58. bölüm / 60
Beyaz Yalanlar58. Bölüm🕯️
Bölümler 60Şu an: 58. Bölüm🕯️
- 1 1. Bölüm🕯️1.871 kelime
- 2 2. Bölüm🕯️2.023 kelime
- 3 3. Bölüm🕯️2.374 kelime
- 4 4. Bölüm🕯️1.879 kelime
- 5 5. Bölüm🕯️1.555 kelime
- 6 6. Bölüm🕯️2.034 kelime
- 7 7. Bölüm🕯️1.732 kelime
- 8 8. Bölüm🕯️2.089 kelime
- 9 9. Bölüm🕯️2.396 kelime
- 10 10. Bölüm🕯️1.408 kelime
- 11 11. Bölüm🕯️1.350 kelime
- 12 12. Bölüm🕯️1.886 kelime
- 13 13. Bölüm 🕯️1.910 kelime
- 14 14. Bölüm🕯️1.592 kelime
- 15 15. Bölüm🕯️1.803 kelime
- 16 16. Bölüm🕯️1.023 kelime
- 17 17. Bölüm🕯️1.795 kelime
- 18 18. Bölüm 🕯️1.132 kelime
- 19 19. Bölüm🕯️1.331 kelime
- 20 20. Bölüm🕯️1.156 kelime
- 21 21. Bölüm 🕯️1.301 kelime
- 22 22. Bölüm🕯️1.354 kelime
- 23 23. Bölüm🕯️1.366 kelime
- 24 24. Bölüm🕯️1.869 kelime
- 25 25. Bölüm🕯️1.206 kelime
- 26 26. Bölüm🕯️978 kelime
- 27 27. Bölüm🕯️1.144 kelime
- 28 28. Bölüm🕯️1.003 kelime
- 29 29. Bölüm🕯️990 kelime
- 30 30. Bölüm🕯️1.157 kelime
- 31 31. Bölüm🕯️820 kelime
- 32 32. Bölüm🕯️722 kelime
- 33 33. Bölüm🕯️826 kelime
- 34 34. Bölüm🕯️1.488 kelime
- 35 35. Bölüm🕯️1.207 kelime
- 36 36. Bölüm🕯️1.200 kelime
- 37 37. Bölüm🕯️2.059 kelime
- 38 38. Bölüm🕯️1.401 kelime
- 39 39. Bölüm🕯️1.269 kelime
- 40 40. Bölüm🕯️1.807 kelime
- 41 41. Bölüm🕯️1.496 kelime
- 42 42. Bölüm🕯️1.735 kelime
- 43 43. Bölüm🕯️2.130 kelime
- 44 44. Bölüm🕯️1.619 kelime
- 45 45. Bölüm🕯️1.524 kelime
- 46 46. Bölüm🕯️2.238 kelime
- 47 47. Bölüm🕯️1.905 kelime
- 48 48. Bölüm🕯️1.405 kelime
- 49 49. Bölüm🕯️1.392 kelime
- 50 50. Bölüm🕯️1.440 kelime
- 51 51. Bölüm🕯️1.436 kelime
- 52 52. Bölüm🕯️2.180 kelime
- 53 53. Bölüm🕯️2.009 kelime
- 54 54. Bölüm🕯️2.328 kelime
- 55 55. Bölüm🕯️2.731 kelime
- 56 56. Bölüm🕯️1.696 kelime
- 57 57. Bölüm🕯️1.391 kelime
- 58 58. Bölüm🕯️2.640 kelime · Okuduğun bölüm
- 59 59. Bölüm🕯️2.044 kelime
- 60 FİNAL 🕯️2.688 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Özel jetin motorundan yükselen o boğuk ve uğultu saatler boyunca bulutların üzerinde süzülürken zihnimdeki tüm sesleri bastıran beni gerçek dünyadan koparan tek şey olmuştu. İstanbul’un o nemli ve gri isi çok gerilerde, uçak pistinin dumanları arasında kalmıştı yerini Rusya’nın o uçsuz bucaksız, dondurucu ve beyaz karanlığına bırakmıştı. Uçak pistine tekerlekleri sertçe vurduğumuz andan itibaren pencerenin camlarından içeri sızan o keskin soğuk, uçağın içindeki sıcak havayı bile bir anda buz kestirmişti.
Alex, yol boyunca hemen karşımdaki deri koltukta oturmuş, tek bir an bile gözlerini üzerimden ayırmamıştı. Elindeki bardağını buzların erimesine izin vererek sadece tutuyor, derin bir sessizlikle beni inceliyordu. Karnımdaki o yeniden dikiş atılan, sargılar altındaki taze ve sızlayan yaranın üzerine kendi kalın, yün ceketini örtmüştü. Konuşmamıştık. Dilin hükmünü tamamen yitirdiği, sadece nefes seslerinin ve yaklaşan o büyük sonun ağırlığının paylaşıldığı, havada adeta kurşun gibi ağır bir sessizliğin asılı kaldığı uzun, bitmek bilmez bir yolculuktu bu.
Havalimanından bizi alan simsiyah araç karla kaplı çam ormanlarının arasındaki dik virajlı yolları büyük bir güçle tırmandı. Dışarıdaki bembeyaz örtü, gecenin karanlığıyla birleştiğinde tekinsiz bir masal diyarını andırıyordu. Araç nihayet devasa, yüksek taş duvarlarla çevrili malikanenin kapısına geldiğinde vakit gece yarısını çoktan geçmişti. Araba durur durmaz, kapımdaki koruma kapıyı dışarıdan hızla açtı ve o meşhur, insanın ciğerlerini donduran Rus ayazı yüzüme sertçe çarptı. Alex, kendi kapısından çevik bir hareketle inip hemen benim tarafıma geldi, beni belimden sıkıca destekleyerek dikişlerimi zorlamama veya ani bir hamle yapmama izin vermeden yavaşça yere indirdi. Ayaklarım kardan temizlenmiş taşa bastığında, vücudumun titremesine engel olamadım. Bu titreme sadece soğuktan değil aynı zamanda bu evin altında beni nelerin beklediğini bilmenin getirdiği o tekinsiz gerilimdendi.
Malikanenin o devasa, iki kanatlı ahşap dış kapısı ağır ağır, metalik bir gıcırtıyla açıldığında, içeriden sızan loş, sarı ve sıcak ışığın önünde üç tanıdık siluet belirdi: İnci, Çınar ve Marco. Günlerdir bu cehennemin içinde bir parça nefes aramaktan, hayatta kalma mücadelesi vermekten birbirimizi görememiştik. Onları karşımda sapasağlam görmek, içimdeki o kaskatı kesilmiş buz kütlesini hafifçe eritti.
Kapı tamamen açılır açılmaz İnci’nin gözlerindeki o korku, endişe ve özlem dolu parıltıyı gördüm. "Akasya!" diye haykırdı. Sesi, kocaman holün duvarlarında yankılandı. O saf heyecanla merdivenlerden aşağıya, bana doğru bir ok gibi fırladı. Tam boynuma atılacaktı ki Alex aniden bir duvar gibi cüssesiyle aramıza girdi. Sağ elini yavaşça ama son derece kesin, itiraz kabul etmez bir duruşla ileriye doğru uzatarak İnci’yi göğsünden durdurdu.
İnci, şok içinde birkaç santim geriledi, gözleri bir anlığına Alex’in o buz mavisi bakışlarına takıldı. Yüzü düşmüştü, ne olduğunu anlayamamıştı. "Alex? Ne yapıyorsun, ne oldu?" diye çıkıştı, sesindeki o kırgınlık ve şaşkınlık karışımı tonla. "Neden engelliyorsun beni?"
Alex, sesindeki tonu bozmadan, "Yavaş ol, İnci," dedi. Bakışlarını bir anlığına benim karnımın olduğu, ceketle kapalı bölgeye indirdi, ardından tekrar İnci’ye döndü. "Durumu sandığın gibi değil. Yaralı. Ona sertçe dokunmaman gerekiyor."
"Ne?" İnci’nin dudaklarından dökülen bu tek kelime, kapının önündeki tüm grupta dondurucu bir yankı buldu. O neşeli hava bir anda dağıldı. Çınar’ın kaşları anında çatıldı, gözleri hızla üzerimde gezindi. Arkada duran Marco ise elini gayriihtiyari belindeki silaha doğru götürür gibi oldu, sanki bir tehlike varmış gibi tetikte bekledi ama sonra durumun sakinliğini anlayıp elini çekti. Herkes şaşkınlık, merak ve büyük bir dehşet içinde bana bakıyordu. İstanbul'da ne tür bir cehennemden geçtiğimi anlamaya çalışıyorlardı.
Yüzüme hafif, yorgun ama onları rahatlatmak isteyen bir tebessüm yerleştirmeye çalıştım. Alex’in o devasa göğsünün arkasından yavaşça sıyrılıp İnci’ye doğru bir adım attım. "İyiyim, gerçekten iyiyim," dedim, sesimin pürüzsüz ve güçlü çıkmasına özen göstererek. "Sadece küçük bir kaza. Korkulacak bir şey yok."
Yavaşça, dikişlerimi germeden kollarımı açtım. İnci, bu kez o kadar büyük bir dikkat, narinlik ve korkuyla yaklaştı ki, sanki porselenden yapılmış, her an kırılacak antika bir bebeğe dokunur gibi kollarını boynuma doladı. Başını omzuma koyduğunda, saçlarından gelen tanıdık ev kokusu bana bir anlığına gerçekten güvende olduğumu hissettirdi. Gözlerimi kapatıp o ana tutundum. Ardından Çınar’a yöneldim. Çınar, kollarıyla beni fazla sıkmadan koruyarak sarıldı ve saçlarımın üzerine hafif bir öpücük kondurdu. "Geçti, güzelim. Buradasın ya, bizimlesin ya... Artık kimse sana dokunamaz, geçti," diye fısıldadı kulağıma. En arkada dikilen, o her zamanki profesyonel, soğuk ve ciddi duruşunu asla bozmayan Marco’ya ise sadece başımla bir selam verdim. O da aynı ciddiyetle, gözlerindeki o saygı ifadesiyle başını hafifçe eğerek selamımı aldı.
İnci, benden ayrılır ayrılmaz ellerimi sımsıkı tuttu. Gözleri ağlamaktan kızarmıştı, parmakları titriyordu. "Yukarı çıkalım, hemen odana geçelim Akasya," dedi aceleyle, beni içeri doğru çekmeye çalışarak. "Sana anlatacak o kadar çok şeyim var ki, seni o kadar çok merak ettim ki orada tek başına... Hemen pansumanına bakalım, doktoru çağıralım, ne gerekiyorsa yapalım. Dinlenmen lazım senin."
Tam o sırada, holdeki duygusal sessizliği bıçak gibi bölen şey, Marco’nun kulağındaki telsizden gelen o boğuk, dijital cızırtı oldu. Marco, parmağını kulaklığına bastırdı, gözlerini yere dikerek birkaç saniye boyunca karşı tarafı dinledi. Yüzü anında mermer gibi sertleşti, hatları gerildi. Bakışlarını önce Alex’e, ardından doğrudan bana çevirdi. Odadaki hava bir anda tekrar barut kokusuna döndü. "Alex," dedi Marco. Sesi odanın yüksek tavanında soğuk bir yankı bıraktı. "Büyükbaba aşağıda. Bodrum katında. Sizi bekliyor. Hemen gelmelerini emretti."
İnci’nin elleri ellerimin arasında aniden buz kesti. Yüzü kireç gibi bembeyaz oldu. "Hayır," dedi, hızla Çınar’a dönerek yardım ister gibi baktı. "Daha yeni geldi, yaranın ne olduğunu bile tam bilmiyoruz, ayakta zor duruyor! Neden hemen bodruma çağırıyor? Ben de geleceğim, onu yalnız bırakmam."
Çınar, büyük bir adımla öne çıkıp İnci’nin omzundan tuttu ve onu hafifçe ama kararlı bir şekilde geriye doğru çekti. Sesi net ve tartışmaya tamamen kapalıydı. "İnci, hayır. Bu bizim ya da senin girebileceğin, müdahale edebileceğin bir mevzu değil. Büyükbaba o odada emir verdiyse, o kapı kapanır ve kimse sorgulayamaz. Sen yukarı çık, odanda bekle. Ben Akasya'nın yanındayım."
"Ama Çınar, onun canı acıyor—"
"Müsaade yok, İnci," dedi Çınar, gözleriyle ona sakin olmasını, konuyu daha fazla uzatıp Büyükbaba'yı öfkelendirmemesini işaret ederek. Ardından yönünü bize döndü, gözlerinde ilk defa net bir şekilde gördüğüm sadık duruşu vardı. "Ben de sizinle geliyorum. Büyükbaba’nın yanında, ne gerekiyorsa orada olmam gerekiyor."
Alex hiçbir şey söylemedi. Yüzünde en ufak bir duygu belirtisi yoktu. Sadece başını hafifçe sallayarak önden yürümeye başladı. Ben, Çınar ve Alex, Marco’nun rehberliğinde malikanenin o labirent gibi duvarlarında eski aile tablolarının asılı olduğu loş koridorlarından geçtik. Binanın en altındaki, o kalın çelik kapılarla ve şifreli kilitlerle korunan bodrum katına doğru inen taş merdivenlere yöneldik. Taş duvarlardan sızan rutubet, küf ve dondurucu soğuk, İstanbul’un o vagon istasyonundaki kokuyu burnuma getirdi yeniden. Barut, pas, çürüme ve kan kokusu. Her adımda merdivenlerden aşağıya değil, adeta cehennemin kalbine doğru iniyorduk. Tedirginlikle avuç içlerimi sertçe pantolonuma sürttüm. Her indiğim bir basamakta kalp atışım sanki daha da hızlanıyordu.
Ağır, zırhlı demir kapı Marco tarafından büyük bir gürültülü sesler eşliğinde açıldığında, odanın ortasındaki tek sarı ampulün aydınlattığı o korkunç sahne tüm çıplaklığıyla gözlerimin önüne serildi. Burası, o dış dünyaya asla sızmayan, en karanlık infaz ve sorgu odasıydı. Duvarlar çıplak betondandı ve yerdeki mazgallar geçmişte dökülen kanların nereye gittiğini gösterir gibiydi. Midemden yükselen safra ile dudaklarımı sertçe birbirine bastırdım. Dayan Akasya…
Odanın tam ortasında, ağır, yere çivilenmiş ahşap bir sandalyeye çelik zincirlerle sımsıkı, etini kesecek kadar gergin bir şekilde bağlanmış bir adam oturuyordu. Amcam. İstanbul’daki o kibirli, her şeyi yönettiğini, herkesi parmağında oynattığını sanan, ailemin katili olan o büyük adamdan geriye sadece acınası bir enkaz kalmıştı. Yüzü, Alex’in adamlarının ve muhtemelen buradaki sorgu ekibinin ellerinde tamamen tanınmaz hale gelmişti. Sol gözü tamamen şişmiş, morarmış ve kapanmıştı. Patlayan, yarılmış dudağından sızan taze kan çenesinde kurumuş katmanlar oluşturmuştu. Beyaz gömleği tamamen parçalanmış ve göğsüne kadar kırmızıya boyanmıştı. Nefes alırken göğsü acı dolu ve hırıltılı seslerle inip kalkıyordu.
Sandalyenin hemen birkaç adım önünde, arkası bize dönük bir şekilde dikilen o yaşlı heybet ise Büyükbaba’dan başkası değildi. Üzerindeki pahalı, özel dikim ceketi çıkarmış, bir kenara fırlatmıştı. Beyaz gömleğinin kollarını dirseklerine kadar sıvamıştı ve kollarındaki yaşlılık lekelerinin altındaki o güçlü kaslar belirgindi. Elleri arkasında birleşmiş bir cellat sakinliğiyle amcamın o bitik halini izliyordu.
Biz içeri girdiğimizde, kapının çıkardığı o ağır metal sesle birlikte Büyükbaba yavaşça arkasına döndü. O yaşlı ama bir kaplanınki kadar keskin, delici olan gözleri önce Alex’i, ardından karnını sıkıca tutan beni buldu. Yüzünde en ufak bir yumuşama, en ufak bir acıma kırıntısı dahi yoktu. Gözlerindeki o katıksız adalet ve intikam arzusu odayı ısıtmaya yetiyordu sanki. "Geldiniz," dedi Büyükbaba.
Büyükbaba yavaş, ağır adımlarla amcamın tam önünde durdu. Saçlarını tek hamlede tutarak, amcamın o arkaya düşmüş, baygın başını sertçe ve acımasızca yukarı doğru kaldırdı. Amcam, şişmiş, kanlı gözünü zorlukla aralayarak, kirpiklerinin arasından bana ve hemen yanımda dikilen Alex’in yüzüne baktı. Dudaklarının kenarından koyu renkli bir kanlı tükürük yere, paslı betonun üzerine sızdı ama o kibirli bakışı, o ruhundaki iflah olmaz karanlık hala oradaydı. Hala yenilgiyi kabul etmek istemiyor gibiydi.
"Bak," dedi Büyükbaba amcama doğru eğilerek sesindeki o saf nefret dalga dalga odadaki tüm duvarlara çarpıyordu. "Sana kimleri getirdim, hain köpeğim. Yarım bıraktığın o işin, vagon istasyonunda seni kendi bıçağıyla böğründen deviren, planını altüst eden o küçük kızı getirdim. Ve benim bu hanedanlığın geleceği olan aslanımı, Alexei’yi getirdim. Şimdi onların yüzüne bak."
Büyükbaba amcamın saçlarını öyle bir hırsla bıraktı ki, amcamın kafası öne doğru hızla, kemik sesi çıkararak düştü. Büyükbaba derin, öfkeli bir nefes aldı göğsü sinirden, yılların getirdiği o birikmiş nefretle titriyordu. Amcama doğru yürüyüp tam tepesine dikildi.
"Sen..." diye gürledi Büyükbaba, sesi odada adeta bir bomba gibi patladı. "Sen benim öz oğlumun, benim kanımın katilisin! Bu aile sana bu topraklarda ekmek verdi! Sana bu yeraltı dünyasında bir isim, bir itibar, güç verdim! Ama sen ne yaptın? O pis paranın, o doymak bilmeyen açgözlülüğünün kölesi oldun! Benim oğlumu, benim canımdan bir parçayı sana güvenen adamı arkasından korkakça sırtından vurdun! Senden nefret ediyorum. Senden o kadar çok utanıyorum ki, seninle aynı çatı altında bulunmak aynı havayı solumak bile benim bu yaşlı ciğerlerime, atalarımın kemiklerine bir hakaret! Sen bir hiçsin!"
Büyükbaba’nın o bağıran sesi odanın taş duvarlarında yankılanıp kafamın içinde dönerken içimdeki o günlerdir, aylardır bastırdığım o devasa volkanın fitili nihayet ateşlendi. Alex’in beni tutan kolunun altından ani bir hamleyle sıyrıldım. Karnımdaki o yırtıcı dikiş acısını tamamen hiçe sayarak adımlarımı sertçe vurarak amcamın tam önüne kadar yürüdüm. Tam gözlerinin içine baktım. O şişmiş, kan içinde kalmış, morarmış yüzüne en yakından baktım.
"Beni dinle," dedim. Sesim bir fısıltı kadar alçaktı ama o kadar soğuk ve keskindi ki, odadaki herkes hatta o öfkeden deliye dönmüş olan Büyükbaba bile bir anda sustu. Bakışlar bana döndü. "Beni çok iyi dinle, amca. Beni o tersanede arkamdan vurduğunda, senin karşında diz çökeceğimi korkudan kaçacağımı ve saklanıp ölmeyi bekleyeceğimi sandın. Ama bak... Bugün buradayım. Rusya’nın bu dondurucu, gün yüzü görmeyen deliğinde, senin bittiğin, zincirlere vurulduğun yerdeyim. Sen benim babamın adını kirletmeye, onun anısını bu dünyadan silmeye çalıştın ama başaramadın. Sen kaybettin, amca. Bu karanlık odada, altındaki beton kanla sulanırken zincirler içinde zavallı bir köpek gibi ölürken babamın ruhu ve gölgesi bile senin bu pis ruhundan her zaman daha büyük, daha asil kalacak. Sen cehenneme giderken ben yaşayacağım."
Amcam, patlak ve yarık dudağının elverdiği ölçüde acı acı şeytani bir şekilde sırıtmaya çalıştı. Dişlerinin arası tamamen kan doluydu. Başını zorlukla kaldırıp gözlerimin içine nefretle baktı. "Sen..." diye fısıldadı hırıltıyla, boğazından hırıldayan kan sesleri geliyordu. "Sen... o aptal babanın... tıpatıp... aynısısın... O da... böyle büyük laflar... ederdi... Sonunda... nasıl yalvardığını... nasıl öldüğünü... kendi gözlerimle... gördüm..."
Bu sözler odadaki bardağı taşıran son damla oldu. Büyükbaba, amcamın bu arsız, bu pişkin sözleri üzerine elini hızla havaya kaldırdı ve yüzündeki o öfkeli ifade yerini buz gibi bir kesinliğe bıraktı. Yönünü yavaşça Alex’in olduğu tarafa çevirdi. "Alexei," dedi Büyükbaba. Sesindeki o ton, bir infazcının verdiği son hüküm gibiydi. "Akasya’yı hemen buradan çıkart. Bu odada onun duymaması, görmemesi ve zihnine kazımaması gereken şeyler olacak artık. Buradaki işimiz uzun ve kirli olacak. Onu yukarıya, odasına götür. Odasında kaldığından emin olduktan sonra buraya gel."
Anlamamıştım. Gözlerimi panikle Büyükbaba’ya çevirdim, gitmek istemiyordum. "Hayır! Ben kalmak istiyorum! Onun cezasını kendi gözlerimle görmek benim hakkım! Sonunu izlemek istiyorum!" diye bağırdım, geri adım atmayı reddederek.
Ancak Alex, çoktan arkama geçmişti bile. Büyük ve güçlü elleriyle omuzlarımdan sıkıca kavradı. Beni incitmemeye çalışarak ama karşı konulamaz devasa bir güçle geriye doğru çekmeye başladı. "Yürü, Akasya," diye fısıldadı Alex kulağımın hemen arkasından. Sesi dondurucu bir netlikteydi. "Büyükbaba ne diyorsa o yapılacak. Buradaki işimiz bitti. Senin görmek istediğin kısım buraya kadardı."
Beni odadan, o kan ve küf kokan atmosferden zorla çıkardı. Çınar ve Marco odada, Büyükbaba’nın hemen arkasında birer heykel gibi kalmışlardı. Kapının arkamızdan büyük bir gürültüyle, metalik bir çınn sesiyle kapanması, amcamın o karanlık dünyayla ve bu hayatta kalan son bağıyla olan ilişkisinin tamamen kesildiğinin resmiydi. Alex, beni taş merdivenlere doğru yönlendirdi. Adım adım yukarıya, o malikanenin sıcak, loş ve güvenli görünen üst katına doğru tırmanmaya başladık. Kalbimin ritmi hala çok hızlıydı.
Merdivenlerin tam ortasına, o karanlık ile aydınlığın birleştiği o kör noktaya geldiğimizde, binanın en altından, o kalın çelik kapıların bile engel olamadığı o korkunç sesler taş duvarlarda yankılandı. Üç el silah sesi. Boğuk, derinden gelen, taş blokların arasından sızan ama bir o kadar da net, keskin ve acımasız olan üç el ateş.
Olduğum yerde adeta taş kesildim. Adımlarım merdiven basamağına çivilendi, ileriye doğru tek bir santim bile hareket edemedim. Karnımdaki o yırtıcı yaranın sızısı bile o salisede tamamen yok oldu, bedenim uyuştu. Nefesimi ciğerlerimde tuttum, havayı solumayı bıraktım. Gözlerimi yavaşça, titreyerek arkamda duran, merdivenin bir basamak altında dikilen Alex’in yüzüne çevirdim.
Alex de durmuştu. Onun da bu üç el ateş sesini beklemediği yüzünden belliydi. Başını hafifçe öne eğdi, ardından gözlerini kaldırıp doğrudan benimkilere kilitledi. O buz mavisi gözlerindeki o günlerdir süren fırtına artık tamamen dinmişti. Yerini derin, huzurlu, son görevini tamamlamış bir adamın o ağır hüzünlü sakinliğine bırakmıştı. "Bitti," dedi Alex. Sesi o kadar pürüzsüz, o kadar dingin ve net çıkmıştı ki, içimdeki tüm taşları yerine oturttu. "Bitti artık, malyshka. Her şey buraya kadardı. Ailenin hesabı tamamen kapandı. Senin o uzun, karanlık savaşın nihayet sona erdi."
Alex’in o kelimeleri zihnimin derinlerine dalga dalga yayılırken adımlarım beni yukarıya odama doğru otomatik olarak taşıdı. Ama ruhum, o bilincim o merdivenlerin ortasında, o üç el silah sesinin patladığı o karanlık, nemli bodrum katında çakılı kalmıştı. Her şey buraya kadardı... Gerçekten bitmiş miydi yani? İçimdeki o koca canavar bir anda yok mu olmuştu? Her şeyi bitiren sadece üç el mi olmuştu? Bu kadar basit miydi?
Odamın büyük, ahşap çerçeveli penceresine doğru yürüdüm. Alnımı o dondurucu soğuk camın yüzeyine yasladım. Dışarıda, alabildiğine uzanan, çam ağaçlarının dallarını ağır bir yorgan gibi örten bembeyaz, uçsuz bucaksız bir kış vardı. Gecenin karanlığında kar taneleri havada sessizce süzülüyor, yeryüzündeki tüm pisliklerin, dökülen tüm kanların üzerini beyaz bir kefen gibi kapatıyordu. İç dünyamda, aylardır sırtımda taşıdığım o devasa, ezici enkazın bir anda kalktığını, hafiflediğimi hissediyordum. En nihayetinde ailemin katili ölmüştü. Bu adalet miydi yoksa acımasız yeraltı dünyasının kendi elleriyle yazdığı o kanlı yasa mıydı tam olarak emin değildim;ama içimde bir yerlerin ilk defa gerçekten soğudunu içimi yakan kor ateşin yerini sessiz ve huzurlu bir küle bıraktığını hissediyordum.
Yine de içimde tuhaf, tarif edilemez, dipsiz bir boşluk peydah olmuştu. İnsan tüm hayatını, tüm enerjisini tek bir amaca, tek bir intikam duygusuna bağlayınca, o amaç elinden kayıp gittiğinde ve gerçekleştirdiğinde, geriye kalan o devasa boşlukla ne yapacağını, nasıl nefes alacağını bilemiyormuş. Ben şimdi kimdim? ? Camdaki yansımama baktığımda, o gözlerin içindeki ürkek, korku dolu kız çocuğunu göremiyordum artık. O kız, o İstanbul'daki vagon istasyonunda, amcamın namlusunun şakağıma dayandığı o saniyede sonsuza kadar ölmüştü.
Pencerenin önünde öylece dikilirken arkamda, kapının eşiğinde duran o devasa gölgeyi Alex’in varlığını hissettim. Oraya öylece dikilmiş beni sessiz, kelimesiz ama bir o kadar da korumacı doğasıyla izliyordu. Aramızdaki o ilk günkü nefret , aşılmaz duvarlar, büyük çatışma ve güvensizlik dalgası yerini artık kelimelerle, cümlelerle tarif edilemeyecek kadar derin, ölümcül bir bağa bırakmıştı. O beni bu cehennemin içinden çekip çıkaran her düştüğümde elleriyle beni ayağa kaldıran ama aynı zamanda beni bu karanlığın tam kalbine fırlatan adamdı. Şimdi her şey bittiğine göre, bu kan deryasının ardından ikimiz için yeni bir sayfa açılıyor olabilir miydi? Rusya’nın bu dondurucu, beyaz kışında, o dökülen kanların ve sönen hayatların küllerinden kalbimizde yeni bir hayata, belki de o çok uzak, imkansız görünen huzura yer var mıydı?
Kar taneleri yavaşça pencerenin camına vurup erirken ve su damlaları aşağı doğru süzülürken, içimdeki o fırtınanın yerini alan o derin, uçsuz bucaksız sessizlikle gözlerimi kapattım. Savaş bitmişti. Gül solmuş, geriye sadece kül kalmıştı ama o külün altından bu dondurucu toprakta, belki de ilk defa taze, korkusuz bir nefes yeşerecekti.
Bölüm etkileşimi
