maske vardı. Alex ile göz göze geldikleri an, Alex’in yüzündeki o ufacık gevşeme saniyeler içinde silindi. Yerini o sarsılmaz yüz ifadesi aldı. Marco tek bir kelime bile etmedi. Sadece çok belirgin, ağır ve net bir baş hareketi yaptı. Bu hareket, ‘Zamanı geldi, içerideler’ demekti benim nezdimde.
Marco arkasını dönüp gölgelerin içinde kaybolurken, ahırdaki o sığınak alanımız bir anda darmadağın oldu. Gerçekler, kapının hemen ardında dişlerini bilemiş bizi bekliyordu.
Alex yavaşça bana doğru döndü. O buz mavisi gözleri, az önceki neşenin kırıntısını bile taşımıyordu. Tamamen karanlık, tamamen ciddiydi. Aramızdaki o mesafeyi tek bir adımla kapattı, gözlerimin içine baktı. Sesi ahırın duvarlarına çarpıp kalbime indi.
"Cevapları almaya hazır mısın?"
Bölüm etkileşimi
