57. bölüm / 60
Beyaz Yalanlar57. Bölüm🕯️
Bölümler 60Şu an: 57. Bölüm🕯️
- 1 1. Bölüm🕯️1.871 kelime
- 2 2. Bölüm🕯️2.023 kelime
- 3 3. Bölüm🕯️2.374 kelime
- 4 4. Bölüm🕯️1.879 kelime
- 5 5. Bölüm🕯️1.555 kelime
- 6 6. Bölüm🕯️2.034 kelime
- 7 7. Bölüm🕯️1.732 kelime
- 8 8. Bölüm🕯️2.089 kelime
- 9 9. Bölüm🕯️2.396 kelime
- 10 10. Bölüm🕯️1.408 kelime
- 11 11. Bölüm🕯️1.350 kelime
- 12 12. Bölüm🕯️1.886 kelime
- 13 13. Bölüm 🕯️1.910 kelime
- 14 14. Bölüm🕯️1.592 kelime
- 15 15. Bölüm🕯️1.803 kelime
- 16 16. Bölüm🕯️1.023 kelime
- 17 17. Bölüm🕯️1.795 kelime
- 18 18. Bölüm 🕯️1.132 kelime
- 19 19. Bölüm🕯️1.331 kelime
- 20 20. Bölüm🕯️1.156 kelime
- 21 21. Bölüm 🕯️1.301 kelime
- 22 22. Bölüm🕯️1.354 kelime
- 23 23. Bölüm🕯️1.366 kelime
- 24 24. Bölüm🕯️1.869 kelime
- 25 25. Bölüm🕯️1.206 kelime
- 26 26. Bölüm🕯️978 kelime
- 27 27. Bölüm🕯️1.144 kelime
- 28 28. Bölüm🕯️1.003 kelime
- 29 29. Bölüm🕯️990 kelime
- 30 30. Bölüm🕯️1.157 kelime
- 31 31. Bölüm🕯️820 kelime
- 32 32. Bölüm🕯️722 kelime
- 33 33. Bölüm🕯️826 kelime
- 34 34. Bölüm🕯️1.488 kelime
- 35 35. Bölüm🕯️1.207 kelime
- 36 36. Bölüm🕯️1.200 kelime
- 37 37. Bölüm🕯️2.059 kelime
- 38 38. Bölüm🕯️1.401 kelime
- 39 39. Bölüm🕯️1.269 kelime
- 40 40. Bölüm🕯️1.807 kelime
- 41 41. Bölüm🕯️1.496 kelime
- 42 42. Bölüm🕯️1.735 kelime
- 43 43. Bölüm🕯️2.130 kelime
- 44 44. Bölüm🕯️1.619 kelime
- 45 45. Bölüm🕯️1.524 kelime
- 46 46. Bölüm🕯️2.238 kelime
- 47 47. Bölüm🕯️1.905 kelime
- 48 48. Bölüm🕯️1.405 kelime
- 49 49. Bölüm🕯️1.392 kelime
- 50 50. Bölüm🕯️1.440 kelime
- 51 51. Bölüm🕯️1.436 kelime
- 52 52. Bölüm🕯️2.180 kelime
- 53 53. Bölüm🕯️2.009 kelime
- 54 54. Bölüm🕯️2.328 kelime
- 55 55. Bölüm🕯️2.731 kelime
- 56 56. Bölüm🕯️1.696 kelime
- 57 57. Bölüm🕯️1.391 kelime · Okuduğun bölüm
- 58 58. Bölüm🕯️2.640 kelime
- 59 59. Bölüm🕯️2.044 kelime
- 60 FİNAL 🕯️2.688 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Kadıköy’ün eski etrafı yüksek ve tel örgülerin pasıyla sarılmış vagon tamir istasyonunun girişinde durduğumda, İstanbul’un üzerine dondurucu bir sis çökmüştü. Her hareketimde karnımdaki dikişlere birer iğne gibi batıyordu. Elimdeki eski sırt çantasını daha sıkı kavradım. Yaramın acısıyla hafifçe topallayarak istasyonun demir kapısından içeri adım attığımda yoğun bir küf çürümüş ve demir kokusu ile karşı karşıya kaldım.
Etrafta terk edilmiş üzerleri devasa grafitilerle kaplı, boyaları dökülmüş eski tren vagonları vardı. Hangarın tam ortasına doğru ilerlerken kalbimin ritmi o kadar hızlanmıştı ki, göğüs kafesimi yırtıp çıkacak sanıyordum. Avuçlarımın içi soğuk terle kaplanmıştı. Cebimden eski telefonu çıkarıp titreyen parmaklarımla o gizli numaraya tek bir cümle yazdım: "Alex beni öldürecekti, kaçtım. Babamın belgeleri bende. Kadıköy eski vagon istasyonundayım. Yalnız gel yoksa belgeleri yakarım."
Mesajı gönderdiğim an geri dönüşü olmayan karanlık bir tünele girdiğimi biliyordum. Telefonu cebime koyup tavanı kısmen çökmüş büyük hangarın içine sığındım. Bir vagonun tekerleğine sırtımı yaslayıp beklemeye başladım. Zaman akmıyor, adeta ruhumu kemiriyordu. Hırkamın düğmesindeki o minik, gizli kameradan Alex’in beni sokağın köşesindeki minibüsten izlediğini biliyor olmak içimi biraz olsun rahatlatıyordu. Plana göre amca buraya gelecek, dikkati dağılacak ve Alex’in tavandan sarkacak adamları işi bitirecekti. Her şey tıkır tıkır işleyecekti. Başımı geriye doğru atarak arkamdaki tekerliye iyice yaslandım.
On beş dakika sonra, hangarın girişindeki eski paslı sac levha büyük bir gürültüyle titredi. Birinin ayak sesleriydi bu. Adımlarının beton zeminde çıkardığı o tok, aceleci ve tekinsiz sesler hangarın içinde her bir saniye giderek yaparak büyüdü. Başımı hafifçe çevirdiğimde, beklediğim tanıdık silueti gördüm. Uzun siyah paltosu ve geriye taranmış kır saçlarıyla amcam tam karşımdaydı. Yanında sadece iki adamı vardı.
"Akasya..." dedi amcam. Sesi o kadar yapay bir babacanlıkla doluydu ki, midem bulandı. "Güzel yeğenim benim. Demek o Rus köpeği seni kapının önüne koydu, öyle mi?"
"Yaklaşma!" diye bağırdım, sırtımı vagona daha da yaslayarak çantamı öne siper ettim. "Bir adım daha atarsan, babamın belgelerini de şifrelerini de yok ederim! Alex’in de senin de canın yanar!"
Amcam tam havaya girdiğim, tamam, plan işliyor, tuzağa düştü, diye içten içe rahatlayıp nefes aldığım o anda durdu. Adımları bıçak gibi kesildi. Gözlerini benden ayırmadan hafifçe başını yukarı kaldırdı, tavanın kırık kirişlerine baktı. Ardından bakışları hırkamın tam göğüs kısmındaki o parlak düğmeye kaydı. Dudaklarında o her zamanki alaycı, her şeyi bilen o şeytani tebessüm belirdi. Cebinden küçük bir cihaz çıkardı, üzerindeki kırmızı ışık deli gibi yanıp sönüyordu. Cihazın ne olduğunu tam olarak bilmiyordum ama yakalandığım bariz ortadaydı. Bu kadar çabuk yakalanmamalıydım. Karşımdaki adamın tecrübeli olduğunu biliyordum ama bu kadar da olmamalıydı. O an içimi dondurucu bir korku kapladı. Rahatlığım bir saniyede cehenneme döndü.
"Gerçekten..." dedi amcam, sahte bir iç çekişle. "Gerçekten beni bu kadar aptal mı sandın Akasya? O yanındaki Rus bozması Alexei, senin gibi bir amatörle plan yaparken benim bu sokakları avcumun içi gibi bildiğimi hesaba katmadı mı?" Sertçe yutkundum. Nefesim boğazımda tıkandı. Amcam arkasındaki adamlara eliyle işaret etti. "Tavandaki o iki zavallı Rus gözcüsünü indirin," dedi sakince.
Daha ben ne olduğunu anlamadan, hangarın tavan kirişlerinin arkasından boğuk iki susturucu sesi geldi ve hemen ardından Alex’in iki adamının cansız bedenleri büyük bir gürültüyle beton zemine, aramıza düştü. Kanları hızla yayılıyordu. Hayır... Hayır, bu olamazdı! Her şey suya düşmüştü! Olay tamamen tersine dönmüştü! Böyle planlamamıştım!
Ne yapacağımı bilemez bir halde, bir panikle hırkamın arkasına sakladığım babamdan kalan o eski gümüş kabzalı silahı çıkardım ve iki elimle amcama doğru doğrulttum. Ellerim zangır zangır titriyordu. Aklım istemsizce yine amcamın karşısında ellerim titreye titreye silah çektiğim ilk geceye gitti. Başımı iki yana sallayarak hızla o acı dolu anının içerisinden sıyrılmayı başardım. Bu sefer farklı olacak her şey. Bu sefer o tetiği çeken taraf ben olacağım.
Amcam silahı gördüğü halde bir adım bile geri atmadı, aksine kahkahalarla gülmeye başladı. Gözlerinde saf bir küçümseme vardı. "O elindeki oyuncakla ne yapacaksın Akasya? Tersanedeki gibi yine kendini mi vurdurtacaksın? Baban da böyle acemiydi işte. Kendini bir şey sanırdı ama arkasına güvendiği o ezik Alexei bile seni korumayı beceremedi. Alexei dedikleri o büyük asker, aslında seni buraya yem olarak atan kendi paçasını kurtarmak için kadını öne süren bir korkaktan başka bir şey değil. Seni benim önüme attı ve bak, adamları sinek gibi avlandı. Kendisi nerede? Korkudan o minibüsten çıkamıyor bile!"
"Kapa çeneni!" diye bağırdım öfkeden delirerek. Gözlerimden yaşlar boşanıyordu ama içimdeki o nefret patlaması korkumu bastırmıştı. Onun dudaklarının arasından dökülen her bir cümle beni deli etmeye yetiyordu. "Alex hakkında böyle konuşamazsın! Babamı sen öldürdün! Ailemi sen öldürdün! Hayatımı çaldın!"
"Evet, ben öldürdüm!" diye kükredi amcam bir anda, üzerime doğru büyük bir adımla yürüyerek. "Ve şimdi seni de öldüreceğim!" İşte tam o sırada, hangarın sol tarafındaki devasa paslı vagon kapısı büyük bir gürültüyle rayından çıktı ve çöktü. Toz dumanın arasından,elindeki silahıyla adeta fırlamış bir öfke gibi Alex belirdi. Yüzü sinirden kıpkırmızı kesilmişti, gözlerindeki o mavi hareler birer alev topuna dönmüştü.
Ancak amcam, Alex’in adımlarını tamamlamasına izin vermeyecek kadar hızlıydı. Alex’in belirdiği o salisede, amcam benim üzerime atıldı. Sol eliyle saçlarımdan kavrayıp beni kendine doğru sertçe çekti, sırtımı kendi göğsüne yasladı ve sağ elindeki susturuculu silahın namlusunu doğrudan şakağıma dayadı. Namlunun o dondurucu metalini tenimde hissettim.
"Dur orada, Alexei!" diye bağırdı amcam, beni kendine siper ederek geriye doğru adımlarken. "Tek bir adım daha atarsan, o çok değer verdiğin oyuncağının beynini buraya dağıtırım!"
Alex bıçak gibi durdu. Silahı hala amcamın tam kafasına hizalıydı ama parmağı tetiğe basamıyordu. O devasa, her şeyi yıkan adamın gözlerinde ilk defa çaresizlik, ilk defa açık bir korku gördüm. Benim yüzümden eli kolu bağlanmıştı. Namlu şakağımı eziyordu, saçlarımın çekilmesiyle kafam arkaya doğru eğilmişti. "Bırak onu," dedi Alex. Sesi o kadar derinden, o kadar kısık ve ölümcül çıkıyordu ki… "Eğer onun saçının tek bir teline zarar verirsen, seni bu dünyadan öyle bir kazırım ki, kemiklerini bulamazlar. Bırak onu, hesaplaşman benimle."
"Hesaplaşma bitti Alexei!" diye alay etti amcam, namluyu şakağıma daha da bastırarak. "Şimdi o silahı yavaşça yere bırakacaksın yoksa yeğenimin güzel yüzünü kan içinde bırakırım. Seçim senin, büyük asker!"
Alex’in çenesindeki kaslar seğiriyordu, gözleri bana kilitlenmişti. Yavaşça dizlerini kırıp silahını yere doğru indirmeye başladı. Her şeyin bittiğini, Alex’in benim için teslim olacağını anladığım o kırılma anında, içimde tersanedeki o son kareler yankılandı. Hayır, Alex’in benim yüzümden ölmesine izin vermeyecektim. Oldu bittiye gelmeyecekti bu iş.
Beline sarıldığım amcamın beni sıkıca tuttuğunu ama tüm dikkatini karşıdaki Alex’e verdiğini fark ettim. Sağ böğrü tamamen bana açıktı. Kimsenin bilmediği, botumun içindeki o gizli bölmeye sakladığım, dün gece mutfaktan aldığım o sivri uçlu, ince bıçağını sol elimle, yavaşça ve hiç çaktırmadan yukarı doğru çektim. "Alex, yapma!" diye bağırdım aniden, dikkat dağıtmak için. Amcam tam zafer kazandığını sanıp Alex’e doğru sırıtırken, sol elimdeki bıçağı tüm gücümle, karnımdaki dikişlerin yırtılması pahasına büyük bir hırsla arkaya doğru savurdum ve amcamın tam sağ böğrüne, kaburgalarının arasına sapladım.
Acı dolu, yırtıcı bir çığlık koptu amcamın boğazından. Bıçağın etine gömülmesiyle birlikte can havliyle beni ileriye doğru fırlattı. Yere kapaklandığımda karnımdan aşağı dalga dalga yayılan o sıcak kanı ve yırtılma acısını hissettim ama gözlerimi ondan ayırmadım. Amcam böğrünü tutarak sendelerken Alex tüm hızıyla ileri fırladı. Yerdeki silahını almasına bile gerek yoktu devasa cüssesiyle amcamın üzerine uçtu. Sağ yumruğuyla amcamın suratına öyle bir darbe indirdi ki tek seferde amcamın burnundan ve ağzından kanlar akmaya başlamıştı. Amcam paslı rayların üzerine çuval gibi serildi.
Aynı saniyelerde, hangarın gizli girişlerinden Alex’in minibüsteki diğer silahlı adamları daldı. Amcamın yanındaki o iki şaşkın korumayı saliseler içinde yere serip silahlarını aldılar. İki Rus askeri, yerde acı içinde kıvranan, böğründen kan sızan amcamın üzerine çullanıp kollarını arkaya doğru bükerek plastik kelepçeleri etini kesecek kadar sertçe sıktılar. Ağzını siyah bantla kapatıp kafasına o simsiyah çuvalı geçirdiklerinde amcamın o kibirli sesinden geriye sadece boğuk iniltiler kalmıştı.
Ben ise olduğum yerde, karnımdaki acıyla karşımda olup bitenleri sessizce seyrediyordum. Az önce yaşananların şokunu hala atlatamamıştım. Göğsüm aldığım nefeslerin ağırlığıyla hızla bir yukarı bir aşağıya hareket ediyordu. Alex, amcamın işinin bittiğini gördüğü an arkasını döndü ve adeta koşarak yanıma geldi. Dizlerinin üzerine çöktü, beni o koca kollarıyla sarıp göğsüne bastırdı. Eli doğrudan karnımdaki o yeniden kanamaya başlayan yaranın üzerine gitti, baskı uyguladı.
"Akasya... Akasya, bak bana," dedi, sesi ilk defa titriyordu. O buz mavisi gözlerinde bu kez nefret değil, saf bir korku ve panik vardı. "Harikaydın. Kendi intikamını kendin başlattın. Dayana bilecek misin, malyshka?"
"Başardık..." diye fısıldadım, acıyla karışık bir gülümsemeyle başımı onun omzuna yaslarken. Gözlerim ağır ağır kapanıyordu ama içimdeki o yük kalkmıştı. "Vay be..." Alex beni kucağına aldı, hangardan dışarıya, limana doğru hızla ilerleyen o siyah minibüse doğru taşırken adamlarına Rusça o son, geri dönüşü olmayan emri verdi: "Uçağı hazırlayın. Büyükbaba’ya hediyesini götürüyoruz." İstanbul’un o gri sisi arkamızda kalırken, şimdi asıl büyük ve son hesaplaşma Rusya’nın o dondurucu topraklarında başlamak üzereydi.
Bölüm etkileşimi
