53. bölüm / 60
Beyaz Yalanlar53. Bölüm🕯️
Bölümler 60Şu an: 53. Bölüm🕯️
- 1 1. Bölüm🕯️1.871 kelime
- 2 2. Bölüm🕯️2.023 kelime
- 3 3. Bölüm🕯️2.374 kelime
- 4 4. Bölüm🕯️1.879 kelime
- 5 5. Bölüm🕯️1.555 kelime
- 6 6. Bölüm🕯️2.034 kelime
- 7 7. Bölüm🕯️1.732 kelime
- 8 8. Bölüm🕯️2.089 kelime
- 9 9. Bölüm🕯️2.396 kelime
- 10 10. Bölüm🕯️1.408 kelime
- 11 11. Bölüm🕯️1.350 kelime
- 12 12. Bölüm🕯️1.886 kelime
- 13 13. Bölüm 🕯️1.910 kelime
- 14 14. Bölüm🕯️1.592 kelime
- 15 15. Bölüm🕯️1.803 kelime
- 16 16. Bölüm🕯️1.023 kelime
- 17 17. Bölüm🕯️1.795 kelime
- 18 18. Bölüm 🕯️1.132 kelime
- 19 19. Bölüm🕯️1.331 kelime
- 20 20. Bölüm🕯️1.156 kelime
- 21 21. Bölüm 🕯️1.301 kelime
- 22 22. Bölüm🕯️1.354 kelime
- 23 23. Bölüm🕯️1.366 kelime
- 24 24. Bölüm🕯️1.869 kelime
- 25 25. Bölüm🕯️1.206 kelime
- 26 26. Bölüm🕯️978 kelime
- 27 27. Bölüm🕯️1.144 kelime
- 28 28. Bölüm🕯️1.003 kelime
- 29 29. Bölüm🕯️990 kelime
- 30 30. Bölüm🕯️1.157 kelime
- 31 31. Bölüm🕯️820 kelime
- 32 32. Bölüm🕯️722 kelime
- 33 33. Bölüm🕯️826 kelime
- 34 34. Bölüm🕯️1.488 kelime
- 35 35. Bölüm🕯️1.207 kelime
- 36 36. Bölüm🕯️1.200 kelime
- 37 37. Bölüm🕯️2.059 kelime
- 38 38. Bölüm🕯️1.401 kelime
- 39 39. Bölüm🕯️1.269 kelime
- 40 40. Bölüm🕯️1.807 kelime
- 41 41. Bölüm🕯️1.496 kelime
- 42 42. Bölüm🕯️1.735 kelime
- 43 43. Bölüm🕯️2.130 kelime
- 44 44. Bölüm🕯️1.619 kelime
- 45 45. Bölüm🕯️1.524 kelime
- 46 46. Bölüm🕯️2.238 kelime
- 47 47. Bölüm🕯️1.905 kelime
- 48 48. Bölüm🕯️1.405 kelime
- 49 49. Bölüm🕯️1.392 kelime
- 50 50. Bölüm🕯️1.440 kelime
- 51 51. Bölüm🕯️1.436 kelime
- 52 52. Bölüm🕯️2.180 kelime
- 53 53. Bölüm🕯️2.009 kelime · Okuduğun bölüm
- 54 54. Bölüm🕯️2.328 kelime
- 55 55. Bölüm🕯️2.731 kelime
- 56 56. Bölüm🕯️1.696 kelime
- 57 57. Bölüm🕯️1.391 kelime
- 58 58. Bölüm🕯️2.640 kelime
- 59 59. Bölüm🕯️2.044 kelime
- 60 FİNAL 🕯️2.688 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Tersanenin dondurucu, küf kokan havası ciğerlerime her dolduğunda içimdeki o ölümcül kararlılık daha da katmerleniyordu. Babamın sedef kakmalı silahını iki elimle sımsıkı kavramış, namluyu amcamın tam göğsünün ortasına nişan almıştım. Parmaklarım tetiğin soğuk metali üzerinde sabırsızlıkla bekliyordu. Zaman durmuş gibiydi sadece rüzgarın paslı demir levhaları döven uğultusu ve kalbimin bir davul gibi kulaklarımda gümleyen sesi vardı. Artık kaçış yoktu. Bu gece bu paslı çöplükte ya o ölecekti ya ben.
Ancak ben o tetiğe basacak o saniyelik boşluğu bulamadan, amcamın gözlerindeki o anlık panik yerini vahşi bir hıza bıraktı. O bir sokak kurduydu, bu karanlık dünyanın her türlü hilesini benden çok daha iyi biliyordu. Elimdeki silaha odaklandığım o salise, onun ceketinin altından sıyrılan namluyu fark edemedim.
Karanlığı yırtan ses, benim silahımdan çıkmamıştı. İlk önce ne olduğunu anlayamadım. Sadece sol yanımda, tam karnımın üzerinde devasa, dondurucu bir boşluk hissettim. Hemen ardından, o boşluğun yerini sanki derimin altına erimiş demir dökülüyormuş gibi kör edici, insanı delirtecek kadar şiddetli bir acı dalgası aldı. Acı o kadar ani ve büyüktü ki, ciğerlerimdeki tüm hava tek bir saniyede boşaldı.
Ağzımdan sadece boğuk, çaresiz ve acı dolu bir çığlık yükselebildi Kısa bir süre önce beni ayakta tutan o intikam dolu bacaklarım, bir anda eridi. Dizlerimin üzerine, o sert ve soğuk beton zemine sertçe düştüm. Elimdeki sedef kakmalı silah sarsıntıyla parmaklarımın arasından kaydı, betonun üzerinde metalik bir ses çıkararak birkaç santim öteye fırladı. İki elimi de gayriihtiyari karnıma, o yangın yerine doğru götürdüm. Parmaklarımın arasına sızan o sıcak, yapışkan sıvının ne olduğunu bilmek ruhumu daha da üşütüyordu.
Amcam, yüzündeki o iğrenç, sadistçe sırıtma ile yavaş adımlarla bana doğru yürümeye başladı. Her bir adımı, beton zeminde adeta ölümün ayak sesleri gibi yankılanıyordu. Aramızdaki mesafe tamamen kapandığında tam tepemde durdu. Elindeki kara, soğuk namluyu doğrudan yüzüme, alnımın ortasına doğrulttu. Tepeden bana bakarken gözlerinde en ufak bir pişmanlık kırıntısı bile yoktu.
"Ah, benim saf, tecrübesiz yeğenim..." diye fısıldadı, sesi zevkten titrer gibiydi. "Gerçekten o yaşlı moruğun dolduruşuna gelip beni bu hurda parçasıyla öldürebileceğini mi sandın? Sen daha bir hiçsin. Baban da tıpkı senin gibiydi. Korkak, kararsız ve zayıf... O da son anlarında tıpkı senin gibi dizlerinin üzerine çökmüş, hayatı için bana yalvarıyordu. O parlak, lüks hayatının arkasında ne kadar büyük bir pislik olduğunu bilsen, inan bana o tetiği bana değil kendi kafana sıkardın. Baban bu ailenin başına gelmiş en büyük lanetti."
Yalan söylüyordu. Beni yıkmak, son anlarımda ruhumu da katletmek için o iğrenç, zehirli yalanlarını üzerime kusuyordu. Karnımdaki acı dalgalar halinde beynime vururken, bilincimin kenarları yavaş yavaş kararmaya başlamıştı ama öfkem hala diriydi.
"Hiç annenden bahsetmedik..." dedi aniden, ses tonunu daha da alçaltarak gözlerini kıstı. "O asil, o temiz kadından... Ne dersin-"
"Kapa çeneni!" diye haykırdım. Sesim tersanenin tavanında acı bir çığlık olarak yankılandı. "Sus! Onun adını o pis ağzına alma!"
İçimde kalan son yaşam kırıntısıyla, betonun üzerinde duran babamın silahına doğru uzandım. Parmaklarım sedef kabzayı kavradı. Büyük bir nefretle silahı yeniden ona doğru doğrulttum. Onu vurmak, o sırıtan yüzünü tamamen yok etmek istiyordum. Ancak karnımdaki o kor ateş, tüm sinir sistemimi felç etmişti.
Kolum yukarıda duramıyordu elim acıdan, titremeden ve kan kaybından o kadar şiddetli sallanıyordu ki tetiğe basamıyordum. Görüşüm bulanıklaşıyor, amcamın silueti karşımda ikiye bölünüyor gibiydi. Tetiği çekemiyordum, parmağım taş kesilmişti.
Amcam, benim bu çaresiz çırpınışımı izlerken keyifle bir kahkaha daha attı. Silahını bana biraz daha yaklaştırdı, namlunun o karanlık deliği artık gözlerimin tam önündeydi. Gözlerimi kapattım. İçime derin bir kabulleniş çöktü. Buraya kadarmış, dedim içimden. Babamın intikamını alamadan, bu pisliğin ortasında ölüyorum. Tam her şeyin bittiğini, ölümün o dondurucu karanlığının beni teslim alacağını düşünmeye başlarken...
Ardı ardına birkaç el silah sesi yankılandı.
Tersanenin duvarlarını sarsan, az önceki sesten çok daha güçlü, sağır edici bir silah sesi daha patladı. Ancak bu kez acıyı hisseden ben değildim. Amcam aniden acı bir feryat kopardı, elindeki silah yere düştü ve sol omzunu tutarak geriye doğru sendeledi. Vurulmuştu. Karanlığın içinden birisi onu tam kalbinden olmasa da omzundan avlamıştı. Amcam, durumun tamamen aleyhine döndüğünü, tersanenin etrafının sarıldığını ya da arkasında büyük bir gücün olduğunu anladığı o saniyede, yerdeki silahını bile almayı akıl edemeden arkasını döndü. Gecenin o zifiri karanlığına, tersane binalarının arkasındaki o dehlizlere doğru topallayarak, hızla kaçmaya başladı.
Bilincim yavaş yavaş beni terk ediyordu. Göz kapaklarım tonlarca ağırlıktaki demir külçeler gibi aşağıya doğru çekiliyordu. Başımı hafifçe yana yatırdığımda, amcamın o karanlık siluetinin sislerin arasında kayboluşunu, benden uzaklaşarak kaçışını hayal meyal gördüm. Başaramamıştım. Adam ellerimin arasından kayıp gitmişti.
Tam o sırada, görüş alanıma siyah paltonun tanıdık silueti girdi. Alex.
Adımları o kadar hızlı ama bir o kadar da dengeliydi ki, yanıma nasıl geldiğini anlayamadım bile. Yüzündeki o her zamanki ifadesiz maske tamamen dağılmıştı gözlerinde daha önce hiç görmediğim tekinsiz bir telaş vardı. İlk önce hızlıca eğildi, parmaklarını boynumdaki şah damarıma bastırarak nabzımı kontrol etti. Ardından gözleri karnımdaki o kan gölüne kaydı. Durumun ciddiyetini, zamanın ne kadar kısıtlı olduğunu o saniyede analiz etmişti.
Hiç vakit kaybetmeden, büyük bir dikkatle ve beni incitmekten korkar gibi bir hassasiyetle kollarını bedenimin altına geçirdi. Beni yavaşça, o buz gibi beton zeminden kucağına doğru kaldırdı. Hareket ettiği an, karnımdaki o taze yara yeniden yerinden oynadı. Vücuduma yayılan o tarifsiz, vahşi acıyla birlikte boğazımdan yırtıcı bir çığlık yükseldi. Acı o kadar yoğundu ki, artık bayılma derecesine gelmiştim, beynim bu acıyı kaldıramıyordu.
"Dayan, Akasya," dedi Alex. Sesi her zamanki o mesafeli tonundan uzaktı ilk defa fısıltısında insani bir yalvarış, derin bir endişe vardı. "Sakın gözlerini kapatma. Bana bak. Dayanmak zorundasın."
Onun buz mavisi gözlerine son bir kez bakmaya çalıştım ama başım geriye doğru düştü. Dünyanın tüm sesleri yavaş yavaş kısıldı, etrafımdaki o paslı binalar silindi ve ben Alex'in o güven veren, sıcak kucağında kendimi tamamen karanlığın o dipsiz, acısız krallığına bıraktım. Bayılmıştım.
Gözlerimi yeniden açtığımda, zihnim sanki tonlarca suyun altından yüzeye çıkmaya çalışıyormuş gibi ağır ve bulanıktı. İlk önce burnuma dolan o keskin, steril ilaç ve tentürdiyot kokusunu hissettim. Göz kapaklarımı zorlukla aralayıp etrafıma bakındım. Burası ne o lüks otel odasıydı ne de Moskova'daki o devasa malikane. Kendimi tamamen yabancı, tanımadığım bir odada bulmuştum.
Burası oldukça normal, sade, hatta neredeyse minimalist denilebilecek kadar küçük bir yatak odasıydı. Duvarlar düz beyaz boyalıydı, şatafattan uzak, askeri bir düzeni andırıyordu. Sol koluma baktığımda, derimin altına giren ince bir iğne ve yukarıdaki askıda asılı duran, bitmek üzere olan bir serum şişesi gördüm. Üzerimde, dizlerime kadar örtülmüş beyaz, temiz bir battaniye vardı.
Yavaşça elimi battaniyenin altından çıkarıp karnıma doğru götürdüm. Kıyafetlerimin değiştirildiğini, üzerimde temiz bir tişört olduğunu fark ettim. Tişörtün altından ise karnımın neredeyse tamamını kaplayan, sıkıca sarılmış kalın bir gazlı bez tabakası hissediliyordu. Yara profesyonelce temizlenmiş ve dikilmişti. Yanımdaki küçük ahşap komodinin üzerinde birkaç çeşit antibiyotik, ağrı kesici haplar, sargı bezleri ve bir bardak su duruyordu.
Nerede olduğumu anlamak, yataktan kalkıp dışarıyı kontrol etmek amacıyla yatakta hafifçe doğrulamaya çalıştım. Ancak sol dirseğimin üzerine yük bindiği an, karnımdaki dikişler gerildi ve sanki yüzlerce iğne aynı anda etime batıyormuş gibi keskin bir acıyla inledim. Dişlerimi sıkarak kendimi geri bıraktım.
Tam o sırada odanın kapısı hafifçe aralandı ve içeriye Alex girdi. Üzerindeki o siyah palto gitmiş, yerine kolları dirseklerine kadar katlanmış koyu renk bir tişört gelmişti. Yüzü kaskatıydı. Gözlerindeki o yorgunluk ve bakışlarındaki o gerginlik, odanın içindeki havayı bir anda ağırlaştırmaya yetti. Benim yatakta çırpındığımı, canımın acıdığını gördüğü an adımlarını hızlandırdı. Yanıma geldi, hiçbir şey söylemeden arkama geçerek yastıklarımı düzeltti ve benim incinmeden hafifçe doğrulmama, sırtımı yatak başlığına yaslamama yardım etti.
Ardından odanın girişindeki masanın üzerine bıraktığı küçük tepsiyi aldı. Tepsinin içinde dumanı tüten sıcak bir çorba kasesi vardı. Gelip yatağın kenarına, tam yanıma oturdu. Kaseyi eline aldı, kaşığı çorbaya daldırıp hafifçe üfledikten sonra bana doğru uzattı. "Ye şunu," dedi. Sesi o kadar düz ve pürüzsüzdü ki, içindeki o patlamaya hazır yanardağı hissetmemek imkansızdı.
"İstemiyorum, aç değilim," dedim, başımı hafifçe geriye çekerek. Sesim günlerin yorgunluğuyla oldukça kısık ve çatallı çıkmıştı. Gerçekten de midem bulanıyordu, boğazımdan tek bir lokmanın bile geçeceğini sanmıyordum. Alex’in kaşığı tutan eli havada sabit kaldı. Bakışlarını çorba kasesinden çekip doğrudan gözlerimin içine dikti. Kaşları o kadar çatılmıştı ki, onun şu an ne kadar büyük bir öfke kontrolü sınavı verdiğini görebiliyordum. Alex gerçekten çok ama çok sinirliydi. Odadaki o sessizlik, onun bu kaskatı duruşu beni ürkütmeye yetmişti. İçimde ne olduğunu anlama isteği uyandı. "Burası neresi?" diye sordum, konuyu değiştirmeye çalışarak etrafıma bakındım.
"Ev," dedi Alex, kelimeyi adeta ağzının içinden bir taş fırlatır gibi sertçe çıkararak. Daha fazla detay vermedi, neresi olduğunu, hangi şehirde ya da semtte olduğumuzu söylemedi. Bu tavrıyla, bana ne kadar kızgın olduğunu net bir şekilde ilan ediyordu. Yeniden kaşığı çorbayla doldurdu ve bu kez daha kararlı bir şekilde dudaklarıma doğru yaklaştırdı. "Aç şu ağzını ve ye," dedi, sesindeki o emir kipi tartışmaya tamamen kapalıydı.
Normalde olsa inat eder, sırtımı döner ya da o kaşığı elinden iterdim. Ama karşımda duran Alex, o her zamanki alaycı ya da mesafeli adam değildi. Gözlerindeki o öfke beni durdurmaya yetti. Onun gerçekten sınırda olduğunu hissettiğim için daha fazla üstelemeyip çaresizce ağzımı açtım ve uzattığı o sıcak çorba kaşığını kabul etmek zorunda kaldım. Birkaç kaşık sessizce, odadaki o ağır saat tıkırtısı eşliğinde çorbayı içtikten sonra gözlerimi onun o mermerden yontulmuş gibi duran yüzüne diktim. "Bana kızgın mısın?" diye sordum, sesimdeki o çocuksu savunmasızlığa engel olamayarak.
Alex, elimdeki kaseyi ve kaşığı sertçe komodinin üzerine bıraktı. Çıkan tık sesi sessiz odada yankılandı. Oturduğu yerde bana doğru döndü, aramızdaki o mesafeyi tamamen yok ederek gözlerini gözlerime dikti. İşte o an, içindeki o bentler yıkıldı ve beni azarlamaya başladı. "Kızgın mıyım?" diye sordu, sesi alçaktı ama her bir kelimesi birer kurşun gibi ağır kalibreliydi. "Sen kendi başına ne yapmaya çalışıyorsun Akasya? Kafanın içinde ne dönüyor senin? Kendini ne sanıyorsun, profesyonel bir ajan mı yoksa ölümsüz bir kahraman mı? Sana o odada kalmanı, canını tehlikeye atmamanı defalarca söyledim. Önüne adamlarımı diktim ama sen o çocukça inadınla, o deli cesaretinle balkondan atlayıp kaçtın! Bir not parçası için, o adamın ucuz tuzağına yürüyerek gittin!"
"Ben sadece-" diyerek araya girmeye yeltendim ama Alex elini hafifçe kaldırarak beni susturdu. Ses tonunu daha da yükselterek, beni tamamen ezerek devam etti: "Neden bana haber vermedin? Neden gelip o notu bana göstermedin? Eğer bana tek bir kelime etseydin, o tersaneyi o adamın başına yıkardım! Ama sen ne yaptın? Tek başına, elinde doğru düzgün tutmayı bile beceremediğin bir silahla babanın katilinin karşısına çıktın. Bak işler nereye geldi! En sonunda kendi canını yakmayı, o kurşunu karnına yemeyi başardın! Tersaneye yetiştiğimde o betonun üzerinde kanlar içinde yatıyordun Akasya! Nabzın durmak üzereydi! Eğer iki dakika, sadece iki dakika daha geç kalsaydım, şu an bu yatakta değil, bir morga doğru gidiyor olacaktın! Benim ne hissettiğim, o operasyonun nasıl mahvolduğu senin umurunda mı?"
Karşısında öylece kalakaldım. Tek bir kelime bile edemedim, dudaklarım kapandı, gözlerim doldu. Haklıydı. Tepeden tırnağa kadar, söylediği her bir kelimede haklıydı. Benim o bencilce intikam hırsım, o çocukça inatçılığım neredeyse hayatıma mal oluyordu. Üstelik sadece kendi hayatımı değil, beni kurtarmak için arkamdan gelen Alex’in de hayatını ve tüm planlarını riske atmıştım. Onun o profesyonel dünyasını altüst etmiştim. İçimdeki o suçluluk duygusu karnımdaki acıdan çok daha fazla canımı yaktı. Başımı önüme eğdim, sessizce dökülen bir damla gözyaşının battaniyenin üzerine düşüşünü izledim.
Alex benim bu sessizliğimi ve suçluluğumu izledi. Göğsü öfkeyle hızla inip kalkıyordu ama benim o çökmüş halimi görünce derin, yorgun bir nefes aldı. Elini yüzüne götürüp şakaklarını ovdu. İçindeki o devasa öfkeyi yeniden o profesyonel maskenin arkasına hapsetmek için büyük bir çaba sarf etti. "Her neyse," dedi, sesi yeniden o eski, mesafeli ve soğuk tonuna dönerken ayağa kalktı. Tepsideki kaseyi düzeltti. "Şimdi bunları konuşmanın sırası değil. Sen biraz daha dinlen, ilacını al ve toparlan. Tamamen iyileştiğinde, bu konuyu seninle çok daha detaylı konuşacağız." Arkasını döndü, büyük adımlarla odanın kapısına doğru yürüdü. Kapıyı açtı ve dışarı çıkıp arkasından usulca kapattı. Oda yeniden o eski, steril sessizliğine gömüldü.
Yatakta öylece, zifiri bir yalnızlığın ortasında kaldım. Alex gitmişti ama benim içim hala zerre kadar rahat değildi. Karnımdaki sargı bezlerine baktım. Canım yanıyordu, vücudum zayıf düşmüştü ama zihnim hala o eski tersanedeki o gölgesindeydi. Amcam hayattaydı. Yaralı da olsa elimden kaçmıştı, dışarıda bir yerlerde nefes almaya devam ediyordu. Başladığım işi tamamlayamamıştım. Ailemin katili hala serbestti ve ben bu küçük, beyaz odada, bir serum şişesine bağlı bir şekilde yatıyordum. İçimdeki o intikam ateşi, karnımdaki kurşun yarasıyla daha da harlanmıştı. Bu hikaye burada bitmeyecekti. Kendimi toparlayacak, o yataktan kalkacak ve o adamı saklandığı o deliğinde bulup bu kez işi bitirecektim. Gözlerimi tavana diktim ve karanlığın içinde yeni planlarımı örmeye başladım.
Bölüm etkileşimi
