42. bölüm / 60
Beyaz Yalanlar42. Bölüm🕯️
Bölümler 60Şu an: 42. Bölüm🕯️
- 1 1. Bölüm🕯️1.871 kelime
- 2 2. Bölüm🕯️2.023 kelime
- 3 3. Bölüm🕯️2.374 kelime
- 4 4. Bölüm🕯️1.879 kelime
- 5 5. Bölüm🕯️1.555 kelime
- 6 6. Bölüm🕯️2.034 kelime
- 7 7. Bölüm🕯️1.732 kelime
- 8 8. Bölüm🕯️2.089 kelime
- 9 9. Bölüm🕯️2.396 kelime
- 10 10. Bölüm🕯️1.408 kelime
- 11 11. Bölüm🕯️1.350 kelime
- 12 12. Bölüm🕯️1.886 kelime
- 13 13. Bölüm 🕯️1.910 kelime
- 14 14. Bölüm🕯️1.592 kelime
- 15 15. Bölüm🕯️1.803 kelime
- 16 16. Bölüm🕯️1.023 kelime
- 17 17. Bölüm🕯️1.795 kelime
- 18 18. Bölüm 🕯️1.132 kelime
- 19 19. Bölüm🕯️1.331 kelime
- 20 20. Bölüm🕯️1.156 kelime
- 21 21. Bölüm 🕯️1.301 kelime
- 22 22. Bölüm🕯️1.354 kelime
- 23 23. Bölüm🕯️1.366 kelime
- 24 24. Bölüm🕯️1.869 kelime
- 25 25. Bölüm🕯️1.206 kelime
- 26 26. Bölüm🕯️978 kelime
- 27 27. Bölüm🕯️1.144 kelime
- 28 28. Bölüm🕯️1.003 kelime
- 29 29. Bölüm🕯️990 kelime
- 30 30. Bölüm🕯️1.157 kelime
- 31 31. Bölüm🕯️820 kelime
- 32 32. Bölüm🕯️722 kelime
- 33 33. Bölüm🕯️826 kelime
- 34 34. Bölüm🕯️1.488 kelime
- 35 35. Bölüm🕯️1.207 kelime
- 36 36. Bölüm🕯️1.200 kelime
- 37 37. Bölüm🕯️2.059 kelime
- 38 38. Bölüm🕯️1.401 kelime
- 39 39. Bölüm🕯️1.269 kelime
- 40 40. Bölüm🕯️1.807 kelime
- 41 41. Bölüm🕯️1.496 kelime
- 42 42. Bölüm🕯️1.735 kelime · Okuduğun bölüm
- 43 43. Bölüm🕯️2.130 kelime
- 44 44. Bölüm🕯️1.619 kelime
- 45 45. Bölüm🕯️1.524 kelime
- 46 46. Bölüm🕯️2.238 kelime
- 47 47. Bölüm🕯️1.905 kelime
- 48 48. Bölüm🕯️1.405 kelime
- 49 49. Bölüm🕯️1.392 kelime
- 50 50. Bölüm🕯️1.440 kelime
- 51 51. Bölüm🕯️1.436 kelime
- 52 52. Bölüm🕯️2.180 kelime
- 53 53. Bölüm🕯️2.009 kelime
- 54 54. Bölüm🕯️2.328 kelime
- 55 55. Bölüm🕯️2.731 kelime
- 56 56. Bölüm🕯️1.696 kelime
- 57 57. Bölüm🕯️1.391 kelime
- 58 58. Bölüm🕯️2.640 kelime
- 59 59. Bölüm🕯️2.044 kelime
- 60 FİNAL 🕯️2.688 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Bacaklarımın bağı çözülmüş, duvarın dibine yığılmış kalmıştım. Yerde, çocukluğuma ait o yabancı ev fotoğraflarının, annemle babamın tam ortasındaydım. Kendimi, üzerine basılan ve un ufak olan bir cam parçası gibi hissediyordum.
Alex’in az önce kapıyı çarpıp gidişiyle evde öyle bir sessizlik oluşmuştu ki, kulaklarımdaki uğultu katlanarak büyüyor, duvarlara çarpıp yeniden zihnime dönüyordu.
İlk hareket eden İnci oldu. Gözlerimi zorlukla ona doğru çevirebildim. Şaşkınlık ve korku dolu gözlerle, sanki bana dokunursa kırılacakmışım gibi yavaşça yanıma çöktü. Dizlerini tozlu zemine yaslarken titreyen ellerini yerdeki dosyalara uzattı. Birkaç fotoğrafı eline alıp baktı, parmakları kâğıtların üzerinde gezinirken nefesinin kesildiğini duydum.
Gördüklerine inanamıyor, zihnindeki o güvenli dünyayla yerdeki bu karanlık kanıtları bağdaştıramıyor gibiydi. Anlık olarak onunla aynı duyguları paylaşmıştık.
“Akasya... Bunlar... Bunlar ne?” diye fısıldadı, sesi titreyerek odayı doldurdu. “Seni... Seni bunca zaman izlemişler mi? Nasıl olur? Biz... biz kimlerin arasındaymışız böyle? Nasıl fark etmedik? Nasıl kör olabildik?”
Ona cevap verecek dermanım yoktu. Ona verebilecek bir cevabımda yoktu. Daha kendim bile istediğim cevapları alamamışken onun sorularına ne cevap verebilirdim ki?
Boğazımda devasa bir düğüm, gözlerimde ise bir sızı vardı. Gözleri yerdeki kağıtlardan zorlukla ayırıp kapının eşiğinde dikilen iki adama çevirdim. Marco’nun yüzünde tamamen ifadesiz, profesyonel bir maskesi vardı, her zamanki gibi, ne düşündüğünü, ne hissettiğini okumak imkansızdı. O her zaman emirleri uygulayan bir robottu.
Ama Çınar’ın bakışları tamamen farklıydı. Bana bakarken gözlerinde acıma, suçluluk ve her şeyden öte, saklamaya çalıştığı devasa bir yükün, çok önceden verilmiş bir sözün gölgesi vardı. Baktığım ilk an bu duyguları ayırt edebilmiştim. Onu kendim kadar tanıyordum. Her adımının her sözünün anlamını bilirdim. Biz beraber büyümüştük.
O an içime zehirli bir kurt düştü. Çınar’ın bu bakışı sıradan bir şok bakışı değildi. O, bu fotoğrafların, bu odanın, hatta belki de benim bilmediğim o yirmi beş yıllık geçmişin ardındaki gerçeği biliyordu. Yani en azından bir kısmını bildiğinden oldukça emin hissediyordum.
Yerden güç bela, titreyen bacaklarıma tutunarak destek alıp doğruldum. Üzerimdeki tozu, toprağı umursamadan, içimdeki o son enerjiyi de öfkeye dönüştürerek doğrudan Çınar’ın üzerine yürüdüm. İnci arkamdan endişeyle adımı seslendi, gitmemi engellemek ister gibi elini uzattı ama onu duymadım bile.
Çınar’ın tam önünde durduğumda, aramızdaki o görünmez bağı koparıp atarcasına gözlerimi onun gözlerine diktim.
“Sen biliyorsun,” dedim. Sesim pürüzlü, kısıktı ama bir o kadar da keskin bir bıçak gibiydi. “Çınar, sen bir şeyler biliyorsun. Bu odada ne döndüğünü, Alex’in arkamdan ne işler çevirdiğini, benim hayatımın neden bu masaya serildiğini biliyorsun. Anlat bana. Kim o fotoğraftaki kadın ve çocuk? Alex kim? Biz kimiz Çınar?”
Çınar gözlerini benden kaçırdı, bakışlarını odanın boş bir köşesine sabitledi. Derin, sıkıntılı bir nefes alıp omuzlarını dikleştirdi. O an, aylardır yanımda olan, o Çınar gitmiş, yerine disipline bürünen, duygularını tamamen tecrit etmiş adamı gelmişti. Bu değişim canımı fotoğraflardan daha çok yaktı.
“Üzgünüm Akasya,” dedi. Sesi mekanik, mesafeli ve sarsılmazdı. “Bu benim vazifem değil. Sana anlatabileceğim ya da anlatmam gereken hiçbir şey yok. Bazı şeyler duymak istediğin zaman değil, zamanı geldiğinde öğrenilir.”
“Ne demek vazifem değil!” diye bağırdım tüm gücümle. İçimde bastırmaya çalıştığım o yangın yeni bir öfke dalgasıyla patlamıştı. Çınar'ın göğsüne doğru bir adım daha attım. “Hayatım darmadağın olmuş! Güvendiğim her adam arkamdan kuyumu kazmış, beni bir piyon gibi oynatmış! Bana bunu yapamazsınız! Ben bir insanım, bir dosya değilim! Konuş Çınar, konuş!”
Çınar dudaklarını sertçe birbirine bastırdı, çenesi kasıldı ama tek bir kelime dahi etmedi. Tek kelime etmemekte inat ediyordu. Gözlerindeki o duvar gibi duruş, bardağı taşıran son damla oldu.
Etrafımdaki herkesten, her kelimeden, bu evin boğucu, yalan kokan havasından tiksinmiştim. Daha fazla bu odada kalırsam nefessiz kalıp öleceğimi hissettim. Sol elimi daralan boğazıma götürdüm. Parmaklarım bir yılan misali boynuma dolanırken nefes almakta zorlanıyordum.
Üzerimdeki kıyafetin yakasını sanki nefes almamı sağlayacakmış gibi çekiştirdim. Arkamı döndüm, İnci’nin şaşkın bakışları altında kendimi ilk bulduğum kapıdan, evin arka bahçeye ve sokağa açılan o soğuk çıkışına doğru fırlattım.
Sertçe kapıyı açıp dışarı çıktığımda, yüzüme çarpan buz gibi gece havası ciğerlerimi yaktı ama kafamın içindeki o uğultuyu susturmaya yetmedi. Adımlarım beni nereye götüreceğini bilmeden hızlanırken, gördüğüm manzara ayaklarımın yere çakılmasına neden oldu.
Alex gitmemişti. Evin hemen dışındaki o loş, sıvası dökülmüş duvarın dibine yaslanmış, parmaklarının arasındaki sigaranın dumanını sokağın karanlığına doğru üflüyordu. Şaşkınlıkla kalakaldım.
İçerideki o büyük kavgadan sonra arabaya binip arkasında bıraktığı bu enkazı tamamen terk ettiğini düşünmüştüm. Ama şimdi buradaydı. Gecenin dondurucu ayazında, üzerinde sadece ince, siyah bir gömlekle öylece dikiliyordu. Sigaranın ucundaki o kırmızı kor, rüzgâr estikçe parlıyor ve yüzünün yarısını aydınlatıyordu.
Üzerimdeki o ilk şoku attıktan sonra tam arkamı dönüp içeri kaçacak, gururumu kurtaracak gibi oldum ama ayaklarım beni dinlemedi. Durdum. Gözlerimi onun o omuzlarındaki ağır yükten ayıramadım. Elimin tersiyle yüzümdeki ıslak, sıcak gözyaşlarını sertçe sildim.
İçimdeki o gürültülü bir anda öfke geçmiş, yerini derin, buruk ve darmadağın bir sakinliğe, kabullenişe bırakmıştı. Yavaş, temkinli adımlarla ona doğru ilerledim. Aramızda sadece birkaç adımlık, rüzgârın uğuldadığı bir mesafe bırakarak durdum.
“Gittiğini düşünmüştüm,” dedim. Sesim sokağın ıssızlığında zayıf ama net bir şekilde yankılandı. Alex sigarasından derin bir nefes daha çekti. Dumanı gökyüzünün karanlığına doğru savururken gözlerini bana çevirmedi.
Bakışları hala sokağın bitimindeki, o hiçbir şeyin görünmediği karanlık noktadaydı. “Gidilecek bir yer yok, Akasya,” diye mırıldandı. Sesi o kadar boğuk, o kadar derinden ve yorgun geliyordu ki, az önce içeride karşımda bir kaya gibi duran o adamdan eser kalmamış gibiydi.
“İçeride söylediklerim...” dedim, duraksadım. Yutkunmaya çalıştım ama boğazımdaki o düğüm canımı acıttı. “Canını yakmak istedim. Çünkü benim canım o kadar çok yanıyor ki, etrafımdaki herkesin de kanamasını, benimle birlikte bu acıyı çekmesini istiyorum. Kendimi bir kukla gibi hissediyorum Alex. Yirmi beş yıl boyunca bir katilin, annemle babamın katilinin dizinin dibinde, ona baba diyerek büyüdüm. O kabus bitti derken, şimdi senin masanda tüm hayatımın bir dosya gibi, bir denek gibi serildiğini gördüm. Ben sadece... gerçekten kim olduğumu, bu dünyada kime güvenebileceğimi bilmek istiyorum. Sana içeride bir hiç olduğunu söyledim ama... aslında o hiç olan benim. Benim kendime ait, yalan olmayan tek bir günüm bile olmamış.”
Alex sigarasını yere attı ve botunun ucuyla yavaşça ezdi. Kor sönüp karanlığa karışırken, sonunda başını çevirip doğrudan bana baktı. O buz mavisi gözlerinde bu kez öfkenin kırıntısı bile yoktu, sadece taşlaşmış, acıyla yoğrulmuş, yılların biriktirdiği o ağır yorgunluk vardı.
“Sen hiç kendi ellerinle kurduğun bir dünyayı, sırf içindeki tek bir şey zarar görmesin diye yakmak zorunda kaldın mı Akasya?” diye sordu aniden. Sesi fısıltı gibiydi ama rüzgârı delip geçti. Sorusu karşısında bütün vücudum anında buz kesti.
“Yalanların içinde yaşamak zordur, bilirim. Ama bazı yalanlar, gerçeklerin seni tek bir saniyede küle çevirmesinden çok daha merhametlidir.”
“Merhamet mi?” diyerek acı bir gülüş koyuverdim ortaya. Adım atıp ona daha da yaklaştım. Şimdi aramızda sadece bir karışlık mesafe vardı. Soğuktan titreyen nefesim, onun göğsüne çarpıyordu. “Bana nefes aldığım her anı zehir eden bir yalanın neresi merhametli Alex? Sen benim korumam değil miydin? Bana her baktığında, o kağıtlardaki kızı, bir hedef tahtasını mı gördün sadece? Söylesene, bana dair hissettiğin tek şey o lanet olası görev bilinci miydi?”
Alex’in çenesi kasıldı. Gözleri bir anlığına dudaklarıma, ardından gözyaşlarımın iz bıraktığı yanaklarıma kaydı. Bana doğru hafifçe eğildiğinde, üzerindeki o keskin tütün kokusunu aldım. Elini yavaşça kaldırdı, parmak uçları yüzüme yaklaşırken duraksadı, sanki bana dokunursa ikimizin de büyüyeceği o tehlikeli yangından korkuyor gibiydi. Elini geri çekti.
“Sana her baktığımda ne gördüğümü bilmek istemezsin,” dedi, sesi her zamankinden daha kısık, daha boğucuydu. “Çünkü öğrenirsen, o içeride ardımdan fırlattığın öfkene sığınacak tek bir yerin bile kalmaz. Bazı insanlar, Akasya, hayata sıfırdan, temiz bir sayfayla başlamazlar. Onlar, başkalarının yıktığı, ateşe verdiği enkazların altından, küllerinden doğarlar. O dosyadaki resimler, o belgeler, o mühürler... Hiçbiri senin sandığın gibi seni harcayacak bir piyon oyunu değil. Bazen birini korumak, onun dünyasını uzaktan, gölgelerin içinden izlemeyi gerektirir. Sen o altın kafeste, yalan da olsa güvende yaşarken... dışarıda o kafesin demirleri paslanmasın, sana dokunmasınlar diye kendi kanını döken, kendi hayatını feda eden insanlar vardı.”
Bu kadar uzun konuşmasının şaşkınlığı ile anlık olarak duraksadım. Ben ona yalnızca birkaç dakika önce minicik bir adım atmıştım ve şimdi o da bana o adımın karşılığı olarak daha büyüğü ile gelmişti. “Peki ya o küçük çocuk?” diye sordum, sesim bir yalvarışa dönüş tü.
“O fotoğraftaki küçük çocuk kim? O hüzünlü kadın kim? Neden her şey senin masanda birleşiyor Alex? Benimle konuşmak zorundasın. Beni bu karanlıkta tek başıma bırakamazsın.”
Alex bana doğru bir adım daha attı, aramızdaki mesafeyi tamamen sıfırladı. Soğuktan buz kesmiş elleriyle aniden omuzlarımdan yakaladı beni. Bakışları o kadar derin, o kadar ağırdı ki, ruhumu okuyor gibiydi.
“Beni iyi dinle,” dedi, kelimeleri tane tane yüzüme bıraktı. “Ben seni hiçbir zaman bir paket, bir piyon ya da sadece bir görev olarak görmedim. Eğer öyle olsaydı, o sokağın çamurunda Hardin kafasına sıkarken seni oradan çıkarmaz, kendi cehennemimin içine çekmezdim. Ben o cehennemin içinde boğulurken, nefes alabilmek için senin hayatta kalmana tutundum. Şimdi bana inanıp inanmamak sana kalmış. Ama sakın bana bir daha bana bir hiç olduğumu söyleme. Benim geçmişim, senin hayal bile edemeyeceğin kadar kanlı ve gerçek.”
Söylediği hiçbir şeyi tam olarak çözemiyordum. O fotoğraftaki Rus kadının kim olduğunu, belgelerin üzerindeki o soğuk CIA mühürlerini hala tam olarak açıklamıyordu. Gözlerinin içine baktığımda, aslında onun da en az benim kadar tutsak olduğunu, bu kurgunun içinde kendi zincirlerini taşıdığını anladım.
Tam daha fazlasını sormak, aramızdaki bu buzdan duvarı tamamen yıkıp o gizemi aralamak için dudaklarımı kıpırdatmıştım ki... Alex’in ceketinin iç cebinden gelen o keskin, tiz telefon sesi sessizliği bir bıçak gibi ortasından böldü.
Alex elini ağır hareketlerle cebine atıp şifreli, siyah telefonu çıkardı. Ekrandaki ışık yüzüne vurduğu an, tüm vücudunun baştan aşağı kasıldığını, parmak boğumlarının direksiyonu kırarcasına beyazladığını gördüm. Yüz hatları anında dondu, sarsılmaz bir taştan duvara dönüştü. O dondurucu gerilim, etrafımızdaki havayı bir anda solunması imkansız bir ağırlığa bürüdü.
O an telefonuna doğru eğilip ekrana bakmakta için içimde çok büyük bir savaş vermek zorunda kaldım. Olduğum yerde merakla vücudunda bir bir beliren duygu kırıntılarını inceledim. O sırada arkamızdaki eski ahşap kapı gıcırdayarak açıldı.
Çınar ve Marco dışarı çıktılar. İkisinin de yüzünde daha önce hiç şahit olmadığım, son derece ciddi, karanlık ve tuhaf bir ifade vardı. Çınar, adımlarını tam Alex’in yanında durdurdu ve gözlerini onun elinde adeta bir bomba gibi titreyen telefona dikti. Onunda elinde telefonu vardı. Ekranı açık ve boştu.
“Beklenen arama geldi, değil mi?” dedi Çınar. Sesi gecenin ayazından daha soğuk, daha keskindi. “Vakit geldi, Alex. Kaçış yok artık.”
Alex telefonu hemen açmadı. Sadece ekranda yanıp sönen o gizli, belirsiz numaraya bakmaya devam etti. Ardından, bakışları telefondan yavaşça ayrıldı ve doğrudan benim gözlerimin içine kilitlendi. O an, bu aramanın sadece Alex’in ya da Çınar’ın değil benim de, bu hayatımızın kalan kısmının da yönünü tamamen değiştirecek o son büyük, yıkıcı fırtına olduğunu iliklerime kadar hissettim.
Sokaktaki rüzgâr şiddetini artırıp saçlarımı yüzüme savururken, hepimiz o telefonun ekranından yayılan o soğuk, dijital ışığın altında, geri dönülmez bir sonun ve büyük bir hesaplaşmanın eşiğinde öylece kalakalmıştık.
Bölüm etkileşimi
