50. bölüm / 60
Beyaz Yalanlar50. Bölüm🕯️
Bölümler 60Şu an: 50. Bölüm🕯️
- 1 1. Bölüm🕯️1.871 kelime
- 2 2. Bölüm🕯️2.023 kelime
- 3 3. Bölüm🕯️2.374 kelime
- 4 4. Bölüm🕯️1.879 kelime
- 5 5. Bölüm🕯️1.555 kelime
- 6 6. Bölüm🕯️2.034 kelime
- 7 7. Bölüm🕯️1.732 kelime
- 8 8. Bölüm🕯️2.089 kelime
- 9 9. Bölüm🕯️2.396 kelime
- 10 10. Bölüm🕯️1.408 kelime
- 11 11. Bölüm🕯️1.350 kelime
- 12 12. Bölüm🕯️1.886 kelime
- 13 13. Bölüm 🕯️1.910 kelime
- 14 14. Bölüm🕯️1.592 kelime
- 15 15. Bölüm🕯️1.803 kelime
- 16 16. Bölüm🕯️1.023 kelime
- 17 17. Bölüm🕯️1.795 kelime
- 18 18. Bölüm 🕯️1.132 kelime
- 19 19. Bölüm🕯️1.331 kelime
- 20 20. Bölüm🕯️1.156 kelime
- 21 21. Bölüm 🕯️1.301 kelime
- 22 22. Bölüm🕯️1.354 kelime
- 23 23. Bölüm🕯️1.366 kelime
- 24 24. Bölüm🕯️1.869 kelime
- 25 25. Bölüm🕯️1.206 kelime
- 26 26. Bölüm🕯️978 kelime
- 27 27. Bölüm🕯️1.144 kelime
- 28 28. Bölüm🕯️1.003 kelime
- 29 29. Bölüm🕯️990 kelime
- 30 30. Bölüm🕯️1.157 kelime
- 31 31. Bölüm🕯️820 kelime
- 32 32. Bölüm🕯️722 kelime
- 33 33. Bölüm🕯️826 kelime
- 34 34. Bölüm🕯️1.488 kelime
- 35 35. Bölüm🕯️1.207 kelime
- 36 36. Bölüm🕯️1.200 kelime
- 37 37. Bölüm🕯️2.059 kelime
- 38 38. Bölüm🕯️1.401 kelime
- 39 39. Bölüm🕯️1.269 kelime
- 40 40. Bölüm🕯️1.807 kelime
- 41 41. Bölüm🕯️1.496 kelime
- 42 42. Bölüm🕯️1.735 kelime
- 43 43. Bölüm🕯️2.130 kelime
- 44 44. Bölüm🕯️1.619 kelime
- 45 45. Bölüm🕯️1.524 kelime
- 46 46. Bölüm🕯️2.238 kelime
- 47 47. Bölüm🕯️1.905 kelime
- 48 48. Bölüm🕯️1.405 kelime
- 49 49. Bölüm🕯️1.392 kelime
- 50 50. Bölüm🕯️1.440 kelime · Okuduğun bölüm
- 51 51. Bölüm🕯️1.436 kelime
- 52 52. Bölüm🕯️2.180 kelime
- 53 53. Bölüm🕯️2.009 kelime
- 54 54. Bölüm🕯️2.328 kelime
- 55 55. Bölüm🕯️2.731 kelime
- 56 56. Bölüm🕯️1.696 kelime
- 57 57. Bölüm🕯️1.391 kelime
- 58 58. Bölüm🕯️2.640 kelime
- 59 59. Bölüm🕯️2.044 kelime
- 60 FİNAL 🕯️2.688 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
İstanbul’un üzerine çöken gri sabah, Boğaz’ın dalga sesleriyle birlikte odanın devasa pencerelerinden içeri süzülürken, içimdeki huzursuzluk odadaki klimalı havadan çok daha soğuktu. Alexei uyumuyordu. Aksine, o her zamanki profesyonel, tetikte ve kusursuz duruşuyla odanın ortasında ayaktaydı. Siyah şık ceketini omuzlarına geçirirken, aynadaki yansımasından beni izlediğini görebiliyordum. Onun o kaskatı, ne düşündüğünü asla ele vermeyen yüz hatları karşısında içimde biriken öfke ve çaresizlik, kelimeler halinde dökülmek için sabırsızlanıyordu.
"Alex, lütfen," dedim, oturduğum yataktan hızla kalkıp arkasında gezinmeye başlayarak. Sesimdeki o gururlu tonu korumaya çalışsam da, içten içe ona yalvardığımı ikimiz de biliyorduk. "Beni burada, bu dört duvarın arasında tek başıma bırakamazsın. Bu sadece senin operasyonun değil. Benim de hayatım, benim de geçmişim söz konusu. Ben de seninle geleceğim."
Alex, ceketinin düğmelerini iliklerken adımlarımı izlemeyi sürdürdü ama dönüp yüzüme bakmadı bile. "Sana dün gece söyledim Akasya," dedi, sesi her zamanki gibi pürüzsüz ve bir o kadar da acımasızdı. "Sen burada, bu odada kalıyorsun. Güvende olman gereken tek yer burası."
"Güvende olmak istemiyorum!" diyerek önüne geçtim, adımlarını kestim. İnatçı bakışlarımı o buz mavisi gözlerine çiviledim. Ellerimi hırsla havaya kaldırarak kendimi anlatmaya çalıştım: "Beni anlamıyor musun? Herkes benim adıma kararlar alırken, beni bir piyon gibi köşeye fırlatırken daha ne kadar izleyici kalacağım? Ama bu kez izin vermeyeceğim. O canavarın nerede olduğunu biliyorsun ve beni burada devre dışı bırakamazsın!"
Bayağı uğraştım. Dakikalarca odanın içinde onun peşinden dolandım, mantıklı argümanlar sundum. Hatta o meşhur inatçılığımla sesimi yükselttim, tehditler savurdum. Bir tek ayaklarına kapanmadığım kalmıştı adeta. Ancak Alex, sanki karşısında fırtınalar kopan bir kadın değil de boş bir duvar varmış gibi sarsılmaz durdu. Beni dinledi ama kararlılığından milim sapmadı. Her ne olursa olsun pes etmek gibi bir niyetim yoktu ama.
Alex, masanın üzerindeki telefonunu cebine koyduktan sonra tam karşıma dikildi. Aramızdaki mesafe azaldığında, o tanıdık, insanı felç eden aurasını üzerime bıraktı. "Rahat dur, Akasya birkaç saate geri döneceğim. O zamana kadar bu odadan tek bir adım bile atmayacaksın."
Arkasını döndü, ağır ahşap kapıyı açtı ve dışarı çıktı. Hemen ardından kapının dışarıdan kilitlendiğini belirten o mekanik, soğuk klik sesini duydum. O ses, özgürlüğüme vurulan bir kelepçe gibi odada yankılandı.
Kapının altındaki ince boşluktan koridordaki gölgeleri görebiliyordum. Alex işini şansa bırakmamıştı kapının hemen önünde, adımlarından ve fısıltılı Rusça konuşmalarından anladığım kadarıyla en az iki izbandut gibi koruma bekliyordu. Odada tek başıma kalmıştım.
İçimi kemiren o hırsla odanın içinde bir ileri bir geri yürümeye, kendi kendime kıvranmaya başladım. "Düşün Akasya, düşün," diye mırıldandım parmaklarımı saçlarımın arasından geçirirken. "Bu odada çürümeyeceksin."
Kendimce bir plan yapmaya koyuldum. İlk olarak en belirgin ve en riskli yolu, yani kapıdaki korumaları atlatmayı denemeye karar verdim. Belki de onları saf dışı bırakacak ya da odadan uzaklaştıracak bir numara bulabilirdim. Derin bir nefes aldım, yüzüme olabildiğince masum ve çaresiz bir ifade yerleştirerek ağır ahşap kapıya doğru ilerledim. Kapıyı sertçe tıkladım.
Birkaç saniye sonra kilit gıcırtıyla döndü ve kapı hafifçe aralandı. Karşımda, takım elbisesinin altındaki kalıplı bedeniyle devasa bir Rus koruma belirdi. Gözlerinde sıfır duyguyla bana bakıyordu.
"Şey..." dedim, sesimi hafifçe titreterek. "Ben... odada çok sıkıldım ve aşağıdan, lobiden rastgele bir şey isteyecektim. Bana sıcak bir bitki çayı ve birkaç kurabiye getirebilir misiniz? Ama lütfen taze olsun, lobideki o özel pastaneden gelmesini istiyorum." Kuralları çiğnemesini, kapının önünden bir anlık bile olsa ayrılıp o aşağıya inerken arkasından kaçmayı umut ediyordum. Gözlerimi beklentiyle ona diktim.
Koruma, yüzündeki o robotik ifadeyi bozmadan elini yakasındaki telsize götürdü. Telsizin düğmesine basıp pürüzlü bir Rusçayla konuştu. Karşıdaki kişiye lobiden bir bitki çayı ve kurabiye siparişi verip odaya gönderilmesini söyledi. Telsizi kapatıp bana döndü ve buz gibi bir sesle, "Birazdan odanıza getirilecek, efendim," diyerek kapıyı yüzüme doğru sertçe kapattı. Kilit sesi yeniden duyuldu.
Odanın ortasında öylece kalakaldım. Dişlerimi sıktım. Korumayı atlatamayacağımı, o kapının bir duvar olduğunu anlamıştım. Planım suya düşmüştü ama pes etmeye niyetim yoktu. Çaresizce etrafıma bakarken gözlerim Boğaz’ın o dondurucu olmayan ama teni ürperten sabah rüzgarıyla dalgalanan geniş balkonuna kaydı. İşte o an, aklıma asıl çılgınca fikir geldi. Balkon.
Yerden metrelerce yüksekteydik. Otelin bu tarihi mimarisi taş oymalar ve geniş çıkıntılarla doluydu ama aşağısı tam anlamıyla bir uçurumdu. Balkon kapısını hiç ses çıkarmadan aralayıp dışarı adım attım. İstanbul’un sabah ayazı anında yüzüme çarptı, tenimi ürpertti. Sağ tarafıma baktığımda, bizim balkonun bitişiğindeki diğer odanın balkonu arasında yaklaşık bir buçuk metrelik bir boşluk olduğunu gördüm.
İki balkonun parmaklıkları arasında sadece dik bir taş duvar yükseliyordu. Eğer o parmaklıklara tırmanıp karşıya geçebilirsem, o boş odadan koridordaki adamlara yakalanmadan çıkabilirdim.
"Gerçekten delirdin Akasya," diye fısıldadım kendi kendime. Yükseklik korkum yoktu ama ayaklarımın altındaki o karanlık boşluk ve rüzgarın uğultusu başımı döndürmeye yetmişti.
Soğuk demir parmaklıkları ellerimle kavradım. Parmaklarımı o kadar sıkı sıkıya geçirmiştim ki eklemlerimin beyazladığını görebiliyordum. Parmaklıklara tırmanıp bedenimi balkonun dış tarafına, o sonsuz boşluğa doğru sarkıttım. Rüzgar saçlarımı yüzüme vuruyor, görüşümü kapatıyordu. Sol elimi demire sabitleyip sağ ayağımı karşı balkonun mermer çıkıntısına doğru uzattım. Tam o sırada bastığım taş parçasından küçük bir sıva kütlesi koptu ve karanlığa doğru süzüldü.
Kalbim boğazımda atıyordu. Eğer şimdi düşersem, Alex haklı çıkacaktı ve bu hikaye burada bitecekti. Dişlerimi sıktım, gözlerimi kapattım ve kendimi ileriye doğru fırlattım.
Ellerim karşı balkonun demirlerine çarptığında çıkan metalik ses rüzgarın içinde kayboldu. Bedenimi hızla yukarı çekip kendimi diğer balkonun zeminine attım. Sırt üstü taş soğukluğa uzandığımda nefes nefeseydim. Başarmıştım. Vakit kaybetmeden odanın kapısını zorladım ve şansıma bu oda boştu ve balkon kapısı kilitli değildi.
İçeri sızdım. Hızlıca odanın dış kapısına ilerleyip koridoru kontrol ettim. Bizim odanın önündeki iki izbandut hala arkaları dönük bekliyordu. Ters yöne doğru, servis merdivenlerine doğru koştum.
Montumun siyah kapüşonunu başıma kadar çekip yüzümü gizledim. Adımlarım merdiven basamaklarında yankılanırken, otelin o şatafatlı lobisine inmeyi başardım. Lobinin o devasa sütunlarının arkasına saklanıp etrafı keskin gözlerle taramaya başladım.
Kalbim hala göğüs kafesimi dövüyordu. Alex’i arıyordu gözlerim. Ve tam o sırada, resepsiyonun uzak köşesinde, çıkış kapısına yakın bir yerde onu gördüm. Alex, yerel saha adamlarından biri olduğunu tahmin ettiğim bir korumayla fısıltıyla konuşuyordu. Koruma ona bir dosya ya da bir cihaz uzatıyor, Alex de başıyla onaylayarak hızlıca dışarı yöneliyordu.
Sessizce peşine takıldım. Lobideki kalabalığın ve sütunların arkasından süzülerek dış kapıya kadar onu takip ettim. Alex, otelin önünde bekleyen siyah, camları filmli lüks bir arabaya atlayıp hızla yola koyuldu. Araç hareket ettiği an ben de caddenin kenarına fırladım ve şansıma tam o sırada boşta duran bir taksinin kapısını açıp kendimi içeri attım. Bugün cidden şanslı mıydım henüz karar verememiştim.
"Şu öndeki siyah lüks arabayı takip et," dedim şoföre, sesimdeki o sarsılmaz acelecilikle. "Sakın gözden kaçırma. Ne kadar istersen ödeyeceğim, yeter ki o aracı kaybetme."
Şoför dikiz aynasından bana şüpheyle baktı ama gözlerimdeki o kararlı ateşi görmüş olacak ki gaza bastı. İstanbul trafiği henüz yeni yeni yoğunlaşıyordu. Gözlerimi arabayı kaçırma korkusuyla bir an olsun önümüzdeki yoldan ayırmadım. Sahil şeridi boyunca ilerledik, ardından şehrin o eski, endüstriyel fabrikalarının ve terk edilmiş depolarının bulunduğu uzun ve ıssız yollara saptık. Yol uzadıkça etraftaki binalar seyrekleşiyor, yerini paslı demir yığınlarına ve metruk yapılara bırakıyordu.
En nihayetinde öndeki araç, Haliç’in arkalarında, çürümüş tersane kalıntılarının ortasında yükselen devasa, eski bir deponun önünde durdu.
Alex arabadan indi, etrafı keskin gözlerle süzdükten sonra deponun kırık demir kapısından içeri süzüldü. Ben de taksiyi biraz geride durdurup indim. Hava dondurucu bir sisle kaplıydı ve etrafta çıt çıkmıyordu.
Deponun içine adım attığımda, içerisinin devasa, tavanı kısmen çökmüş ve eski makine dişlileriyle dolu bir labirent olduğunu gördüm. İçerideki loş ışık, kırık camlardan sızan gri gün ışığıyla besleniyordu. İlk başta Alex’in gölgesini ileride, büyük bir yük konteynerinin arkasından geçerken gördüm.
Adımlarımı hızlandırıp onu takip etmeye çalıştım. Ayaklarımın altındaki cam kırıklarının ses çıkarmaması için her adımımı milim milim atıyordum.
Ancak bir köşeyi dönüp konteynerin arkasına baktığımda... Kimse yoktu. Donakaldım. Kalbimin ritmi yeniden hızlanmaya başladı. Alex bir anda ortadan kaybolmuştu. Sağa baktım, sola baktım sadece paslı demirler, çürümüş variller ve karanlık gölgeler vardı. Bir süre daha etrafta dolanıp Alex’i aramaya çalıştım.
Koridor benzeri dar geçitlerden geçtim, eski makinelerin arkasına baktım ama her adımımda bu devasa çöplüğün içinde daha da derine battığımı, yönümü kaybettiğimi fark ettim. Kaybolmuştum.
İçimi derin, tekinsiz bir tedirginlik kapladı. Deponun içindeki o eski demirlerin gıcırtısı, rüzgarın uğultusuyla birleştiğinde sanki duvarlar üzerime doğru geliyormuş gibi hissettim. Burası tekin değildi. Alex’i kaybetmiştim ve şu an bu devasa labirentte tamamen yapayalnızdım.
Attığım her adım yüksek tavanlarda yankılanıyor, sanki arkamdan birileri beni takip ediyormuş gibi tekinsiz bir his doğuruyordu içimde.
Tam ana çıkış kapısını bulma ümidiyle iki büyük makine bloğunun arasındaki dar ve karanlık koridora gelmiştim ki...
Arkamda hafif bir hava akımı, ani bir kıpırtı hissettim.
Dönmeye fırsat bile bulamadan, karanlığın içinden fırlayan güçlü, devasa bir el büyük bir hızla dudaklarımın üstüne kapandı.
Çığlığım o elin etli ayasında boğulup giderken, diğer güçlü kol belime dolandı ve beni acımasızca, deponun en karanlık, ışık girmeyen o kör noktasına doğru çekmeye başladı. Ayaklarımı çırpıyor, dirseklerimle arkamdaki o sert bedene vurmaya çalışıyordum ama nafileydi, adeta betondan bir duvara çarpıyor gibiydim. Karanlığın içinde tamamen kaybolurken, kulağıma doğru yaklaşan o nefesin soğukluğunu ve beni bekleyen o bilinmezliği hissettim...
Bölüm etkileşimi
