51. bölüm / 60
Beyaz Yalanlar51. Bölüm🕯️
Bölümler 60Şu an: 51. Bölüm🕯️
- 1 1. Bölüm🕯️1.871 kelime
- 2 2. Bölüm🕯️2.023 kelime
- 3 3. Bölüm🕯️2.374 kelime
- 4 4. Bölüm🕯️1.879 kelime
- 5 5. Bölüm🕯️1.555 kelime
- 6 6. Bölüm🕯️2.034 kelime
- 7 7. Bölüm🕯️1.732 kelime
- 8 8. Bölüm🕯️2.089 kelime
- 9 9. Bölüm🕯️2.396 kelime
- 10 10. Bölüm🕯️1.408 kelime
- 11 11. Bölüm🕯️1.350 kelime
- 12 12. Bölüm🕯️1.886 kelime
- 13 13. Bölüm 🕯️1.910 kelime
- 14 14. Bölüm🕯️1.592 kelime
- 15 15. Bölüm🕯️1.803 kelime
- 16 16. Bölüm🕯️1.023 kelime
- 17 17. Bölüm🕯️1.795 kelime
- 18 18. Bölüm 🕯️1.132 kelime
- 19 19. Bölüm🕯️1.331 kelime
- 20 20. Bölüm🕯️1.156 kelime
- 21 21. Bölüm 🕯️1.301 kelime
- 22 22. Bölüm🕯️1.354 kelime
- 23 23. Bölüm🕯️1.366 kelime
- 24 24. Bölüm🕯️1.869 kelime
- 25 25. Bölüm🕯️1.206 kelime
- 26 26. Bölüm🕯️978 kelime
- 27 27. Bölüm🕯️1.144 kelime
- 28 28. Bölüm🕯️1.003 kelime
- 29 29. Bölüm🕯️990 kelime
- 30 30. Bölüm🕯️1.157 kelime
- 31 31. Bölüm🕯️820 kelime
- 32 32. Bölüm🕯️722 kelime
- 33 33. Bölüm🕯️826 kelime
- 34 34. Bölüm🕯️1.488 kelime
- 35 35. Bölüm🕯️1.207 kelime
- 36 36. Bölüm🕯️1.200 kelime
- 37 37. Bölüm🕯️2.059 kelime
- 38 38. Bölüm🕯️1.401 kelime
- 39 39. Bölüm🕯️1.269 kelime
- 40 40. Bölüm🕯️1.807 kelime
- 41 41. Bölüm🕯️1.496 kelime
- 42 42. Bölüm🕯️1.735 kelime
- 43 43. Bölüm🕯️2.130 kelime
- 44 44. Bölüm🕯️1.619 kelime
- 45 45. Bölüm🕯️1.524 kelime
- 46 46. Bölüm🕯️2.238 kelime
- 47 47. Bölüm🕯️1.905 kelime
- 48 48. Bölüm🕯️1.405 kelime
- 49 49. Bölüm🕯️1.392 kelime
- 50 50. Bölüm🕯️1.440 kelime
- 51 51. Bölüm🕯️1.436 kelime · Okuduğun bölüm
- 52 52. Bölüm🕯️2.180 kelime
- 53 53. Bölüm🕯️2.009 kelime
- 54 54. Bölüm🕯️2.328 kelime
- 55 55. Bölüm🕯️2.731 kelime
- 56 56. Bölüm🕯️1.696 kelime
- 57 57. Bölüm🕯️1.391 kelime
- 58 58. Bölüm🕯️2.640 kelime
- 59 59. Bölüm🕯️2.044 kelime
- 60 FİNAL 🕯️2.688 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Karanlığın o dondurucu ve dipsiz kuyusuna doğru çekilirken kalbimin göğüs kafesimi yırtıp çıkacağını sandım. Dudaklarımın üzerindeki elin baskısı o kadar güçlüydü ki, içeri solumaya çalıştığım her zerre hava o elin derisine çarpıp geri dönüyordu.
Bedenim bir çuval gibi sürüklenirken, sırtım deponun soğuk, nemli beton duvarına sertçe çarptı. Ayaklarımı çılgınca yere vuruyor, dirseklerimi arkamdaki o kaskatı gövdeye geçirmeye çalışıyordum. Tam o anda, kulağımın hemen arkasında o tanıdık, pürüzsüz ve insanı felç edecek kadar sakin fısıltıyı duydum.
"Sessiz ol. Eğer bir ses daha çıkarırsan, buradaki herkes yerimizi öğrenecek." Dudaklarımdaki el yavaşça gevşeyip geri çekildiğinde, nefes nefese öne doğru sendeledim. Akciğerlerime hücum eden tozlu hava beni öksürtürken hızla arkama döndüm. Karanlığın içinden sıyrılan o tanıdık siluet, buz mavisi gözleriyle bana tepeden bakıyordu.
"Alex!" diye tısladım, sesimin deponun yüksek tavanında yankılanmaması için büyük bir çaba sarf ederek. Göğsüm hızla inip kalkıyordu, öfkeden ve korkudan ellerim titriyordu. "Sen delirdin mi? Aklımı aldın! Seni amcamın adamlarından biri sandım, tetiği çekmene milisaniyeler kalmıştı diyen adam bir anda beni arkamdan boğmaya çalışıyor! Ne yapmaya çalışıyorsun sen?"
Alex, yüzündeki o sarsılmaz maskeyi milim bile oynatmadan kollarını göğsünde birleştirdi. O buz mavisi gözlerinde bu kez saf, katıksız bir öfke dalgası kabardı. "Asıl sen ne yaptığını sanıyorsun, Akasya?" diye gürledi, fısıltısı bile insanı oturduğu yere çivileyecek kadar ağırdı.
"Sana o odada kalmanı söylemiştim. Kapıyı üzerine kilitledim, önüne adamlarımı diktim. Sen hangi akılla, ne cüretle buraya, bu cehennemin ortasına gelirsin? Burası senin çocuk oyuncağın değil!"
"Sana pes etmeyeceğimi söylemiştim ama sen beni dinlemedin!" diyerek üzerine doğru bir adım attım, aramızdaki mesafeyi hiçe sayarak çenemi yukarı kaldırdım. "Beni o dört duvarın arasına kilitleyebileceğini mi sandın gerçekten? Ben senin emir kulun değilim Alex. Bu benim de savaşım, benim de intikamım. Sen arkana bile bakmadan ölmeye giderken ben orada oturup televizyon mu izleyecektim?"
Alex derin, öfkeli bir nefes verip arkasını döndü ve deponun loş, paslı koridorlarında yürümeye başladı. Ben de hemen arkasından adımladım. Deponun içi devasa bir labirent gibiydi ve biz o gölgelerin arasında adeta iki düşman gibi dolanıyorduk. "Peki neden buradayız?" diye sordum, bir yandan etrafı incelerken.
"Neden bu eski, terk edilmiş depoya geldin? Burada neyi bekliyoruz, planın ne?" Alex hiçbir şey söylemedi. Adımları ritmik bir şekilde beton zeminde yankılanıyordu ama dudakları mühürlenmiş gibiydi. Bu sessizlik beni daha da çileden çıkardı. Bilerek üzerine gitmeye, canını yakacak o damara basmaya karar verdim.
"Tabii ya," dedim alaycı bir tonla, adımlarımı onun hizasına getirerek. "Büyük fedakar Alex. Tek başına dünyayı kurtaracak, amcamı yakalayacak ve madalyasını alıp büyükbabanın dizinin dibine dönecek. Belki de sadece korkuyorsun, Alex. Benimle yan yana gelmekten, o maskenin arkasındaki insanın zarar görmesinden ölesiye korkuyorsun. Sen sadece duygularından kaçan bir korkaksın."
Alex aniden adımlarını kesti. Duracağını tahmin edemediğim için neredeyse göğsüne çarpıyordum. Yavaşça bana doğru döndü. Yüzünde o görmeyi hiç beklemediğim, karanlığın içinde parıldayan hafif, alaycı bir gülümseme belirdi. Benim onun canını yakmaya çalışmamı, o çocukça kışkırtmamı o kadar net anlamıştı ki, bu durum onu sadece eğlendirmişti.
"Şu an gülmenin yeri mi?" diye çıkıştım sinirle, ayağımı yere vurarak. "Ne gülüyorsun? Beni ciddiye almıyor musun sen? Karşında seninle oyun oynayan bir çocuk yok!"
"Farkındayım," dedi Alex, gülümsemesi yavaşça kaybolurken sesi hala o alaycı tınıyı taşıyordu. "Karşımda odadan kaçacak kadar gözü dönmüş bir baş belası var."
Didişmemiz deponun paslı varilleri ve çökmüş tavan harabeleri arasında bir süre daha devam etti. Ben hala burada ne aradığımızı, bu sefaletin ortasında neyi beklediğimizi anlamaya çalışıyordum. Tam yeniden söze başlayacaktım ki, Alex’in cebindeki telefon acı bir sesle titremeye başladı. Alex elini hızla cebine attı, ekranı kontrol etti ve telefonu kulağına götürdü.
Karşı tarafı sadece birkaç saniye dinledi. Tek bir kelime bile etmedi, sadece gözlerini deponun kırık camlarına dikti ve başını hafifçe salladı. Telefonu kapattıktan sonra bana döndü. "Gidiyoruz," dedi kısa ve net bir sesle.
"Ne? Ne demek gidiyoruz?" diye arkasından koşturdum. Alex çoktan deponun çıkışına doğru büyük adımlarla yürümeye başlamıştı. "Ne oldu? Telefondaki kimdi? Amcamın yerini mi buldular? Bir şey söylesene Alex!"
Deponun çıkış kapısına varana kadar, arabanın yanına ulaşana kadar durmaksızın konuştum, sorular sordum, onun bu ketum tavrına lanetler yağdırdım. Hiç susmuyordum. Tam arabanın kapısına geldiğimizde, Alex aniden durdu ve elini kapı kolunda tutarak bana doğru döndü. O buz mavisi gözlerinde yorgun ama muzip bir ifade vardı.
"Sen önceden hiç bu kadar konuşmazdın," dedi, sesindeki o sahte özlem tonuyla. "Ne kadar güzel, huzurlu zamanlardı onlar..."
"Pislik!" diyerek hırsla göğsüne doğru bir yumruk savurdum.
Alex, attığım yumruktan milim bile kıpırdamadı göğsü mermerden yapılmış gibiydi ama benim bu zayıf hamlemle dalga da geçmedi. Ne zayıflığıma dair tek bir kelime etti ne de beni küçük düşürecek bir imada bulundu. Sadece kapıyı açtı ve "Bin arabaya," dedi.
Sessizce arabaya bindik. İstanbul’un yavaş yavaş uyanan trafiğinde, o ıssız yollardan geçerek yeniden Boğaz kıyısındaki otelimize doğru yola koyulduk. Yol boyunca kollarımı göğsümde bağlayıp camdan dışarıyı izledim, yüzümü tamamen asmıştım. Somurtmaktan yanaklarımın ağrıdığını hissetsem de o dik duruşumdan ödün vermedim.
Otel lobisinden geçip asansörle en üst kata çıktık. Odanın kapısının önüne geldiğimizde benim suratım hala beş karıştı. Kapının önünde bekleyen o devasa Rus koruma, asansörden Alex ile birlikte indiğimi, arkasından bir gölge gibi yürüdüğümü gördüğü an gözleri yuvalarından fırlayacak gibi oldu. Adam şok içindeydi kafasını hızla kilitli kapıya, sonra da bana doğru çeviriyordu.
Matematiksel olarak içeride olması gereken kadını karşısında görünce dili tutulmuştu. Alex adımlarını korumanın önünde sertçe durdurdu. Sesindeki o dondurucu ton yeniden devreye girmişti. "Sana onu gözünün önünden ayırmamanı söylemiştim," diye başladı, Rusça kelimeleri birer kırbaç gibi savurarak korumaya kızmaya başladı.
"Hey, dur!" diyerek hemen araya girdim, Alex’in önüne geçip korumayı arkama aldım. "Ona kızma. Adam işini gayet iyi yaptı. Kapıyı kilitledi, benim o bitki çayı numaramı bile yutmadı, telsizden istedi her şeyi. Onu atlatamadım yani, adamın hiçbir suçu yok."
Alex bana şüpheyle baktı, ardından korumaya gitmesi için bir işaret yaptı. Ağır ahşap kapıyı açıp içeri girdik. Odanın o tanıdık havası bizi karşılarken Alex ceketini çıkarıp koltuğun kenarına bıraktı ve tam karşıma dikildi. "Evet," dedi, gözlerini üzerime dikerek. "Şimdi anlat bakalım. Kapıdaki adamı atlatamadıysan, o odadan nasıl kaçtın?"
"Sen bana önce o depo olayını anlatmadın," dedim, omuz silkerek yatağın kenarına iliştim. "Önce sen anlat, sonra ben."
Alex derin bir nefes aldı. İçindeki o merakın ve benim inatçılığımın karşısında pes etmek zorunda kaldığını biliyordu. Masanın kenarına yaslanıp anlatmaya koyuldu. "Bir haber bekliyordum," dedi düz bir sesle. "Amcanın Türkiye’deki yerel bağlantılarından biriyle orada, o depoda buluşacaktım. Orası eski bir güvenli noktaydı. Ancak beklediğim o istihbarat gelmedi, arayan adam durumun deşifre olduğunu ve amcanın çoktan yer değiştirdiğini söyledi. Yani orası sadece boş bir buluşma noktasıydı."
Başımı salladım, şimdi taşlar yerine oturuyordu. Memnuniyetle başımı salladım. Her şeyden ayrı göğsüm kabarmıştı. Alex ilk defa bana karşı çıkmamıştı. Anlat demiştim ve anlatmıştı. Tabi ki o da benden istedikleri alacaktı ama olsun.
"Sıra bende," dedim ve balkondan nasıl sarktığımı, o rüzgarda bir buçuk metrelik boşluktan karşı balkona nasıl atladığımı, ayağımın altından kopan o taş parçasını ve koridorda nasıl koştuğumu en ince ayrıntısına kadar anlattım.
Alex anlattıklarımı dinlerken gözlerindeki o buzdan tabakanın yerini hafif bir şaşkınlık ve gizli bir hayranlığın aldığını gördüm. Bir an için duraksadı, benim bu deli cesaretimden gerçekten etkilenmişti ama profesyonelliğinden ödün vermemek için pek de yorumda bulunmadı.
Sadece kolundaki saate baktı. "Acıktın mı?" diye sordu aniden.
"Evet," dedim, midemin gurultusunu o an fark ederek. "Hem de çok."
"Aşağıya, otelin restoranına inelim o zaman," dedi.
Birlikte asansörle otelin o muazzam Boğaz manzaralı restoranına indik. Şık bir masaya geçtik, siparişlerimizi verdik. Yemeklerin gelmesini beklerken sabahın tüm o yorgunluğu ve stresi üzerime çökmüş gibiydi. "Ben bir lavaboya gidip ellerimi yıkayayım," diyerek Alex’ten izin istedim. Başını onaylar anlamda salladı.
Restoranın loş ışıklı, mermer kaplı lavabosuna girdim. Aynanın karşısına geçip musluğu açtım, soğuk suyu yüzüme ve ellerime çarparak kendime gelmeye çalıştım. Aynadaki yansımama baktım gözlerimde artık o eski korkak kızın değil, intikamı için her şeyi göze almış bir kadının izleri vardı.
İşimi bitirip tam arkamı döndüğüm sırada, dışarıdan aceleyle içeri giren orta yaşlı, şık giyimli bir kadın büyük bir hızla bana çarptı. Çarpmanın etkisiyle hafifçe sarsıldım. "Pardon," dedim, kibar bir sesle kenara çekilerek.
Tam kapıdan çıkmak üzereydim ki, arkamdaki kadının topuklu ayakkabı sesleri durdu ve o dondurucu ses tonuyla bana seslendi: "Küçük hanım! Bakar mısınız? Bu sanırım sizden düştü."
Şaşkınlıkla arkama döndüm. Kadın, parmaklarının arasında küçük, katlanmış beyaz bir kağıt parçası tutuyordu. Adımlarım benden bağımsız bir şekilde ona doğru ilerledi. Elimi uzatıp kağıdı aldım. Kadın hafifçe gülümsedi ve ben daha bir şey söyleyemeden lavabonun iç taraflarına doğru ilerledi.
Kağıdı yavaşça açtım. İçindeki el yazısını gördüğüm o salise, damarlarımdaki kanın tamamen donduğunu, kalbimin atmayı bıraktığını hissettim. Bu yazı... Babamın eski defterlerindeki o uğursuz, köşeli el yazısının aynısıydı. Not amcamdandı.
Kağıtta aynen şu kelimeler yazıyordu:
"Güzel yeğenim Akasya... O korumanın arkasına saklanarak babanın intikamını alamazsın. Eğer gerçekten cesaretin varsa, bu gece yarısı eski Haliç tersanesinin 4 numaralı kuru havuzuna tek başına gel. Gel ki, babanın yarım bıraktığı hesabı seninle kapatalım. Eğer o adama tek bir kelime edersen, oteldeki herkesin havaya uçuşunu izlersin."
Bölüm etkileşimi
