55. bölüm / 60
Beyaz Yalanlar55. Bölüm🕯️
Bölümler 60Şu an: 55. Bölüm🕯️
- 1 1. Bölüm🕯️1.871 kelime
- 2 2. Bölüm🕯️2.023 kelime
- 3 3. Bölüm🕯️2.374 kelime
- 4 4. Bölüm🕯️1.879 kelime
- 5 5. Bölüm🕯️1.555 kelime
- 6 6. Bölüm🕯️2.034 kelime
- 7 7. Bölüm🕯️1.732 kelime
- 8 8. Bölüm🕯️2.089 kelime
- 9 9. Bölüm🕯️2.396 kelime
- 10 10. Bölüm🕯️1.408 kelime
- 11 11. Bölüm🕯️1.350 kelime
- 12 12. Bölüm🕯️1.886 kelime
- 13 13. Bölüm 🕯️1.910 kelime
- 14 14. Bölüm🕯️1.592 kelime
- 15 15. Bölüm🕯️1.803 kelime
- 16 16. Bölüm🕯️1.023 kelime
- 17 17. Bölüm🕯️1.795 kelime
- 18 18. Bölüm 🕯️1.132 kelime
- 19 19. Bölüm🕯️1.331 kelime
- 20 20. Bölüm🕯️1.156 kelime
- 21 21. Bölüm 🕯️1.301 kelime
- 22 22. Bölüm🕯️1.354 kelime
- 23 23. Bölüm🕯️1.366 kelime
- 24 24. Bölüm🕯️1.869 kelime
- 25 25. Bölüm🕯️1.206 kelime
- 26 26. Bölüm🕯️978 kelime
- 27 27. Bölüm🕯️1.144 kelime
- 28 28. Bölüm🕯️1.003 kelime
- 29 29. Bölüm🕯️990 kelime
- 30 30. Bölüm🕯️1.157 kelime
- 31 31. Bölüm🕯️820 kelime
- 32 32. Bölüm🕯️722 kelime
- 33 33. Bölüm🕯️826 kelime
- 34 34. Bölüm🕯️1.488 kelime
- 35 35. Bölüm🕯️1.207 kelime
- 36 36. Bölüm🕯️1.200 kelime
- 37 37. Bölüm🕯️2.059 kelime
- 38 38. Bölüm🕯️1.401 kelime
- 39 39. Bölüm🕯️1.269 kelime
- 40 40. Bölüm🕯️1.807 kelime
- 41 41. Bölüm🕯️1.496 kelime
- 42 42. Bölüm🕯️1.735 kelime
- 43 43. Bölüm🕯️2.130 kelime
- 44 44. Bölüm🕯️1.619 kelime
- 45 45. Bölüm🕯️1.524 kelime
- 46 46. Bölüm🕯️2.238 kelime
- 47 47. Bölüm🕯️1.905 kelime
- 48 48. Bölüm🕯️1.405 kelime
- 49 49. Bölüm🕯️1.392 kelime
- 50 50. Bölüm🕯️1.440 kelime
- 51 51. Bölüm🕯️1.436 kelime
- 52 52. Bölüm🕯️2.180 kelime
- 53 53. Bölüm🕯️2.009 kelime
- 54 54. Bölüm🕯️2.328 kelime
- 55 55. Bölüm🕯️2.731 kelime · Okuduğun bölüm
- 56 56. Bölüm🕯️1.696 kelime
- 57 57. Bölüm🕯️1.391 kelime
- 58 58. Bölüm🕯️2.640 kelime
- 59 59. Bölüm🕯️2.044 kelime
- 60 FİNAL 🕯️2.688 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Avcumun içindeki kağıt parçasının dondurucu soğukluğu, damarlarımdaki kanı bir anda buz kestirmişti. Kurumuş kan lekesinin altındaki o tehditkar cümle, karnımdaki taze yaradan çok daha şiddetli bir sızıyla sarsılmama neden oldu. "Yakında kapındayım." Nefesim boğazımda tıkandı, göğsümün hızla inip kalkmasını engellemek için sol elimi sıkıca göğsüme bastırdım. Gitgide uzaklaşan motosiklet motorunun sesi gecenin sessizliğinde erirken, arkamdaki ahşap merdivenlerden yükselen o tanıdık, ağır ve temkinli ayak seslerini duydum.
Alex aşağıya iniyordu.
Zihnim saliseler içinde bir kaçış planı üretti. Korkumu, titreyen ellerimi ve gözlerime çöken o panik dalgasını yok etmek zorundaydım. Avcumun içindeki notu hızla hırkamın derin cebine tıkıştırdım, parmaklarımı kağıdın buruşan yüzeyinden çekip kapının eşiğinde duran büyük yemek paketine uzattım. Eğilirken karnıma giren o keskin sızı yüzünden dişlerimi birbirine vurdum ama ses çıkarmadım. Paketi iki elimle kavrayıp arkama döndüğümde, Alex merdivenlerin son basamağındaydı. Gözleri şüpheyle kısıldı, bakışları önce benim solgun yüzümde, ardından açık duran dış kapıda geziniverdi. "Akasya? Ne oldu? Kim o?" diye sordu. Sesi sert ve sorgulayıcıydı, her zamanki gibi etraftaki en ufak bir ritim bozukluğunu sezecek kadar tetikteydi.
Yüzüme zoraki, hafif uykulu ve yorgun bir tebessüm yerleştirmeye çalıştım. "Bir şey yok," dedim, sesimin titrememesi için büyük bir çaba sarf ederek. Paketi göğsüme doğru biraz daha bastırdım. "Kuryeymiş işte. Yemeği bıraktı, parasını zaten internetten ödemiştin ya, hemen motoruna atlayıp gitti. Acelesi vardı herhalde."
Alex adımlarını yavaşlattı ama gözlerindeki o analiz eden, insanı sorgu odasındaymış gibi hissettiren bakışlar üzerimden eksilmedi. Yanıma kadar yürüdü, dışarıdaki karanlık sokağı, ardından aralık kapının arkasını dikkatle süzdü. Ters giden bir şeyler olduğunu hissettiğini biliyordum o en ufak bir yalanı ya da tereddüdü havadan soluyabilirdi. Ama şu an elinde somut bir kanıt yoktu. "Kapıyı kapat," dedi düz bir sesle. "Hava soğuk. İçeriye esinti geliyor, yaranı üşüteceksin."
"Tamam, kapatıyorum," diyerek paketi sol kolumun altına sıkıştırdım ve sağ elimle ağır ahşap kapıyı itip kilidini iki kez çevirdim. Çıkan o tok demir sesi, beni sanki dış dünyadan tamamen koparmış gibi hissettirdi. "Hadi, mutfağa geçelim. Sabahtan beri hiçbir şey yemedim, kokusu şimdiden içimi kıydı." Alex hiçbir şey söylemedi. Sadece başını hafifçe sallayarak önden mutfağa doğru yürüdü. Arkasından bakarken hırkamın cebindeki o kağıt parçasının varlığı tenimi yakıyor gibiydi. Derin bir nefes alıp peşinden gittim.
Mutfağa geçtiğimizde, Alex tezgahın kenarına yaslanmış, kollarını göğsünde kavuşturmuş bir şekilde beni izlemeye başladı. Bu evin mutfağı da tıpkı diğer odalar gibi az eşyalı ve soğuktu. Masanın üzerinde sadece iki kişilik servis açabileceğimiz boş bir alan vardı. Paketi masanın tam ortasına bıraktım ve içindeki plastik kapları tek tek çıkarmaya başladım. Ellerimin titrediğini görmemesi için büyük bir dikkat sarf ediyordum. "Ben tabakları çıkarayım," dedim, sessizliği bozmak adına dolaba doğru yönelirken.
"Sen otur," dedi Alex. Sesi emir kipi taşıyordu ama bu kez içinde tuhaf bir yorgunluk vardı. Tezgahtan ayrıldı, dolaba uzanıp iki derin porselen tabak ve çatalları çıkardı. "Yürümen bile mucizeyken bir de mutfakta servis yapmaya çalışma. Otur şuraya." İtiraz etmedim. Karnımdaki sızı gerçekten de artmaya başlamıştı, daha fazla ayakta kalırsam dizlerimin bağı çözülebilirdi. Masanın kenarındaki ahşap sandalyeyi çekip yavaşça oturdum. Alex, paket servis kaplarındaki çorbayı tabaklara paylaştırırken mutfakta sadece kaşıkların metale değme sesi yankılanıyordu. O kadar büyük bir sessizlik vardı ki, dışarıda esen rüzgarın panjurları dövüşünü net bir şekilde duyabiliyordum.
Alex tabağı önüme bıraktı ve tam karşımdaki sandalyeye oturdu. Elindeki kaşığı yavaşça çorbasına daldırdı ama içmedi. Gözlerini tabağından kaldırıp doğrudan benim gözlerimin içine dikti. O buz mavisi gözlerde, az önce kapı önünde yaşadığım o anlık paniğin izlerini aradığına emindim. "Kapıda gerçekten sadece kurye mi vardı?" diye sordu aniden. Sesi o kadar pürüzsüz ve sakindi ki, bu sakinlik beni daha çok korkuttu.
Kaşığımla çorbayı karıştırırken gözlerimi ondan kaçırmamaya çalıştım. Eğer bakışlarımı kaçırırsam yalan söylediğimi anında anlardı. "Evet Alex," dedim, sesimi olabildiğince düz tutarak. "Sadece kuryeydi. Neden bu kadar üsteledin ki? İstanbul’un göbeğindeki her kurye gibi aceleyle paketi fırlatıp gitti işte. Başka kim olmasını bekliyordun?" Alex kaşığı tabağın kenarına bıraktı, arkasına yaslanarak derin bir nefes aldı. "Kimsenin olmasını beklemiyorum. Ama burası bir güvenli ev Akasya. Ve güvenli evlerin en büyük kuralı, dışarıdan gelen her hareketin, her yabancının bir tehdit potansiyeli taşımasıdır. Kapıyı açtığında yüzün kireç gibiydi."
"Ağrım vardı çünkü," diyerek yalanımı destekledim, elimi hafifçe karnımın üzerine koyarak. "Yataktan kalkıp merdivenleri inmek sandığımdan daha zor oldu. Dikişlerim gerildi, canım yandı. Hepsi bu." Alex’in gözlerindeki o kuşkucu ifade tamamen dağılmadı ama üzerime gelmeyi de bıraktı. En azından şimdilik. "Yemekten sonra hemen ilacını içeceksin. Ağrının artmasına izin verme," dedi ve kaşığı tekrar eline alarak yemeğine döndü.
Mutfaktaki o gergin atmosfer, sıcak çorbanın buharıyla birlikte havaya karışıyordu. Yemek boyunca ikimiz de konuşmadık. Ben her kaşıkta hırkamın cebindeki o gizli notu, amcamın o el izini düşünüyor Alex ise muhtemelen kafasında yürüttüğü o operasyonunun detaylarını bir kez daha gözden geçiriyordu. İki farklı dünyanın, iki farklı sırrın insanıydık ama şu an aynı masada, aynı sessizliği paylaşıyorduk.
Yemek bittiğinde Alex tabakları toplamak için ayağa kalktı. "Ben hallederim," dedim ama o beni duymazdan gelerek tabakları tezgaha taşıdı. "Sen odana çık, dinlen," dedi, arkası bana dönükken. "Ben de birazdan yukarıda olacağım. Yarın sabah doktor geldiğinde tamamen dinlenmiş olman gerekiyor."
"Tamam," dedim, sandalyeden destek alarak yavaşça ayağa kalktım. Hırkamın cebindeki kağıdı düşürmemek için elimi cebime soktum, parmaklarımla kağıdı sımsıkı kavradım. "İyi geceler, Alex."
"İyi geceler, malyhska." Ona arkamı dönüp mutfaktan çıkarken kalbimin üzerindeki o devasa ağırlıkla merdivenlere yöneldim. Kuryenin o zehirli kelimeleri kulağımda yankılanıyordu: "Alexei seni sonsuza kadar o küçük kafeste saklayamaz..." Adım adım yukarı çıkarken, bu sessiz gecenin aslında yaklaşmakta olan o büyük fırtınanın habercisi olduğunu çok iyi biliyordum.
Odama girip kapıyı arkamdan kapattığımda, sırtımı ahşap yüzeye yaslayarak derin, titrek bir nefes verdim. Odanın içindeki karanlık, mutfaktaki o boğucu gerilimden sonra neredeyse bir sığınak gibi gelmişti. Adım adım, parmak uçlarımda yürüyerek yatağın kenarına ulaştım. Elimi hırkamın cebine daldırıp o buruşmuş, kenarları lekeli kağıt parçasını çıkardım.
Masanın üzerindeki küçük gece lambasını yaktım. Cılız, sarı ışık odanın bir kısmını aydınlatırken kağıdı yatağın üzerine serdim. Kırmızı mürekkeple, adeta bir nefret kusulur gibi çizilmiş o el izi, karanlıkta bana bakan bir göz gibiydi. Amcamın o alaycı, acımasız sesi zihnimin içinde yankılandı: "Yarım kalan işimizi bitireceğiz. Yakında."
Bu ev artık deşifre olmuştu. Amcam nerede olduğumuzu, hangi delikte saklandığımızı biliyordu. Belki de şu an, ben bu yatağın kenarında oturmuş kağıda bakarken, o dışarıdaki o zifiri karanlığın içinden, sokağın köşesindeki bir arabanın içinden bu evin pencerelerini izliyordu. İçimi ürperten bir ürperti dalgası omurgamdan aşağı kaydı. Gidip pencerelerin panjurlarını bir kez daha kontrol etme isteğiyle doldum ama vücudumdaki o ağır yorgunluk beni yatağa çiviledi.
"Bilmeli," diye mırıldanırken buldum kendimi. Alex’e bunu söylemeliydim. Evin artık güvenli olmadığını, amcamın her an kapımıza dayanabileceğini ona anlatmalıydım. Ama o zaman Alex ne yapacaktı? Beni bu evden alıp daha da uzak, haritada bile yeri olmayan bir yere götürecekti. Beni tamamen dünyadan koparacak, o yasadışı kliniğin adresine ulaşmamı, amcamın izini kendi yöntemlerimle sürmemi tamamen engelleyecekti. Beni korumak adına zincirlerimi daha da sıkılaştıracaktı.
Kağıdı tekrar avcumun içinde sıktım, buruşturdum. "Hayır," dedim kendi kendime. "Bu kez kaçmayacağım. Bu kez onun arkasına saklanmayacağım." Yatağın içine girdim, yorganı göğsüme kadar çektim. Gözlerimi tavandaki o hayali haritalara diktim ama bu kez zihnim haritalarla değil, intikam planlarıyla doluydu. Aşağıdan, mutfaktan gelen o hafif tıkırtılar, Alex’in hala ayakta olduğunu ve evi kontrol ettiğini gösteriyordu. Onun o korumacı, her şeyi kontrol altında tutmak isteyen doğası, benim en büyük kalkanımdı belki de ama aynı zamanda beni boğan bir kafesti.
Odanın kapısının altından sızan ışık aniden kesildi. Alex yukarı çıkmıştı. Koridordaki ayak sesleri benim kapımın önünde duraksadı. Nefesimi tuttum, gözlerimi kapattım ve uyuyor taklidi yaptım. Kapının kulbunun hafifçe oynadığını, Alex’in içeriye girmeden sadece beni kontrol ettiğini hissettim. Birkaç saniye boyunca orada, kapının ardında öylece bekledi. Aramızdaki o kalın ahşap kapı, aslında ikimizin de birbirimizden gizlediği o devasa sırların bir sembolü gibiydi.
Ayak sesleri yan odaya, onun kendi çalışma odasına doğru uzaklaştı ve ardından bir kapı kapanma sesi geldi. Gözlerimi tekrar açtım. Karanlığın içinde, avcumun içindeki o buruşuk kağıdı yastığımın altına gizledim. Yarın sabah o doktor gelecekti. Yarın yeni bir gün başlayacaktı ve ben, karnımdaki bu yaraya, içimdeki bu korkuya rağmen o Kadıköy’deki adrese gitmenin bir yolunu bulacaktım. Amcam beni bulmadan önce, ben onu bulacaktım.
Gecenin ilerleyen saatlerinde, dışarıdaki rüzgarın şiddeti daha da arttı. Panjurlar şiddetle sarsılırken, ben yastığımın altındaki o sırla birlikte, hayatımın en tehlikeli oyununa ilk adımımı atmış olmanın verdiği o tuhaf, karanlık huzurla gözlerimi kapattım. Fırtına kapıdaydı ve bu kez hiçbirimiz ondan kaçamayacaktık.Gecenin o fırtınayla dolu karanlığı yerini sabahın erken saatlerindeki gri, puslu bir İstanbul aydınlığına bıraktığında gözlerimi neredeyse hiç uyumamış gibi açtım. Yastığımın altına sakladığım o kanlı el izi olan not, sanki tüm gece kafamın içinde bir saat gibi tıkırdamıştı. Güvenli ev artık deşifre olmuştu ve ben bu dondurucu gerçeğin ortasında ne yapacağımı düşünmekten delirmek üzereydim.
Saat sabahın sekizini vurduğunda, evin dış kapısının zili o ağır sessizliği bozarak çaldı. Kısa bir süre sonra koridorda Alex’in tok ayak sesleri ve hemen ardından yabancı, yaşlı bir adama ait mırıltılı konuşmalar duyuldu. Alex’in bahsettiği doktor arkadaşı gelmişti.
Çok geçmeden odamın kapısı yavaşça açıldı. İçeriye ilk önce, elinde siyah, eski tip bir doktor çantası tutan, kır saçlı, gözlüklü ve oldukça yorgun görünen ellili yaşlarında bir adam girdi. Hemen arkasında ise bir gölge gibi, adeta odayı tamamen kaplayan o heybetli varlığıyla Alex belirdi. Alex’in üzerinde simsiyah bir gömlek vardı, gözlerindeki o uykusuzluk daha da derinleşmişti. Hiçbir şey söylemeden odanın tam köşesine, pencerenin hemen yanındaki gölgeye çekildi. Kollarını göğsünde bağladı ve pür dikkat, tek bir milim bile kıpırdamadan gözlerini doğrudan üzerime dikti. Bakışlarındaki o şüpheci, her hareketi analiz eden tarzı, dün gece kapı ağzında söylediğim yalanların faturasını hala kesmeye çalıştığının açık bir kanıtıydı.
"Merhaba Akasya Hanım," dedi doktor, yatağımın kenarına yaklaşarak nazikçe gülümsedi. "Ben Doktor Şahin. Alex’in eski bir dostuyum. Şu yarana bir bakalım, bizi ne kadar korkutmuşsun görelim."
"Merhaba," dedim, sesim yorgunluktan pürüzlü çıkmıştı. Gözlerim bir anlığına köşedeki Alex’e kaydı ama o, mermerden yontulmuş bir heykel gibi tepkisizce beni izlemeye devam ediyordı.
Doktor Şahin, çantasından steril eldivenlerini çıkarıp taktıktan sonra battaniyeyi yavaşça aşağıya doğru itti ve tişörtümü yukarı sıyırdı. Karnımdaki o kalın, gazlı bez sargıyı büyük bir el alışkanlığıyla, canımı yakmamaya özen göstererek yavaşça sökmeye başladı. Gazlı bez tamamen çıktığında, o dikişli, morarmış yara yüzeyini dikkatle incelemeye başladı. Parmaklarıyla yaranın etrafındaki dokuya hafifçe bastırarak esnekliğini kontrol etti. O an dikişlerin gerilmesiyle birlikte hafifçe dişlerimi sıktım ama köşedeki Alex’in en ufak bir zayıflık belirtisi yakalamaması için sesimi çıkarmadım. Alex, doktorun parmaklarının her hareketini, benim yüzümdeki her bir kas kasılmasını adeta nefes almayı unutmuş gibi pür dikkat izliyordu. Odanın içindeki o yoğun, elektrikli gerilim havayı solunmaz hale getiriyordu.
"Pekala..." dedi Doktor Şahin, eldivenlerini çıkarıp kenara koyarken derin bir nefes aldı. Yüzünde rahatlamış bir ifade vardı. "Vücudun gerçekten inanılmaz bir direnç göstermiş. Enfeksiyon belirtisi yok, ateşin düşmüş. Dikişler tam oturmuş ve yara dokusu hızla kapanmaya başlamış. Durumun sandığımdan çok daha iyiye gidiyor."
Köşedeki Alex, bu sözlerin üzerine derin, gözle görülür bir nefes verdi ama omuzlarındaki o dik, tetikteki duruşunu bozmadı. "Yürüyebilir mi?" diye sordu Alex. Sesi odanın duvarlarında buz gibi yankılandı. "Kendi işlerini görecek kadar hareket etmesinde bir sakınca var mı?"
Doktor Şahin hafifçe güldü. "Yürüyebilir tabii ama maraton koşmasını bekleme Alex. Kendini zorlamadan, ani hareketler yapmadan ev içinde hafif yürüyüşler yapması aslında kan dolaşımı için iyi olur. Ancak ağır kaldırmak, koşmak ya da ani refleksler kesinlikle yasak. Bu ilaçlara ve pansumana birkaç gün daha devam edeceğiz."
"Teşekkürler," dedi Alex, köşeden ayrılarak kapıya doğru yürüdü. "Seni geçireyim." Doktor çantasını toplayıp bana tekrar geçmiş olsun dedikten sonra odadan çıktılar. Onlar aşağıya inerken ben yatakta hızla doğruldum. Vücudumdaki o iyileşme hissi, içimdeki o planı tamamen alevlendirmişti. Doktorun "durumun iyiye gidiyor, yürüyebilirsin" sözleri, benim için bu evden kaçış biletimin ta kendisiydi.
Aşağıdan dış kapının kapanma sesi geldi. Birkaç dakika sonra Alex yukarı çıkmadı. Pencereden dışarıya, bahçeye baktığımda Alex’in evin dış kapısının önünde duran iki Rus korumasının yanına gittiğini gördüm. Onlarla son derece sert, hararetli bir şekilde Rusça konuşuyor, eliyle sokağın başını ve sonunu işaret ediyordu. Muhtemelen dün gece kapıya gelen o şüpheli kurye olayından sonra evin etrafındaki güvenlik önlemlerini en üst düzeye çıkarıyor, korumalara yeni emirler yağdırıyordu. Bu konuşma, onların o askeri disipliniyle en az on beş, yirmi dakika sürerdi. Hatta belki de hemen ardından limandaki depolara ya da başka bir güvenli bölgeye geçiş planı yapacaklardı.
"Şimdi ya da asla, Akasya," diye fısıldadım kendi kendime. Hızla yataktan sıyrıldım. Karnımdaki sızı hala oradaydı ama dün geceki o dehşet verici acıdan eser yoktu adımlarım çok daha dengeliydi. Gardıroba yürüyüp üzerimdeki tişörtün üzerine siyah, kalın bir kapüşonlu hırka geçirdim. Yastığımın altına sakladığım o notu alıp hırkamın cebine koydum. En önemlisi, masanın üzerinde duran, dün gece Alex’in çalışma odasından hafızama kazıdığım o adresi içeren küçük kağıt parçasını kontrol ettim: Kadıköy, eski tıp merkezinin bodrum katı.
Parmak uçlarımda, adeta bir hayalet gibi odadan sıyrıldım. Alex ve korumalar ön bahçede, sokağa bakan kısımdaydı. Evin mutfak kapısı ise arka taraftaki ıssız, yüksek duvarlı küçük bahçeye açılıyordu. Merdivenleri milim gıcırdatmadan indim, mutfağa geçtim. Arka kapının sürgüsünü yavaşça çektim ve kendimi dışarıya, İstanbul’un o serin sabah ayazının kollarına bıraktım. Duvarın kenarındaki eski ahşap kasaların üzerine basarak, karnımı çok zorlamamaya dikkat ederek yüksek duvarın üzerinden arka sokağa atladım. Yere düştüğümde karnıma giren o anlık sızıyla inledim ama durmadım. Kapüşonumu başıma kadar çekip yüzümü tamamen gölgeledim ve hızla ana caddeye doğru yürüyerek gözden kayboldum.
Yaklaşık kırk beş dakikalık, her saniyesi arkama bakarak Alex’in o siyah arabasıyla aniden önümü keseceği korkusuyla geçen gerilimli bir taksi yolculuğunun ardından Kadıköy’ün o eski, dar ve kasvetli arka sokaklarına ulaştım. Taksiciye parasını uzatıp indikten sonra, elim cebimdeki adrese baka baka ilerledim. Burası, kentsel dönüşümün ortasında kalmış, terkedilmiş, binaların duvarlarında çatlakların ve grafitilerin olduğu tekinsiz bir mahalleydi.
Sonunda hedeflediğim binanın önüne geldim. Burası, tabelası yıllar önce sökülmüş, camları siyah filmlerle kaplanmış eski bir tıp merkeziydi. Binanın demir kapısı aralıktı ve içeriye doğru uzanan dondurucu bir rutubet, küf kokusu etrafa yayılıyordu. Tam Alex’in dosyalarında bahsettiği o merdiven altı, yasadışı klinik tarzı bir yerdi. Kapıyı yavaşça iterek içeri girdim. İçerisi zifiri karanlıktı, sadece koridorun sonundaki kırık bir pencereden cılız bir ışık sızıyordu. "Kimse yok mu?" diye fısıldadım ama sesim eski beton duvarlarda yankılanıp kayboldu. Adres dosyasında özellikle belirtilen o bodrum katına giden beton merdivenlere yöneldim. Adımlarımın çıkardığı her küçük ses, kalbimin ritmini daha da hızlandırıyordu. Merdivenleri teker teker inerek bodrum katındaki o koridora ulaştım.
Koridorun sonundaki odanın kapısı tamamen aralıktı ve içeriden loş, sarı bir ışık sızıyordu. Oraya doğru yürüdüm. İçeriye adım attığım an burnuma dolan o yoğun, keskin demir ve taze kan kokusuyla birlikte midem bulandı, elim gayriihtiyari karnımdaki yaraya gitti. Odanın ortasında, üzerinde eski bir ameliyat masası ve etrafta tıbbi aletlerin saçıldığı darmadağın bir alan vardı. Ancak asıl dehşet verici olan manzara, masanın hemen yanındaki döner koltukta oturur vaziyette duran adamdı. Bu, Alex’in listesindeki o mülteci doktor olmalı.
Adamın başı geriye doğru düşmüştü, gözleri açık ve cansız bir şekilde tavana bakıyordu. Beyaz önlüğü tamamen kırmızıya boyanmıştı tam göğsünün ortasında, tersanedeki o profesyonel infazları andıran temiz bir kurşun deliği vardı. Doktor öldürülmüştü. Amcam buraya gelmiş, tedavisini olmuş ve arkasında hiçbir iz, hiçbir tanık bırakmamak için bu adamı gözünü kırpmadan harcamıştı. Yine geç kalmıştım. Amcam benden ve Alex’ten bir adım önde gitmeye devam ediyordu. "Hayır... Hayır, olamaz!" diye fısıldadım, gözlerimden çaresizlik yaşları süzülürken geriye doğru bir adım attım. Tam o sırada arkamdaki karanlık koridordan gelen o tanıdık, ağır ve ölümcül ayak seslerini duydum.
Korkuyla arkama döndüğümde, kapının eşiğinde, o zifiri karanlığın içinden sıyrılan o devasa silueti gördüm. Alex. Yüzü o kadar korkunç, o kadar karanlık ve öfke doluydu ki, hayatımda ilk defa ondan bu kadar çok korktuğumu hissettim. Gözlerindeki o buz mavisi renk gitmiş, yerine vahşi bir nefret gelmişti. Elindeki gümüş parıltılı silahı aşağıya doğru indirirken doğrudan üzerime doğru yürümeye başladı. Aramızdaki mesafeyi tek bir büyük adımla kapatıp bileğimi öyle bir kavradı ki, kemiklerimin çatırdayacağını sandım.
"Sana..." dedi Alex, sesi tüm bodrum katını sarsacak kadar derin, kısık ve ölümcül bir tonlamayla çıktı. "Sana o evde kalmanı, kıpırdamamanı söylemiştim! Sen ne yaptın? Kendi ölüm fermanını imzalamak için yine buraya, o canavarın arkasında bıraktığı bu mezara koştun!"
"Alex, bırak bileğimi, canım yanıyor!" diye bağırdım, kendimi geriye doğru çekmeye çalışarak. "Doktor ölmüş! Amcam buradaymış, onu öldürüp kaçmış!"
"Biliyorum!" diye gürledi Alex, beni kendine doğru sertçe çekerek gözlerimizin arasındaki mesafeyi sıfıra indirdi. "Buraya geleceğini biliyordum çünkü dün gece o dosyaları karıştırdığını, bu adresi aldığını anladım! Seni buraya yem olarak bıraktım belki amcan gelir diye ama o pislik benden de hızlı çıktı! Şimdi söyle bana Akasya, o inatçı, o laf dinlemez kafan ne zaman gerçeği kabul edecek? Sen tek başına bu adamı öldüremezsin! Bu sokağın kurallarını bilmiyorsun! Eğer ben arkandan gelmeseydim, şu an o doktorun yanında ikinci bir ceset olarak yatıyor olacaktın!"
Beni büyük bir hırsla bıraktı, arkasını dönüp yerdeki kan izlerini kontrol etmeye başladı. Ben ise o cesedin ve Alex’in o devasa öfkesinin arasında, bu karanlık bodrum katında tamamen çaresiz, başladığım işi yine bitirememiş olmanın verdiği o sarsıcı yıkımla öylece kalakalmıştım. Bu savaş artık sadece benim değil, bu yeraltı dünyasının en acımasız kurallarıyla yazılan devasa bir kaosa dönüşmüştü.
Bölüm etkileşimi
