Beyaz Yalanlar kitap kapağı

40. bölüm / 60

Beyaz Yalanlar

40. Bölüm🕯️

Vaveyla Yazarı: Amaya Xxxx

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 60Şu an: 40. Bölüm🕯️
  1. 1 1. Bölüm🕯️1.871 kelime
  2. 2 2. Bölüm🕯️2.023 kelime
  3. 3 3. Bölüm🕯️2.374 kelime
  4. 4 4. Bölüm🕯️1.879 kelime
  5. 5 5. Bölüm🕯️1.555 kelime
  6. 6 6. Bölüm🕯️2.034 kelime
  7. 7 7. Bölüm🕯️1.732 kelime
  8. 8 8. Bölüm🕯️2.089 kelime
  9. 9 9. Bölüm🕯️2.396 kelime
  10. 10 10. Bölüm🕯️1.408 kelime
  11. 11 11. Bölüm🕯️1.350 kelime
  12. 12 12. Bölüm🕯️1.886 kelime
  13. 13 13. Bölüm 🕯️1.910 kelime
  14. 14 14. Bölüm🕯️1.592 kelime
  15. 15 15. Bölüm🕯️1.803 kelime
  16. 16 16. Bölüm🕯️1.023 kelime
  17. 17 17. Bölüm🕯️1.795 kelime
  18. 18 18. Bölüm 🕯️1.132 kelime
  19. 19 19. Bölüm🕯️1.331 kelime
  20. 20 20. Bölüm🕯️1.156 kelime
  21. 21 21. Bölüm 🕯️1.301 kelime
  22. 22 22. Bölüm🕯️1.354 kelime
  23. 23 23. Bölüm🕯️1.366 kelime
  24. 24 24. Bölüm🕯️1.869 kelime
  25. 25 25. Bölüm🕯️1.206 kelime
  26. 26 26. Bölüm🕯️978 kelime
  27. 27 27. Bölüm🕯️1.144 kelime
  28. 28 28. Bölüm🕯️1.003 kelime
  29. 29 29. Bölüm🕯️990 kelime
  30. 30 30. Bölüm🕯️1.157 kelime
  31. 31 31. Bölüm🕯️820 kelime
  32. 32 32. Bölüm🕯️722 kelime
  33. 33 33. Bölüm🕯️826 kelime
  34. 34 34. Bölüm🕯️1.488 kelime
  35. 35 35. Bölüm🕯️1.207 kelime
  36. 36 36. Bölüm🕯️1.200 kelime
  37. 37 37. Bölüm🕯️2.059 kelime
  38. 38 38. Bölüm🕯️1.401 kelime
  39. 39 39. Bölüm🕯️1.269 kelime
  40. 40 40. Bölüm🕯️1.807 kelime · Okuduğun bölüm
  41. 41 41. Bölüm🕯️1.496 kelime
  42. 42 42. Bölüm🕯️1.735 kelime
  43. 43 43. Bölüm🕯️2.130 kelime
  44. 44 44. Bölüm🕯️1.619 kelime
  45. 45 45. Bölüm🕯️1.524 kelime
  46. 46 46. Bölüm🕯️2.238 kelime
  47. 47 47. Bölüm🕯️1.905 kelime
  48. 48 48. Bölüm🕯️1.405 kelime
  49. 49 49. Bölüm🕯️1.392 kelime
  50. 50 50. Bölüm🕯️1.440 kelime
  51. 51 51. Bölüm🕯️1.436 kelime
  52. 52 52. Bölüm🕯️2.180 kelime
  53. 53 53. Bölüm🕯️2.009 kelime
  54. 54 54. Bölüm🕯️2.328 kelime
  55. 55 55. Bölüm🕯️2.731 kelime
  56. 56 56. Bölüm🕯️1.696 kelime
  57. 57 57. Bölüm🕯️1.391 kelime
  58. 58 58. Bölüm🕯️2.640 kelime
  59. 59 59. Bölüm🕯️2.044 kelime
  60. 60 FİNAL 🕯️2.688 kelime

Gitmemiz gereken bir yer vardı. Hayatım boyunca benden saklanan, bir yalanın tozlu perdeleri arkasında unutturulan, her hatırladığımda kalbime iğne gibi batan o yere: Anne ve babamın gerçek mezarına.

Yol boyu camdan dışarıyı izledim. Şehir, sanki benim dünyam başıma yıkılmamış gibi her zamanki rutininde akıp gidiyordu. İnsanlar işlerine gidiyor, otobüs duraklarında bekliyor, kahvelerini içiyordu. Oysa benim içimde koca bir şehir yanmış, külleri genzimi yakıyordu.

Araba, şehrin uğultusundan uzak, sadece rüzgarın fısıldadığı o servili yola girdiğinde boğazımdaki düğümün daha da büyüdüğünü hissettim. Kapıyı açtığım anda yüzüme çarpan buz gibi rüzgar ile vücudum titredi. Arabadan indiğimde bacaklarımın beni taşımayacağını sandım.

Ayaklarım yere değdiğinde ise toprağın o nemli soğukluğu ayakkabılarımdan içeri sızdı. Alex yanıma geldi, elimi tutmadı ama varlığıyla beni o yokuşu çıkmaya zorladı. Attığım her bir adım da sanki mümkünmüş gibi kalbimin atışı daha da hızlanıyordu. Aldığım her bir nefesle göğsüm hızla yükselip alçalıyordu. Stresten terleyen avuç içlerimi hızla üzerime sildim.

Soğuktan üşümeye başlayan ellerimi korumak adına üzerimde ceketin kollarını iyice parmaklarıma kadar çekiştirdim.

İşte ilk gördüğüm an donakaldım. Yaşadıklarımın gerçeği ve acısı o an acı bir şekilde bir kez daha acımasızca yüzüme çarptı. Mezarları yan yanaydı. Üzerindeki mermerlerin soğukluğu daha uzaktan bile içimi üşüttü. İsimlerini gördüğüm an, içimdeki o son parça da yerle bir oldu.

Dizlerimin üzerine çöktüm ağırca, üzerimdeki pantolon toprağa bulandı, parmaklarım soğuk mermere sanki onları oradan çıkarabilecekmişim gibi tutundu. Birkaç dakika boyunca dudaklarımı dahi oynatamadım. Bir heykel misali olduğum yerde durdum. Baktım yalnızca. Ne diyecektim? Nasıl yüz bulacaktım onlarla konuşmaya?

En nihayetinde mahçup bir ifadeyle boynumu bükerek başımı önüme eğdim. Ve bulduğum güç kırıntılarına sıkı sıkı sarıldım.

“Özür dilerim,” diye fısıldadım. Sesim bir hıçkırığa, hıçkırığım bir feryada dönüştü. “Nasıl fark edemedim? Nasıl bu kadar kör olabildim? Yirmi beş yıl... tam yirmi beş yıl boyunca bir katilin elini öptüm ben. Amca dediğim o celladın gölgesinde büyüdüm. Onun sahte şefkatine sığındım, sizin katilinize baba diye seslendim!”

Hıçkırıklarım mezarlığın o ağır sessizliğini yırtıyordu. İçimdeki pişmanlık, asit gibi damarlarımda dolaşıyordu. Kendimden nefret ediyordum. O evde yediğim her lokma, uyuduğum her sıcak yatak, giydiğim her pahalı kıyafet şimdi birer ihanet gibi geliyordu. Her gülümsemem, her mutlu anım meğer sizin kemiklerinizin üzerinde tepinmekmiş.

Yüzümü soğuk mermere yasladım. Mezardaki o isimler bana cevap vermiyordu ama rüzgar sanki ‘Geç kaldın Akasya’ diye fısıldıyordu.
“Benim suçum,” diye bağırdım, yumruklarımı toprağa vururken.

“Onun çizdiği o altın kafese o kadar alıştım ki, dışarıda kanayan bir geçmiş olduğunu görmek istemedim. Ben sadece bir süs bebeği gibi yaşadım, o katilin en büyük eseri oldum! Beni her öptüğünde, her sarıldığında aslında sizin kanınızı üzerime bulaştırıyormuş ve ben bunu sevgi sanmışım.” Bu aptallığın bedeli neydi Akasya? Hangi gözyaşı bu günahı temizler?

Alex birkaç adım gerimde durmuş, sessizce beni izliyordu. Dakikalarca ağladım, tüm o yirmi beş yılın sahteliğini, o sahte ailenin kirini bu toprağa akıttım. Ellerim çamura bulandı, tırnaklarımın arasına toprak doldu ama hissetmedim.

Sanki o toprağı kazsam onlara ulaşacakmışım gibi bir delilik hali içindeydim. Sakinleşmeye başladığımda, Alex yavaşça yanıma yaklaştı. Gökyüzü hala griydi, yağmur sonrası toprak kokusu genzimizi yakıyordu.

Yanıma çöktü, bakışları mezar taşlarındaydı. “Baban,” dedi Alex, sesi her zamankinden daha derin ve kadifemsiydi. Merakla başımı topraktan kaldırıp ona baktım. Ellerini önünde birbirine kenetlemiş bir halde öylece mezar taşına bakıyordu. Başımı tekrar önüme eğme ihtiyacı hissettim.

“Gerçekten inatçı bir adammış Akasya. Ama bu inatçılığı sadece sevdikleri için kullanırmış. Onun hakkında çok az kişinin bildiği bir şey öğrendim.” Bulanık gözlerle ona döndüm. Kalbimdeki o taşlaşmış ağrı, onun sesiyle biraz olsun yumuşadı. “Ne öğrendin?” Sesim o kadar bitik çıkmıştı ki, Alex’in yüzünde belli belirsiz bir merhamet parıltısı geçti.

“Annenle tanışmadan hemen önce, şehrin en büyük kütüphanesinden çok nadir bir şiir kitabını ödünç almak istemiş. Kitap o gün bir başkasındaymış. Baban, o kitap geri gelene kadar tam üç gün boyunca kütüphanenin merdivenlerinde beklemiş. Kütüphaneci nedenini sorduğunda, sevdiğim kadına o kitaptan bir dize okumadan evlenme teklifi edersem, bu aşkın hakkını veremem demiş. Annen kütüphaneden çıktığında, baban dizlerinin üzerine çökmüş ve o dizeyi okumuş. Annenin o günkü gülüşünü anlatan bir kayıt buldum bir dosyada... Baban o inatçı haliyle, anneni dünyanın en mutlu kadını yapmış Akasya. Onların aşkı senin damarlarında akıyor.”

Gülümsedim. Gözyaşlarımın arasından, hiç tanımadığım ama içimde bir yerlerde yaşayan o iki zarif insanı hayal ettim. Onlar birer iş makinesi ya da güç figürü değildi, onlar sadece birbirini seven ve benim için canlarını veren iki ruhtu.

Alex’e bu hikayeyi nereden, hangi gizli dosyadan ya da eski bir dosttan öğrendiğini sormak istedim. Dudaklarım kıpırdadı ama sormadım. Alex, bu kapıyı sadece benim yaralarımı sarmak için aralamıştı ve bu bilgi, bana o sahte babadan kalan her şeyden daha değerliydi.

“Teşekkür ederim Alex,” dedim fısıltıyla. Bana ilk kez gerçekten ailemi vermişti. Bana sadece bir geçmiş değil, bir kimlik de vermişti.
Mezarlıktan ayrılıp yola koyulduğumuzda, üzerimde garip bir hafiflik vardı ama bu huzur bir fırtına öncesi sessizliği gibiydi.

Yol boyunca arabada tek bir çıt dahi çıkmadı. Kapıya dayadığım dirseğime yaslanarak akıp giden yola bakmaya dalmıştım. Ta ki, şehir merkezine yaklaştıkça Alex’in bakışları dikiz aynasına daha sık takılmaya başladığını fark edene kadar.

Direksiyonu kavrayan parmak boğumları beyazlamıştı. Arabanın içindeki hava aniden ağırlaştı. “Kemerini sıkılaştır Akasya,”dedi, sesi bıçak kadar keskindi. Bu benim için suskunluğumun son noktası oldu. Oturduğum yerde dikleştim. “Neler oluyor dedim,” kalbim yeniden o tanıdık korku ritmine geçti.

“ Takip ediliyoruz. Ve bu seferki amcanın adamları değil.” Araba bir anda hızlandı. Alex dar sokaklara girip çıkıyor, ani manevralarla peşimizdeki siyah aracı atlatmaya çalışıyordu. Lastiklerin feryadı binaların arasında yankılanıyordu. Her virajda savruluyor, her frende öne kapaklanıyordum.

Ama peşimizdeki araba adeta bir gölge gibiydi; her hamlemize karşılık veriyor, tamponumuza kadar yaklaşıyordu. Alex’in yüzündeki o gerginlik, durumun ciddiyetini haykırıyordu. Uzun süren o gerilimli kovalamacanın ardından, iki binanın arasındaki o geniş ve kör sokağa girdiğimizde, karşıdan gelen bir diğer aracın yolu kestiğini gördük. Kapana kısılmıştık.

Alex sert bir frenle arabayı durdurdu. Elini hemen belindeki silaha attı ama dışarıdaki figürü gördüğümde donup kaldım. Arkadaki arabadan inen kişi Hardin’di.

Ama gördüğüm o eski, kibirli, her şeyi kontrol eden Hardin değildi. Gözleri kan çanağına dönmüştü, saçları darmadağındı ve elleri gözle görülür bir şekilde titriyordu. Üzerindeki pahalı ceket kırışmış, o her zaman parıldayan ayakkabıları çamura batmıştı. Deliliğin sınırında gezen bir adamın o tekinsiz ışığı vardı gözlerinde. Sanki ruhu bedeninden çoktan ayrılmış, sadece intikam ve acıdan ibaret bir kabuk kalmıştı.

Alex arabadan inmek üzere kapıyı açtığında hızla atılarak koluna yapıştım. “İnme. Bırak kendi haline.” Bakışları önce yüzümde sonra da onu tutan parmaklarımda dolaştı. “Sen arabada kal.” İnmek gibi bir hamlede bulunduğunda inatla asıldım. “Alex, lütfen.” Desem de beni dinlemedi. Kolunu çok kolay bir şekilde parmaklarımın arasından kurtardı.

“Arabada kal Akasya.” Arkasından sertçe kapıyı kapattı. Bu sefer onu dinlemek gibi planım yoktu. Kapıyı açtığım gibi ben de arabadan indim. Alex silahını çekti ama Hardin ondan önce davranıp silahını doğrudan kendi şakağına dayadı.

Sonra bir an durup silahı bize, ardından tekrar kendine çevirdi. Sesi titriyordu ama parmağı tetikte kararlı duruyordu. “Gelmeyin!” diye kükredi Hardin. Sesi çatallı ve acı doluydu. “Sakın yaklaşmayın! Eğer bir adım daha atarsanız, bu sokağı sizin için bir mezarlığa çeviririm ama önce kendimi bitiririm!”

Hardin bir adım öne çıktı. Vücudu bir yaprak gibi sarsılıyordu. Bana baktı, o bakışta ne nefret vardı ne de sevgi, sadece saf bir bitmişlik. “Bitti değil mi Akasya?” dedi, sesi titreyerek.

“Her şeyi yıktınız. Babam içeride, amcan bitti... Peki ben? Ben ne olacağım? Ben sadece onların bir uzantısıydım! Bana ne yapmam gerektiğini, nasıl yürümem gerektiğini, kimi sevmem gerektiğini bile onlar söyledi! Ben hiçbir zaman kendi hayatımı yaşamadım. Ben sadece onların projelerinden biriydim.”

“Silahı indir Hardin,” dedi Alex sakin bir sesle ama gözleri Hardin’in tetiğindeki parmağındaydı. Her saniye bir felakete gebeydi. ”Sana sormadım!” diye bağırdı Hardin Alex’e.

Sonra tekrar bana döndü. “Sen... sen benim tek kaçış yolumdun Akasya. Özgür olmam için sana ihtiyacım vardı. Eğer seninle evlenseydim, onların o boğucu dünyasında kendime ait bir yerim olacaktı. Babamın baskısından seninle kurtulacaktım. Sadece seninle kendim olabilirdim, sadece seninle o masadan kalkıp gidebilirdim. Ama sen beni hiç görmedin! Sen hep o adamın peşinden gittin! Beni o karanlıkta yalnız bıraktın!”

“Hardin-“ konuşmak üzere başladığım cümleyi sertçe kesti. Adımları düzensizleşti, silahı tutan eliyle yüzündeki teri sildi. “Bana dayatılan o hayattan nefret ettim! Her sabah uyandığımda kimin maskesini takacağımı düşünmekten ciğerlerim soldu! Akasya, sen şanslıydın. Sen gerçeği öğrendin ve kaçtın. Sen özgürlüğü seçtin Akasya, sen o kafesi kırdın. Ama ben... ben o kafesin demirlerinden başka bir şey tanımıyorum. Demirler etime battı, ruhumu parçaladı.”

Gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı. Gülmeye başladı bu bir delinin, her şeyini kaybetmiş birinin kahkahasıydı. “Biliyor musun? Babam bana o kızı almazsan hiçbir şeysin dedi. Haklıymış. Ben hiçbir şeyim. Bir hiç olarak yaşamaktansa, bir son olarak hatırlanmak daha iyi.”

“Hardin hayır!” Her ne kadar bu zaman aramızdaki gerilim ve düşmanlık azalmasa da bunu yapmasına müsaade edemezdim. Onu doğru ilerlemek için atıldım ama arkamdan belime dolanan güçlü bir kol beni olduğum yerde mıhladı.

Silahı tekrar şakağına bastırdı. Gözlerimi bir an olsun onun üzerinden ayıramıyordum. Gözlerimle adeta bunu yapmaması için yalvarıyordum. Gözlerinde o korkutucu boşluk büyüdü.

“Beni affetme Akasya. Çünkü ben kendimi asla affetmeyeceğim. Senin o parlak geleceğinde bana yer yok, biliyorum. Ama senin vicdanında bir leke olarak kalacağım.”

“Hardin, yapma!” diye bağırdım, bir adım öne atılarak. Alex’in güçlü tutuştu bir adım dahi atmama izin vermemişti. Ne kadar nefret etsem de, karşımda duran o zavallı, parçalanmış ruhu görmek canımı yakmıştı. O da benim gibi bir kurbandı, sadece o savaşmayı değil, teslim olmayı seçmişti. O da bir çocuğun babasından sevgi dilendiği gibi yanlış yerlerde şefkat aramıştı.

Hardin bana son kez baktı. O bakışta bir anlığına, o maskelerin altındaki gerçek çocuğu gördüm. Korkmuş, yalnız ve sevgisiz kalmış bir çocuk. Sanki o an zaman yavaşladı, dünyadaki tüm sesler sustu. Dudakları sessizce bir şey mırıldandı belki bir veda, belki bir özür, belki de sadece bir nefes.

Ve sonra... o korkunç ses. Tek bir el ateş sesi sokağın duvarlarında yankılandı, sanki gökyüzü ikiye bölündü. Hardin’in bedeni, bir kuklanın ipleri kesilmişçesine boşluğa düştü. Dizlerinin üzerine çöktü, omuzları düştü ve ardından yüzüstü o çamurlu asfaltın üzerine kapaklandı. Silah elinden kayıp gitti, metalik sesi kulaklarımda sonsuz bir uğultu bıraktı.

Zaman durdu. Yağmur yeniden atıştırmaya başladı. Hardin’in kanı, asfalttaki yağmur sularıyla karışıp o karanlık sokağın kanalizasyonuna doğru akmaya başladı. Hayaller, yalanlar ve hırslar o kirli suda eriyip gidiyordu.

Alex yanıma gelip beni kendine çekti, yüzümü göğsüne sakladı. Onun ceketindeki kokuya sığındım ama burnumda hala o barut kokusu vardı. Başımı kaldırmadım. Hardin’in o son bakışını, o sönüp giden hayatı görmek istemiyordum. Babasının mirası, amcamın yalanları ve o kokuşmuş düzen, sonunda kendi evladını da yutmuştu. Bu sistem sadece düşmanlarını değil, kendi çocuklarını da öldürüyordu.
“Bitti,” diye fısıldadı Alex saçlarımın arasına.

Sesindeki o derinlik ilk kez bu kadar huzur vericiydi. “Artık kimsenin gölgesi kalmadı Akasya. Sadece biz varız. Ne amcan, ne Hardin, ne de o sahte geçmiş... Hepsi bu sokakta, bu yağmurda kaldı.”

Yağmur hızlanırken, Hardin’in cansız bedeni o karanlık sokakta yalnızlığa terk edildi. Ben ise Alex’in göğsünde, hayatımın en acı ve en gerçek sessizliğine gömüldüm.

Artık kafes yoktu, gardiyanlar yoktu ama özgürlüğün bu kadar kanlı, bu kadar ağır olacağını hiç tahmin etmemiştim. Özgürlük, birinin ölümüyle mi gelmeliydi? Yoksa ben zaten çoktan ölmüş bir dünyanın üzerinde mi duruyordum?

Bilmiyorum. Sadece Alex’in elini daha sıkı tuttum ve o sokağı arkamızda bırakırken bir daha geriye bakmadım.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

102okunma 4beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.