41. bölüm / 60
Beyaz Yalanlar41. Bölüm🕯️
Bölümler 60Şu an: 41. Bölüm🕯️
- 1 1. Bölüm🕯️1.871 kelime
- 2 2. Bölüm🕯️2.023 kelime
- 3 3. Bölüm🕯️2.374 kelime
- 4 4. Bölüm🕯️1.879 kelime
- 5 5. Bölüm🕯️1.555 kelime
- 6 6. Bölüm🕯️2.034 kelime
- 7 7. Bölüm🕯️1.732 kelime
- 8 8. Bölüm🕯️2.089 kelime
- 9 9. Bölüm🕯️2.396 kelime
- 10 10. Bölüm🕯️1.408 kelime
- 11 11. Bölüm🕯️1.350 kelime
- 12 12. Bölüm🕯️1.886 kelime
- 13 13. Bölüm 🕯️1.910 kelime
- 14 14. Bölüm🕯️1.592 kelime
- 15 15. Bölüm🕯️1.803 kelime
- 16 16. Bölüm🕯️1.023 kelime
- 17 17. Bölüm🕯️1.795 kelime
- 18 18. Bölüm 🕯️1.132 kelime
- 19 19. Bölüm🕯️1.331 kelime
- 20 20. Bölüm🕯️1.156 kelime
- 21 21. Bölüm 🕯️1.301 kelime
- 22 22. Bölüm🕯️1.354 kelime
- 23 23. Bölüm🕯️1.366 kelime
- 24 24. Bölüm🕯️1.869 kelime
- 25 25. Bölüm🕯️1.206 kelime
- 26 26. Bölüm🕯️978 kelime
- 27 27. Bölüm🕯️1.144 kelime
- 28 28. Bölüm🕯️1.003 kelime
- 29 29. Bölüm🕯️990 kelime
- 30 30. Bölüm🕯️1.157 kelime
- 31 31. Bölüm🕯️820 kelime
- 32 32. Bölüm🕯️722 kelime
- 33 33. Bölüm🕯️826 kelime
- 34 34. Bölüm🕯️1.488 kelime
- 35 35. Bölüm🕯️1.207 kelime
- 36 36. Bölüm🕯️1.200 kelime
- 37 37. Bölüm🕯️2.059 kelime
- 38 38. Bölüm🕯️1.401 kelime
- 39 39. Bölüm🕯️1.269 kelime
- 40 40. Bölüm🕯️1.807 kelime
- 41 41. Bölüm🕯️1.496 kelime · Okuduğun bölüm
- 42 42. Bölüm🕯️1.735 kelime
- 43 43. Bölüm🕯️2.130 kelime
- 44 44. Bölüm🕯️1.619 kelime
- 45 45. Bölüm🕯️1.524 kelime
- 46 46. Bölüm🕯️2.238 kelime
- 47 47. Bölüm🕯️1.905 kelime
- 48 48. Bölüm🕯️1.405 kelime
- 49 49. Bölüm🕯️1.392 kelime
- 50 50. Bölüm🕯️1.440 kelime
- 51 51. Bölüm🕯️1.436 kelime
- 52 52. Bölüm🕯️2.180 kelime
- 53 53. Bölüm🕯️2.009 kelime
- 54 54. Bölüm🕯️2.328 kelime
- 55 55. Bölüm🕯️2.731 kelime
- 56 56. Bölüm🕯️1.696 kelime
- 57 57. Bölüm🕯️1.391 kelime
- 58 58. Bölüm🕯️2.640 kelime
- 59 59. Bölüm🕯️2.044 kelime
- 60 FİNAL 🕯️2.688 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Hardin’in parmağını tetiğe basışı ve o korkunç patlama sesi kulaklarımdaki uğultuyu hiç bitmeyecek bir ana dönüştürmüştü.
Arabaya nasıl bindiğimi, Alex’in yan koltuğa geçerken bana nasıl baktığını hatırlamıyordum. Yol boyu gözlerimi tek bir noktaya dikip sileceklerin ritmik sesini dinlemekle yetindim. O çamurlu sokağın kokusu üzerime sinmiş gibi genzimi yakıyordu.
En son kaldığımız o güvenli eve geri döndüğümüzde, attığım her adımda ayaklarımın altındaki zemin sallanıyor gibiydi. Salona geçip koltuğa çöktüğümde, ne kadar zaman geçtiğini bilmediğim bir anın ardından kapı açıldı.
Arkamızdan İnci, Çınar ve Marco içeri girdi. Salondaki hava bir anda ağırlaştı. Marco ayakta durmuş, ceketini çıkarırken Alex’e bakıyordu. Çınar ise odanın ortasında volta atarak, derin bir nefes alıp sessizliği ilk bozan kişi oldu.
“Duyduklarım doğru mu?” Sorusu üzerine zorlukla başımı kaldırıp Çınar’ın yüzüne baktım. Yüzümde her ne gördüyse cevabını almış olmalıydı. Dudaklarını sertçe birbirine bastırdı. Alex, Çınar’ın yanından geçerken hafifçe omzuna vurdu. “Kötü haber çabuk yayılır derledi de inanmazdım.”
Bulduğu ilk boşluğa kendini attı. Çınar ise hala ayakta dikilmeye devam ediyordu. Gözlerim kapıdan giren İnci’ye takıldı. Yalnızca bir gün de olsa evine gitmek onun toparlanması için fazlasıyla yetmiş olmalı. Dudaklarına yerleştirdiği sıcak tebessümü ile yanımdaki boşluğa oturdu.
“Bu kadar kolay olmasını beklemiyordum.” Diye, mırıldandı Çınar inanamazca. Alex, ellerini birbirine kenetleyerek Çınar’a bakmaya devam etti. “Son durum ne? Neler öğrendin?” Çınar, anlık olarak düşüncelerinin arasından ayrılıp ona hitaben konuşan Alex’e doğru döndü. “Mahkeme tarihi bugün belli olacak. Öğrenince haber veririm.” Alex yalnızca başını sallayarak onayladı.
Her şey bana fazla geliyordu. Yalanlar, peş peşe gelen ölümler, adliye koridorları ve şimdi de bu bürokratik zafer konuşmaları... Göğsümün daraldığını, nefes alamadığımı hissettim. Ben köşedeki koltukta tir tir titrerken ve her geçen saniye biraz daha kendi içime gömülürken, İnci durumumu fark edip yavaşça yanıma sokuldu. Elini omzuma koydu, beni sakinleştirmek ister gibi hafifçe sıvazladı.
Onun bu şefkatli desteği içimdeki yangını biraz olsun bastırmaya çalışsa da yetmiyordu, kafamın içindeki sesler susmuyordu. Elimi yüzümü yıkamak, biraz olsun arınmak bahanesiyle aniden ayağa kalktım.
Kafam o kadar doluydu ki, koridorda yürürken adımlarım benden bağımsız hareket ediyordu sanki. Banyonun kapı koluna uzandım ve hafifçe ittim. Ancak içeri girdiğimde beni karşılayan şey fayans soğukluğu değil, yoğun bir kağıt ve eski ahşap kokusu oldu. Burası bir banyo değildi.
Loş, perdeleri sıkı sıkıya kapatılmış, sadece masanın üzerindeki küçük bir lambanın aydınlattığı bir çalışma odasıydı. Tam geri çıkmak için hamle yapacakken, masanın üzerindeki dağınıklık gözüme çizildi. Bir mıknatıs gibi beni kendine çeken bir şeyler vardı orada.
Yavaşça masaya doğru ilerlerken buldum kendimi. Masanın üzerinde, ucu açık bırakılmış birkaç dosya duruyordu. En üstteki dosyaya elimi uzattığımda kalbimin ritmi yeniden hızlandı.
Dosyayı açtım. İlk sayfada gördüğüm şey kendi yüzümdü. Çocukluğuma, ergenliğime, üniversite yıllarıma ait düzinelerce fotoğraf yan yana dizilmişti. Okul bahçesinde otururken, hatta uyurken çekilmiş gizli fotoğraflar...
Her bir karede, hayatımın en sıradan anlarında bile birinin arkamda, gölgelerin içinde beni izlediğini bilmek sırtımdan aşağı buzlu bir suyun dökülmesine neden oldu. Şok dalgası dalga dalga vücuduma yayılırken sayfaları hızla çevirmeye başladım.
Karşıma bir kadın ve bir adamın yan yana durduğu eski bir fotoğraf çıktı. Onları gördüğüm ilk an kim olduklarını hemen anlayamadım, donup kaldım. Hayatımda daha önce bu yüzleri gördüğümü çok hatırlamıyordum çünkü ben henüz küçücük bir çocukken, daha dünyayı yeni yeni tanımaya başlarken vahşice öldürülmüşlerdi.
Zihnimdeki boşluğa bakarak fotoğrafı elimde ters çevirdim. Arkasındaki eski, solmuş dolma kalem yazısını görünce kalbim duracak gibi oldu. İsimlerini okudum. Onlar tam da tahmin ettiğim gibi benim annem ve babamdı.
Gözlerim dolarken fotoğrafı tekrar düz çevirip babamın yüzüne uzun uzun baktım. İçimi ürperten, tüylerimi diken diken eden o korkunç gerçeği o an fark ettim. Babam ve amcam... birbirlerine ne kadar çok benziyorlardı. Hatları, bakışları, duruşları adeta iki ikiz gibi, birbirinin kopyası gibiydi.
O an yirmi beş yıllık körlüğümün en acı perdesi aralandı. Amcam, babamın yerini işte bu yüzden bu kadar kolay alabilmişti. O öldükten sonra, benim küçük zihnimdeki babam imajını bu inanılmaz benzerlik sayesinde hiçbir şüphe uyandırmadan zahmetsizce çalmıştı. Ben o cellada babamın ikizi olduğu için, babama benzediği için sorgusuz sualsiz inanmıştım.
Kendimden, hafızamdan bir kez daha nefret ettim. Hemen yan sayfada ise çocukluğuma dair hiç hatırlamadığım, zihnimin en karanlık köşelerine gömüldüğünü sandığım o eski, bahçeli evin detaylı mimari planları ve fotoğrafları vardı. Duvarların rengi, bahçedeki o eski salıncak... Her şey oradaydı.
O fotoğraflara baktıkça, zihnimin derinliklerinden tozlu bir kapı aralandı, hayal meyal bir çocuk sesi, bir kadının gülüşü ve ardından gelen o karanlık gece zihnime üşüştü. Nefesim kesildi. Gözlerim belgelerin üzerindeki yabancı mühürlerde, eski CIA amblemlerinde gezindi.
Bu kâğıtların üzerindeki her bir satır, benim tüm hayatımın aslında devasa bir laboratuvarda, bir denek gibi izlendiğinin kanıtıydı. Kendimi hiç bu kadar çıplak, hiç bu kadar savunmasız ve kandırılmış hissetmemiştim. Kimdim ben? Kimin projesiydim? Ama beni asıl darmadağın eden şey, o dosyaların en altında duran eski, sararmış başka bir fotoğraf oldu.
Rusya’da çekildiği belli olan, kar altındaki küçük bir dükkanın önünde duran hüzünlü bir kadın ve onun elini tutan, yanağında henüz hiçbir iz olmayan küçük bir erkek çocuğu... Bu fotoğrafın benimle, ailemle, bu intikamla ne alakası vardı? Bu kadın kimdi, bu çocuk kimdi? Zihnimdeki sorular birer çığ gibi büyürken, o küçük çocuğun gözlerindeki tanıdık ifade kalbimi sıkıştırdı. Akıl sağlığımı kaybetmek üzereymişim gibi hissettiğim o an, arkamdaki kapının hafifçe gıcırdadığını duydum.
Başımı omzumun üzerinden çevirdiğimde bir çift buz gibi mavi gözlere yakalandım. Alex içeri girmişti. Gözleri önce elimdeki dosyalara, sonra doğrudan yüzüme kaydı. Yüzünde her zamanki o duygusuz maske vardı. Bu maske beni daha da delirtti.
“Burada ne işi var bunların Alex?” diye sordum, sesimin titremesini engelleyemeyerek. Elindeki kağıtları havaya kaldırdım. “Bu fotoğraflar ne? Benim çocukluğumun, hatırlamadığım evimin senin masanda ne işi var? Ve bu insanlar kim?”
Alex istifini hiç bozmadı. Masaya doğru bir adım attı, elimdeki dosyayı yavaşça çekip almak istedi ama izin vermedim, kağıtları göğsüme doğru bastırdım. Daha fazla sorularımın cevapsız kalmasına tahammül edecek halim kalmamıştı.
“Şimdi sırası değil Akasya, dışarıda herkes bizi bekliyor, sonra konuşuruz,” diyerek sorumu geçiştirmeye çalıştı. Sesiyle beni bir çocuk gibi yatıştırmaya çalışıyordu sanki. Sesindeki o sakinlik içimdeki o devasa yangını söndürmek bir yana daha da körüklemişti.
“Benimle dalga mı geçiyorsun sen!” diye bağırdım. Sesi odanın duvarlarında yankılandı. “Ne demek sonra konuşuruz? Yirmi beş yıldır hayatımı çalan adamların arasından çıktım, şimdi bana hayatımı koruduğunu söyleyen adamın beni bir gölge gibi dikizlediğini öğreniyorum! Kimsin sen? Ne istiyorsun benden?”
Bağırışlarım o kadar yüksekti ki, koridordan ayak sesleri gelmeye başladı. Çok geçmeden odanın kapısında İnci, Çınar ve Marco belirdi. Üçü de şaşkınlık ve korkuyla bize bakıyordu. İnci’nin gözleri yerdeki dosyalara kaydığında dudaklarını ısırdığını gördüm. Marco ise elini hafifçe Çınar’ın omzuna koymuş, çıkacak fırtınayı bekler gibi tetikte duruyordu.
Hiçbirinin içeri girmeye cesareti yoktu. Onların orada olması umurumda bile değildi. Gözüm dönmüştü. Öfkeyle Alex’in üzerine yürüdüm ve iki elimle birden onun o yakalarına yapıştım.
“Beni kullandın, değil mi?” diye haykırdım, onu tüm gücümle sarsmaya çalışarak. Alex bir milim bile kımıldamadı. Bir kaya gibi karşımda duruyor, ellerimin yakasını paralamasına izin veriyordu. Hiçbir karşılık vermedi, beni durdurmaya çalışmadı. Sadece O masmavi, dipsiz gözleriyle bana baktı.
“Amacın hiçbir zaman bana destek olmak değildi! Sen de amcam gibisin! Tek farkın, onun bunu silahla, senin ise sessizlikle yapman! Beni bir piyon gibi kullandın. Kendini kahraman gibi satarken arkamdan ne işler çevirdin? Söylesene!”
Alex’in gözlerindeki o donuk ifadenin yerini anlık bir acıya bıraktığını gördüm. Yakalarını daha sıkı kavradım, tırnaklarım etine batıyordu belki de. Onu aşağılamak, o buzdan duvarını yıkmak istiyordum. Gücüne gideceğini bile bile, içimdeki tüm zehri onun yüzüne kustum.
“Benim üzerimden ne kazandın? Ne vaat ettiler sana benim hayatıma karşılık?” İşte o an, Alex’in tüm vücudunun kasıldığını hissettim. Yakalarını tutan ellerimi öyle bir hız ve güçle bileklerimden yakaladı ki, acıyla inlemek zorunda kaldım. Beni tek bir hamleyle arkamdaki duvara doğru itti ama canımı yakmamaya çalışarak sırtımı duvara sabitledi.
Yüzü yüzüme o kadar yakındı ki, soluğunu tenimde hissediyordum. O her zaman dondurucu sakinliği tamamen yok olmuştu. Gözlerinde ilk kez vahşi, yırtıcı ve darmadağın bir öfke görüyordum. “Sen hiçbir şey bilmiyorsun!” diye kükredi. Sesi o kadar derinden ve o kadar yaralı çıkmıştı ki, kapıdaki İnci’nin irkilerek bir adım geri kaçtığını gördüm. “Sen hiçbir şey bilmiyorsun Akasya!”
Bileklerimi bıraktı. Nefes nefese bana bakarken, elleri yanlarına düştü. Ben ise duvara yaslanmış halde, kalbimin göğüs kafesimi parçalayan sesiyle kalakaldım. Kafam allak bullak olmuştu. Haklıydı, hiçbir şey bilmiyordum. Masadaki o fotoğrafların, o karlarla kaplı Rus dükkanının, o hüzünlü kadının ve küçük erkek çocuğunun bu kurgunun neresinde durduğunu, benim hayatımla ne alakası olduğunu çözemiyordum.
Zihnim bir labirent gibiydi ve her yol çıkmaza giriyordu. Güvendiğim her şey, sığındığım tek liman da parmaklarımın arasından kayıp gitmişti.
Alex gözlerini benden çekti. Yüzündeki o öfke, yerini derin bir hayal kırıklığına ve yorgunluğa bırakmıştı. Arkasını döndü, kapıda bekleyen diğerlerine bakmadan, onları omuzlarıyla yararak odadan çıktı. Koridorda uzaklaşan ayak sesleri ve ardından dış kapının sertçe kapanma sesi evde yankılandı. Gitmişti. Kendisiyle birlikte tüm cevapları da götürmüştü.
Bacaklarım daha fazla vücudumun ağırlığını taşıyamadı. Duvarın üzerinden kayarak yavaşça yere çöktüm. Masadan yere saçılan kağıtların, çocukluğuma ait o yabancı ev fotoğraflarının ortasında öylece kaldım.
Ellerim çamura ve toza bulanmış halde dizlerimi göğsüme çektim. Kapının eşiğinde duran İnci, Çınar ve Marco ise bana, yerdeki o darmadağın geçmişe ve kırılan o büyük güvene öylece, tek bir kelime bile edemeden baktılar. Kimse yanıma gelmeye, beni teselli etmeye cesaret edemiyordu. O odadaki sessizlik, Hardin’in kafasına sıktığı o kurşundan çok daha sağır edici, çok daha öldürücüydü
Bölüm etkileşimi
