54. bölüm / 60
Beyaz Yalanlar54. Bölüm🕯️
Bölümler 60Şu an: 54. Bölüm🕯️
- 1 1. Bölüm🕯️1.871 kelime
- 2 2. Bölüm🕯️2.023 kelime
- 3 3. Bölüm🕯️2.374 kelime
- 4 4. Bölüm🕯️1.879 kelime
- 5 5. Bölüm🕯️1.555 kelime
- 6 6. Bölüm🕯️2.034 kelime
- 7 7. Bölüm🕯️1.732 kelime
- 8 8. Bölüm🕯️2.089 kelime
- 9 9. Bölüm🕯️2.396 kelime
- 10 10. Bölüm🕯️1.408 kelime
- 11 11. Bölüm🕯️1.350 kelime
- 12 12. Bölüm🕯️1.886 kelime
- 13 13. Bölüm 🕯️1.910 kelime
- 14 14. Bölüm🕯️1.592 kelime
- 15 15. Bölüm🕯️1.803 kelime
- 16 16. Bölüm🕯️1.023 kelime
- 17 17. Bölüm🕯️1.795 kelime
- 18 18. Bölüm 🕯️1.132 kelime
- 19 19. Bölüm🕯️1.331 kelime
- 20 20. Bölüm🕯️1.156 kelime
- 21 21. Bölüm 🕯️1.301 kelime
- 22 22. Bölüm🕯️1.354 kelime
- 23 23. Bölüm🕯️1.366 kelime
- 24 24. Bölüm🕯️1.869 kelime
- 25 25. Bölüm🕯️1.206 kelime
- 26 26. Bölüm🕯️978 kelime
- 27 27. Bölüm🕯️1.144 kelime
- 28 28. Bölüm🕯️1.003 kelime
- 29 29. Bölüm🕯️990 kelime
- 30 30. Bölüm🕯️1.157 kelime
- 31 31. Bölüm🕯️820 kelime
- 32 32. Bölüm🕯️722 kelime
- 33 33. Bölüm🕯️826 kelime
- 34 34. Bölüm🕯️1.488 kelime
- 35 35. Bölüm🕯️1.207 kelime
- 36 36. Bölüm🕯️1.200 kelime
- 37 37. Bölüm🕯️2.059 kelime
- 38 38. Bölüm🕯️1.401 kelime
- 39 39. Bölüm🕯️1.269 kelime
- 40 40. Bölüm🕯️1.807 kelime
- 41 41. Bölüm🕯️1.496 kelime
- 42 42. Bölüm🕯️1.735 kelime
- 43 43. Bölüm🕯️2.130 kelime
- 44 44. Bölüm🕯️1.619 kelime
- 45 45. Bölüm🕯️1.524 kelime
- 46 46. Bölüm🕯️2.238 kelime
- 47 47. Bölüm🕯️1.905 kelime
- 48 48. Bölüm🕯️1.405 kelime
- 49 49. Bölüm🕯️1.392 kelime
- 50 50. Bölüm🕯️1.440 kelime
- 51 51. Bölüm🕯️1.436 kelime
- 52 52. Bölüm🕯️2.180 kelime
- 53 53. Bölüm🕯️2.009 kelime
- 54 54. Bölüm🕯️2.328 kelime · Okuduğun bölüm
- 55 55. Bölüm🕯️2.731 kelime
- 56 56. Bölüm🕯️1.696 kelime
- 57 57. Bölüm🕯️1.391 kelime
- 58 58. Bölüm🕯️2.640 kelime
- 59 59. Bölüm🕯️2.044 kelime
- 60 FİNAL 🕯️2.688 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Güvenli evin kalın, ahşap panjurlarından içeri sızan cılız sabah ışığı, odadaki havada asılı duran toz zerrelerini aydınlatıyordu. Zaman, bu dört duvarın arasında tüm anlamını yitirmiş gibiydi. Tersanedeki o felaket gecenin üzerinden tam üç gün geçmişti. Üç uzun, sessiz, her saniyesi dondurucu bir pişmanlıkla örülmüş üç koca gün... Karnımdaki kurşun yarasının acısı, Alex’in saatini bir saniye bile sektirmeden bana içirdiği o ağır, bilincimi uyuşturan ağrı kesiciler sayesinde hafif bir sızıya dönüşmüştü. Ancak içimdeki o kapana kısılmışlık hissi, göğüs kafesimi sıkıştıran o devasa huzursuzluk her geçen saat daha da büyüyor, beni yiyip bitiriyordu.
Yatakta sırtüstü uzanmış, tavanın sıva çatlaklarından kendime hayali haritalar çıkarırken kapının kulbu o her zamanki milimetrik, neredeyse sessizlikle aşağı indi. İçeri giren, tahmin ettiğim gibi Alex’ti. Elinde, içinde tentürdiyot, temiz gazlı bezler, bantlar ve dikiş makası olan o soğuk tepsi vardı. Yüzünde yine o tamamen arındırılmış maskesi takılıydı. Bana öfkeliydi, hem de nasıl öfkeliydi... Ama bu öfkeyi öyle bir buz kütlesinin altına gömmüştü ki, dışarıdan bakan biri onun etten kemikten bir insandan ziyade, sadece görevine odaklanmış bir robottan farksız olduğunu düşünebilirdi.
"Pansuman vakti," dedi. Sesi düz, pürüzsüz,emredici bir tondaydı.
Yatakta hafifçe doğruldum, sırtımı arkamdaki iki büyük yastığa yaslamaya çalışırken yüzümü buruşturdum. Tişörtümün ucunu yukarıya, göğsümün hemen altına kadar sıyırdım. Alex yatağın kenarına oturduğunda yatak hafifçe çöktü. Aramızdaki mesafe o kadar azalmıştı ki, onun o her zamanki gibi kokan parfümünü en ince detayına kadar duyabiliyordum. Parmakları, karnımdaki eski sargı bezinin yapışkan uçlarını kavradı. O kaba, nasırlı parmaklar, derimi acıtmamak için öyle hassas bir şekilde hareket ediyordu ki bu tezatlık içimi ürpertti. "Canın yanarsa söyle," diye mırıldandı, gözlerini bir an bile yaramdan ayırmadan. Sesinde en ufak bir duygu kırıntısı aradım ama yoktu.
"Yanmıyor," dedim, dişlerimi birbirine kenetleyerek. Elbette yalan söylüyordum. Gazlı bez kuruyan kanla birlikte derime yapışmıştı ve onun her çekişinde etim kopuyormuş gibi acı bir elektrik dalgası vücuduma yayılıyordu. Ama onun karşısında zayıf görünmek, yeni bir azarlama seansını, o "ben sana söylemiştim" bakışlarını tetiklemek istemiyordum. O yüzden dik durdum, bakışlarımı odanın boş duvarına sabitledim.
Eski sargıyı tamamen çıkarıp tepsinin kenarına bıraktığında gözüm gayriihtiyari karnıma kaydı. Karnımdaki o morarmış, dikişlerin siyah iplikleriyle büzüşmüş taze kurşun yarasını gördüğümde içimdeki o gecesi yeniden canlandı. Alex, pamuğun üzerine döktüğü dondurucu tentürdiyotu yaranın etrafında gezdirmeye başladı. O soğuk sıvı tenime değdiği an vücudum bir yay gibi kasıldı, ciğerlerime derin ve titrek bir nefes çektim. Tam o saniyede, pamuğu tutan o devasa ellerinin anlık olarak titrediğini fark ettim. Alex’in elleri titriyordu. O sert adam, benim yaramın üzerinde gezinirken parmaklarının titremesine engel olamıyordu. Gözlerimi hızla onun yüzüne çevirdim, kirpiklerinin arkasına sakladığı o gizli telaşı, o bastırılmış korkuyu yakalamaya çalıştım ama o, çenesini öyle bir sıkmıştı ki kemikleri dışarıdan sayılabilirdi. Sadece işine odaklanmıştı.
"Bütün gün o yan odada ne yapıyorsun?" diye sordum, odadaki bu boğucu, insanı sağır eden sessizliği daha fazla taşıyamayarak. "Duvarların arkasından sürekli Rusça bağırışlarını duyuyorum. Telefonların hiç susmuyor. Evin içinde bir ileri bir geri yürüyüp duruyorsun."
Alex, temiz bir gazlı bezi yaramın üzerine tam ortalayarak kapatırken soğukça, "İşimi yapıyorum Akasya," dedi. "Senin yarım bıraktığın, tek bir gecede darmadağın edip eline yüzüne bulaştırdığın işleri toparlamaya çalışıyorum."
"Amcamı arıyorsun, değil mi?" dedim, yatakta ona doğru biraz daha sokularak. Acıyı falan unutmuştum. "Tersanede onu vurdun, bunu biliyorum. Yaralı olduğunu, çok uzaklaşamayacağını da biliyorum. İstanbul’da gidebileceği yerleri, hangi yeraltı kliniğinde saklandığını veya kimlerden yardım istediğini bulmaya çalışıyorsun. Bana yalan söyleme, Alex." Alex elindeki sargı rulosunu öyle bir sıktı ki, plastik rulo parmaklarının arasında çıtırdadı. Kafasını yavaşça kaldırdı ve doğrudan gözlerimin içine baktı. O buz mavisi gözlerde sanki bir kış fırtınası kopuyordu, bakışları beni delip geçmek ister gibiydi.
"Bu seni hiç ilgilendirmeyen bir konu, Akasya," dedi. Sesi bir fısıltı kadar alçaktı ama odadaki her bir eşyayı titretecek kadar tehlikeli bir ağırlığı vardı. "Sen hakkını o gece o tersanede kullandın. Sana o odada kalmanı, benden haber beklemeni defalarca, kelime kelime söyledim. Sen ne yaptın? Çocukça bir inatla, o aptal deli cesaretinle balkondan atlayıp kaçtın! Sırf bir not parçası için, o adamın en ucuz, en ilkel tuzağına yürüyerek, güle oynaya gittin!"
"Ben sadece ailemin katilinin karşısına çıkmak istedim!" diye bağırdım. Öfkeyle yataktan fırlamaya çalışırken karnıma giren o keskin, bıçak saplanması hissiyle birlikte inleyerek tekrar geriye yaslandım. Ellerim gayriihtiyari yarama gitti. "Bu hesap benim hesabım! Beni bu odada bir mahkum gibi tutamazsın, beni bu planın tamamen dışında bırakamazsın Alex! Ben senin oyuncağın değilim!"
"Seni hayatta tutmaya çalışıyorum!" diye gürledi aniden. O her zamanki soğukkanlı, sakin adam gitmiş, yerine kontrolünü kaybetmiş biri gelmişti. Sesi odanın duvarlarında çarparak yankılandı, tepsideki makas metalik bir sesle sarsıldı. Ayağa kalktı, tepemden bana nefret, çaresizlik ve derin bir kırgınlık karışımı bir öfkeyle baktı. "Anlamıyor musun? O gece seni o pis betonun üzerinde, kendi kanının içinde öylece yatarken gördüğümde... Eğer o kurşun iki santim daha sağa gelseydi, şu an bu dünyada olmayacaktın! Ben senin o aptal, kör intikam hırsın yüzünden şu an bir morgda, senin cansız bedeninle konuşuyor olacaktım! Benim ne hissettiğim, o operasyonun nasıl mahvolduğu, adamlarımın hayatı senin umurunda mı sanıyorsun? Sen sadece kendini düşünüyorsun!"
Karşısında öylece kalakaldım. Tek bir kelime bile edemedim, dudaklarım sanki birbirine mühürlenmişti. Gözlerime hücum eden o sıcak gözyaşlarını engellemek için tırnaklarımı avcuma bastırdım. Haklıydı. Tepeden tırnağa kadar, kurduğu her bir cümlede sonuna kadar haklıydı. Benim o bencilce intikam hırsım, o çocukça acelem neredeyse hayatıma mal oluyordu. Üstelik sadece kendi hayatımı değil, beni kurtarmak için arkamdan gelen Alex’in de tüm planlarını, o kusursuz ağını riske atmıştım. Onun o titizlikle kurduğu profesyonel dünyasını altüst etmiştim. İçimdeki o ağır suçluluk duygusu, karnımdaki kurşun yarasından çok daha fazla canımı yaktı o an. Başımı önüme eğdim, sessizce dökülen tek bir damla gözyaşının beyaz battaniyenin üzerine düşüp orada gri bir leke bırakışını izledim.
Alex benim bu anlık çöküşümü, o suçluluk dolu sessizliğimi izledi. Göğsü öfkeyle, hızlı hızlı inip kalkıyordu. Çenesini sıktı, gözlerini kapattı ve derin, yorgun, sanki omuzlarında dünyanın tüm yükünü taşıyormuş gibi bir nefes aldı. Elini yüzüne götürüp şakaklarını sertçe ovdu. İçindeki o devasa öfke patlamasını yeniden o profesyonel maskenin arkasına hapsetmek için ne kadar büyük bir çaba sarf ettiğini görebiliyordum.
"Her neyse," dedi. Sesi saniyeler içinde yeniden o eski, mesafeli, duygusuz ve soğuk tonuna dönerken yatağın kenarındaki tepsiyi kavradı. "Şimdi bunları tartışmanın, eski defterleri açmanın sırası değil. Sen biraz daha dinlen, ilacını aksatmadan al ve toparlanmaya bak. Tamamen iyileştiğinde, bu konuyu seninle çok daha detaylı, çok daha sert konuşacağız." Arkasını döndü, adımlarının zeminde çıkardığı o tok sesle odanın kapısına doğru yürüdü. Kapıyı açtı ve dışarı çıkıp arkasından usulca kapattı. Oda, saniyeler içinde yeniden o eski, steril, insanı boğan sessizliğine gömüldü.
Öğleden sonra ev tamamen derin, tekinsiz bir sessizliğe büründü. Alex’in evden çıktığını, alt kattaki o ağır dış kapının kilitlenme ve sürgülenme sesinden çok net anlamıştım. Muhtemelen amcamın izini sürmek için buradaki yerel adamlarıyla buluşmaya, gizli depolara ya da istihbarat topladığı o karanlık mekanlara gitmişti. Bu benim için, günlerdir yatakta çürürken beklediğim o kaçırılmayacak, altın değerindeki fırsattı.
Yataktan büyük bir dikkatle, dikişlerimi germemeye çalışarak sıyrıldım. Ayaklarım koridorun soğuk ahşap parkelerine bastığında başım hafifçe döndü, gözlerimin önü karardı. Duvara tutunarak birkaç saniye bekledim, dengemi sağladım. Uzun zamandır ayağa kalmamak bedenim için hiç de iyi olmamıştı anlaşılan. Adım adım, nefesimi bile dışarıya vermekten korkarak koridorda ilerledim. Alex’in çalışma odası olarak kullandığı, evdeki o tek odanın kapısının önüne geldim. Kapı hafifçe aralıktı. Elimi ahşap yüzeye koyup yavaşça ittim.
İçerisi tamamen minimalist, adeta bir asker koğuşu gibi düzenliydi. Şatafattan, lüksten tamamen uzaktı. Sadece koyu renk ahşap bir masa, üzerinde kapalı duran, üzerinde hiçbir marka amblemi olmayan şifreli bir dizüstü bilgisayar ve birkaç siyah dosya vardı. Masaya yaklaştım. Bilgisayarı açmaya çalışmamın tamamen zaman kaybı olduğunu biliyordum. Alex’in güvenlik duvarlarını, o şifreleme sistemlerini benim gibi birinin aşması imkansızdı. Gözüm masanın altındaki tek çekmeceye kaydı. Aptallık yapacak kadar zamanım yoktu.
Elimi uzatıp çekmeceyi yavaşça çektim. Ahşabın çıkardığı o hafif gıcırtı bile kalbimin ritmini altüst etmeye yetti. Çekmecenin içinde İstanbul’un detaylı yeraltı haritaları, bazı nakliye şirketlerinin gemi rotaları ve amcamın son görüldüğü o eski tersane bölgesine ait kamera kayıtlarının yazıcıdan alınmış dökümleri vardı. Dosyaları titreyen parmaklarımla hızla karıştırmaya başladım. Her bir sayfayı çevirirken arkamdan bir gölge belirecekmiş gibi sürekli kapıyı kontrol ediyordum.
Parmaklarım kağıtların arasında gezinirken, üzerinde hem Rusça hem de Türkçe el yazısıyla notlar alınmış sarı bir klinik listesi gördüm. Alex, amcamın o yaralı haliyle kaçabileceği, yasadışı olarak kurşun yarası tedavi eden tüm merdiven altı doktorları tek tek fişlemişti. Listenin üzerindeki üç ismin karşısına kırmızı kalemle kalın çarpılar atılmıştı yani Alex’in adamları buraları çoktan basmış ama amcamı bulamamıştı. Geriye kalan, üzeri çizilmemiş son bir isim vardı: Kadıköy’ün arka sokaklarında, eski bir tıp merkezinin bodrum katında çalışan mülteci bir cerrah.
"Demek buradasın..." diye fısıldadım, adresi ve doktorun ismini zihnime bir daha çıkmamak üzere kazırken. Amcam o bodrum katında saklanıyordu. Tam o sırada aşağıdan, dış kapının kilit mekanizmasının o ağır dönme sesini duydum. Alex dönmüştü! Kalbim korkuyla ağzıma geldi, nefesim boğazımda tıkandı. Panik yapmamaya çalışarak dosyaları tam olarak bulduğum düzende, milimetrik bir şekilde çekmeceye yerleştirdim. Çekmeceyi hiç ses çıkarmadan yavaşça ittim ve bir gölge gibi odadan sıyrılarak koridora fırladım. Kendi odama girip yatağa kendimi bıraktığımda, karnımdaki dikişler sızladı ama acıyı hissetmeyecek kadar büyük bir adrenalin dalgasının altındaydım. Yorganı üzerime çekip gözlerimi kapattığımda, kalbim göğüs kafesimi dışarıdan duyulacak kadar şiddetli dövüyordu.
Akşam çöktüğünde odadaki o gergin, kasvetli hava hala dağılmamıştı. Alex odama tekrar girdiğinde üzerinde gri, salaş bir kazak vardı. Saçları darmadağındı ve göz altlarındaki o mor halkalar daha da belirginleşmişti. Günlerdir, belki de tersane gecesinden beri tek bir saat bile uyumadığı her halinden belliydi. Yatağın ayak ucuna doğru yürüdü, ellerini cebine koydu. "Dışarıdan yemek sipariş ettim," dedi. Sesi yorgundu ama o her zamanki sertliği biraz olsun yumuşatmaya çalıştığı belli oluyordu. "Birazdan burada olur. Bu gece iyi beslenmen, o proteinleri alman gerekiyor. Yarın sabah erken saatte doktor bir arkadaşım eve gelecek ve dikişlerini kontrol edecek. Enfeksiyon kapıp kapmadığına bakacak."
Ona yatağın içinden bakarken, içimdeki o suçluluk duygusu bir kez daha pençelerini ruhuma geçirdi. Daha birkaç saat önce onun arkasından iş çevirmiş, gizli dosyalarını karıştırmış ve gitmemi kesinlikle yasakladığı o adresi not etmiştim. Ama amcamı bulmak, o yarım kalan hesabı kapatmak zorundaydım. Bu adam beni korumak için kendini parala da benim içimdeki o yangını söndürmeye gücü yetmezdi. "Alex," dedim kısık, neredeyse fısıltı gibi bir sesle. Bakışlarımı battaniyenin kenarına sabitledim. "Ben... o gece için gerçekten özür dilerim. Seni, planlarını ve adamlarını bu duruma sokmak, hayatını riske atmak istemezdim. Sadece öfkeme yenik düştüm." Alex duraksadı. Söylediğim sözler karşısında bir an afalladı gibi oldu. O buz mavisi gözlerinde anlık bir yumuşama, bir saniyelik bir dalgalanma belirdi. Adım attı ve yatağın kenarına, tam yanıma oturdu. Uzun, upuzun bir süre boyunca hiçbir şey söylemeden yüzüme baktı. Bakışları o kadar derindi ki, sanki göz bebeklerimin arkasına sızıp içimdeki o planı, gizli adresi okumaya çalışıyor gibiydi.
"Özür dileme Akasya," dedi, sesi bu evde duyduğum en alçak, en insani tondaydı. "Sadece... sadece hayatta kal. Benim bu dünyada, bu karanlık ve pis pisliğin içinde kaybetmek istemediğim, değer verdiğim nadir şeylerden birisin. Bunu o inatçı, laf dinlemez kafana sok artık. Kendini tehlikeye attığında benim de ne kadar büyük bir risk altında olduğumu anla." Bu sözler göğsümün ortasında, tam kalbimin üzerinde bir yerleri fena halde sızlattı. Onun o acımasız kalbinin arkasında bana karşı beslediği bu korumacı, neredeyse sahiplenici duygu beni hem büyülüyor hem de içten içe korkutuyordu. Aramızdaki bu tuhaf, isimsiz bağ her geçen gün, her yaşanan felaketle birlikte daha da karmaşık, daha da çıkılmaz bir hal alıyordu.
Tam o sırada aşağıdan, evin o ağır ahşap dış kapısının zili çaldı. Ritmik, ısrarlı ve yüksek sesli bir melodi sessiz ve karanlık evi bir anda doldurdu. "Yemek geldi," dedi Alex, oturduğu yerden yavaşça ayağa kalkarak üstünü düzeltti. "Ben bakar getiririm, sen yerinden bile kıpırdama. Dinlenmene bak."
"Hayır, ben bakarım," dedim aniden, üzerimdeki o ağır, uyuşuk havayı dağıtmak isteyerek. "Zaten sabahtan beri bu yatakta yatmaktan her yerim tutuldu, kemiklerim sızlıyor. Lütfen Alex, en azından kapıya kadar yürümeme, iki adım atmama izin ver. Bir şey olmaz." Alex beni birkaç saniye boyunca sessizce süzdü. Yaramın durumunu, yüzümdeki o inatçı ifadeyi tarttı. En sonunda hafifçe iç çekerek başını salladı. "Tamam, ama çok yavaş yürüyeceksin. Karnını zorlayacak en ufak bir hareket yapmayacaksın. Arkandayım."
Yataktan büyük bir dikkatle kalktım. Üzerimdeki kalın hırkaya iyice sarılarak odadan çıktım. Koridorun loş ışığında, Alex’in hemen arkamdan gelen o koruyucu gölgesi eşliğinde merdivenlerden aşağıya, antreye doğru indim. Dış kapının buzlu camından, arkadaki o karaltıyı, bekleyen adamın gölgesini hayal meyal görebiliyordum. Derin bir nefes aldım, karnımdaki sızıyı bastırmaya çalışarak kapının o ağır metal kilidini çevirdim ve kapıyı kendime doğru araladım.
Karşımda, üzerinde yerel bir kebapçının amblemi olan siyah, yağmurluk tarzı bir mont ve kafasında siyah bir motosiklet kaskıyla duran genç bir kurye vardı. Elinde büyük, buharı tüten bir yemek paketi tutuyordu. Ancak kurye, elindeki o büyük yemek paketini bana uzatmak yerine, sol elinin başparmağıyla paketin altına gizlediği küçük, katlanmış, kenarları kahverengi lekelerle kaplı beyaz bir kağıt parçasını doğrudan avcumun içine sertçe bastırdı. O an, kaskın vizörünün arkasından doğrudan gözlerimin içine baktı. Gözlerindeki o tekinsiz, soğuk ve tehditkar parıltıyı gördüğüm an vizörün arkasındaki adamın sıradan bir paket servis elemanı olmadığını anladım. Bu adam bir mesajcıydı. O yeraltı dünyasının tetikçilerinden biriydi. “Afiyet olsun, küçük kuş," diye fısıldadı adam, buz gibi bir sesle.
Daha ben ne olduğunu, ne yaşadığımı bile anlayamadan arkasını döndü, merdivenleri ikişer ikişer atlayarak gecenin o zifiri, sisli karanlığına doğru koşarak uzaklaştı. Elindeki yemek paketi kapının eşiğinde, soğuk betonun üzerine öylece bırakılmıştı. Avcumun içindeki o kağıt parçasının dondurucu soğukluğunu hissettiğim an, tersanedeki o dehşet gecesi zihnimin ortasında bir bomba gibi yeniden patladı. Karnımdaki yara sanki saniyeler içinde yeniden açılmış, içime taze kan doluyormuş gibi bir acıyla sarsıldım. Dizlerimin bağı çözülür gibi oldu. Titreyen, buz kesmiş parmaklarımla kağıdı yavaşça, kat yerlerinden açtım. Kağıdın tam ortasında, kırmızı tükenmez kalemle dökensizce çizilmiş, kurumuş bir el izi vardı. Bir kan lekesi... Ve o lekenin hemen altında, el yazısıyla yazılmış tek bir cümle duruyordu:
"Alexei seni sonsuza kadar o küçük kafeste saklayamaz, küçük kuş. Yarım kalan işimizi bitireceğiz. Yakında kapındayım."
Arkamdan gelen Alex’in sert, aceleci ayak seslerini ve silahının kılıfından sıyrılma sesini duydum. "Akasya, ne oldu? Kim o adam? Neden kaçtı?" diye gürledi merdivenlerin başından aşağıya doğru atılırken.
Kağıdı sımsıkı avcumun içinde sıkarak buruşturdum. Arkama döndüm ve merdivenlerden hızla inen Alex’in o endişeli, gözü dönmüş yüzüne baktım. Amcam yerimizi biliyordu. Bu güvenli ev artık bizim için bir sığınak değil, bir mezardı. Kedi-fare oyununda roller bir kez daha değişmişti ve bu kez av, doğrudan bizim kapımızın önünde nefes alıyordu.
Bölüm etkileşimi
