59. bölüm / 60
Beyaz Yalanlar59. Bölüm🕯️
Bölümler 60Şu an: 59. Bölüm🕯️
- 1 1. Bölüm🕯️1.871 kelime
- 2 2. Bölüm🕯️2.023 kelime
- 3 3. Bölüm🕯️2.374 kelime
- 4 4. Bölüm🕯️1.879 kelime
- 5 5. Bölüm🕯️1.555 kelime
- 6 6. Bölüm🕯️2.034 kelime
- 7 7. Bölüm🕯️1.732 kelime
- 8 8. Bölüm🕯️2.089 kelime
- 9 9. Bölüm🕯️2.396 kelime
- 10 10. Bölüm🕯️1.408 kelime
- 11 11. Bölüm🕯️1.350 kelime
- 12 12. Bölüm🕯️1.886 kelime
- 13 13. Bölüm 🕯️1.910 kelime
- 14 14. Bölüm🕯️1.592 kelime
- 15 15. Bölüm🕯️1.803 kelime
- 16 16. Bölüm🕯️1.023 kelime
- 17 17. Bölüm🕯️1.795 kelime
- 18 18. Bölüm 🕯️1.132 kelime
- 19 19. Bölüm🕯️1.331 kelime
- 20 20. Bölüm🕯️1.156 kelime
- 21 21. Bölüm 🕯️1.301 kelime
- 22 22. Bölüm🕯️1.354 kelime
- 23 23. Bölüm🕯️1.366 kelime
- 24 24. Bölüm🕯️1.869 kelime
- 25 25. Bölüm🕯️1.206 kelime
- 26 26. Bölüm🕯️978 kelime
- 27 27. Bölüm🕯️1.144 kelime
- 28 28. Bölüm🕯️1.003 kelime
- 29 29. Bölüm🕯️990 kelime
- 30 30. Bölüm🕯️1.157 kelime
- 31 31. Bölüm🕯️820 kelime
- 32 32. Bölüm🕯️722 kelime
- 33 33. Bölüm🕯️826 kelime
- 34 34. Bölüm🕯️1.488 kelime
- 35 35. Bölüm🕯️1.207 kelime
- 36 36. Bölüm🕯️1.200 kelime
- 37 37. Bölüm🕯️2.059 kelime
- 38 38. Bölüm🕯️1.401 kelime
- 39 39. Bölüm🕯️1.269 kelime
- 40 40. Bölüm🕯️1.807 kelime
- 41 41. Bölüm🕯️1.496 kelime
- 42 42. Bölüm🕯️1.735 kelime
- 43 43. Bölüm🕯️2.130 kelime
- 44 44. Bölüm🕯️1.619 kelime
- 45 45. Bölüm🕯️1.524 kelime
- 46 46. Bölüm🕯️2.238 kelime
- 47 47. Bölüm🕯️1.905 kelime
- 48 48. Bölüm🕯️1.405 kelime
- 49 49. Bölüm🕯️1.392 kelime
- 50 50. Bölüm🕯️1.440 kelime
- 51 51. Bölüm🕯️1.436 kelime
- 52 52. Bölüm🕯️2.180 kelime
- 53 53. Bölüm🕯️2.009 kelime
- 54 54. Bölüm🕯️2.328 kelime
- 55 55. Bölüm🕯️2.731 kelime
- 56 56. Bölüm🕯️1.696 kelime
- 57 57. Bölüm🕯️1.391 kelime
- 58 58. Bölüm🕯️2.640 kelime
- 59 59. Bölüm🕯️2.044 kelime · Okuduğun bölüm
- 60 FİNAL 🕯️2.688 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
O gecenin üzerinden tam dört gün geçmişti. Malikane, fırtınadan sonra durulan bir deniz gibi sessizliğe bürünmüştü. Hayatımda ilk defa, bir sonraki saniyede ne olacağını düşünmeden, sırtımı duvara yaslamadan nefes alabiliyordum. İçimdeki o intikam canavarı ölmüştü. Geride bıraktığı o devasa boşluk henüz tam olarak dolmamıştı belki ama karnımdaki dikişler sızladıkça, hayatta olduğumu, kazandığımızı daha net anlıyordum.
Doktorun verdiği ağrı kesiciler ve İnci’nin saatler süren şefkatli pansuman seansları sayesinde nihayet bu gece kendimi biraz daha toparlanmış hissediyordum. Odadaki o boğucu duvarlar üzerime gelmeye başladığında, gece yarısını çoktan geçmişti. Üzerime gri, kalın ve yumuşak bir hırka aldım. Ayaklarıma yün çoraplarımı geçirip yaramı koruyan bir dikkatle odamdan dışarıya, koridorun loş ışığına adım attım. Malikane uyuyordu. Ya da ben herkesin uyuduğunu sanıyordum.
Merdivenleri yavaş yavaş tüm dikktimle parmak uçlarımla indim. Alt kattaki büyük kütüphane salonunun aralık kapısından sızan titrek, turuncu ışık dikkatimi çekti. İçeriden hafif bir odun kokusu ve şöminenin çıtırtısı geliyordu. birazcık meraklanmıştım açıkçası. gecenin bu saatinde tüm malikane sessizlikle sarmalanmışken şöminenin bir ucunda duran kişiyi merak etmiştim. bu mreakım beni içeriye girmem konusunda hiç zorlanmadan ikna etmişti. Kapıyı usulca itip içeri girdiğimde, donup kaldım. Şöminenin tam önündeki devasa deri koltukta o oturuyordu. Alex.
Onu ilk defa böyle görüyordum. Üzerinde o her zamanki sert bir hal yoktu. omuzları uzun zamandır görmediğim bir şekilde rahatlttı. Siyah, hafifçe kolları yukarı kıvrılmış yumuşak bir kazak ve rahat bir pantolon giymişti. Sadece kalın camlı bir bardakta kehribar rengi bir bardak tutuyor, şöminede yanan odunların çıkardığı o alev dansını izliyordu. Saçları her zamankinden daha dağınık, yüzündeki o sert hatlar ise şöminenin sıcak ışığı altında ilk defa yumuşamış gibiydi. Onun bu "insan" hali, içimde tarif edemediğim bir sıcaklığın dalgalanmasına neden oldu. Girişimi fark etmiş gibi başını yavaşça bana doğru çevirdi. O buz mavisi gözleri, alevlerin yansımasıyla sanki eriyen bir kış denizine benziyordu.
"Uyumamışsın, malyshka," dedi. İlk defa sesinde bir emir, bir tehlike sezgisi yoktu. Bana her malyshka dediğinde içimde bir yerlerin titrediğini hissediyordum ama bu gece, bu sakinlikte, o kelime ruhuma doğrudan dokunmuştu. "Uykum kaçtı," dedim, çekingen bir adımla içeri süzülürken. "Aşağıdan ışık geldiğini görünce... Rahatsız etmek istemedim."
"Rahatsız etmiyorsun," dedi, elindeki bardağı yanındaki sehpaya bırakarak. Bakışlarıyla şöminenin hemen yanındaki diğer geniş deri koltuğu işaret etti. "Gel. Ateşin yanına otur. Dışarıda dondurucu bir ayaz var, dikişlerini üşütme." Yavaş adımlarla ilerleyip gösterdiği koltuğa yerleştim. Sıcaklık anında tenime işledi ama asıl sıcaklık, onun bu kadar yakınında olmaktan kaynaklanıyordu. Aramızda sadece bir buçuk metrelik bir mesafe vardı ve aramızdaki o görünmez duvarlar, barut kokusu olmadan ilk defa bu kadar inceydi. Bir süre anlaşmışız gibi ikimiz de konuşmadık. Sadece şömineden yükselen o çıtırtıları ve dışarıda camlara hafifçe vuran kar tanelerinin sesini dinledik. Ama bu sessizlik, İstanbul'daki o gergin sessizliklerden çok farklıydı. Bu, içimizi ısıtan, birbirimizin varlığını ilk defa tehlikesizce hissettiğimiz tatlı bir dinginlikti.
"Yaran nasıl?" diye sordu aniden, sessizliği bozarak. Bakışları karnımın olduğu bölgeye kaydı, gözlerinde o dürüst, insani endişeyi gördüm. "İnci iyi bakıyor mu sana?" Hafifçe gülümsedim, hırkamın uçlarını biraz daha kendime çektim. "İnci bir hemşire gibi başımda dikiliyor zaten. Sürekli bir şeyler yedirmeye, bitki çayları içirmeye çalışıyor. Sanırım birkaç güne tamamen ayağa kalkarım. Sen..." durdum ve çekingen bir tavırla işaret parmağımın ucuyla kendi yanağıma dokundum. "Senin yanağındaki çizik ne alemde?" Alex hafifçe güldü bu, onun yüzünde gördüğüm ilk gerçek, içten tebessümdü. O güldüğünde, yanağındaki o sert hatların nasıl çizgilerle yumuşadığını, gözlerinin kenarlarının nasıl kırıştığını hayranlıkla izledim. O an kalbimin göğüs kafesime vuran o ritmi değişti. Küt küt atan o ses, kulağımda yankılandı. "Bu mu?" dedi, parmak uçlarıyla yanağındaki çizgiyi hafifçe okşayarak. "Sadece küçük bir hatıra, malyshka. Senin o vagon istasyonunda amcana attığın o bıçak darbesinin yanında bu hiçbir şey."
"O an ne yaptığımı ben de bilmiyordum," dedim, gözlerimi şöminenin kor ateşine dikerek. O anı hatırlamak içimi hala ürpertiyordu. "Sadece... Senin benim yüzümden o adama teslim olacağını gördüm ya... O elindeki silahı yere indirdiğin an, içimde bir şey koptu Alex. Senin o çaresiz halini görmektense, ölmeyi tercih ederdim sanırım." Alex’in bakışlarının üzerimde ağırlaştığını hissettim. Başımı kaldırıp ona baktığımda, o mavi gözlerin içindeki yoğunluğu gördüm. Bana öyle bir bakıyordu ki, sanki ruhumun en derinindeki o gizli odayı okumaya çalışıyordu. "Bir daha sakın," dedi, sesi bir fısıltı kadar alçak ama bir yemin kadar güçlüydü. "Bir daha sakın benim için kendini tehlikeye atma, Akasya. Ben hayatta kalmayı, o pusulardan sıyrılmayı çok iyi bilirim. Ama o an... Amcanın namluyu senin şakağına dayadığı o saniyede, hayatımda ilk defa ne yapacağımı bilemedim. Dünyanın tüm orduları üzerime gelse ne yapacağımı bilirdim ama senin saçının bir teline bir şey olması ihtimali... Benim tüm sistemimi çökertti."
onun dudaklarının arasından dökülen her bir kelime benim için fazlasıyla beklenmedikti. Nefesim boğazımda tıkandı. Kalbim öyle deli gibi çarpmaya başladı ki, şöminenin çıtırtısını bile duyamaz oldum. Bu neydi? Bu içimde adlandıramadığım, her onunla yan yana geldiğimde içimi eriten, adını koymaktan deli gibi korktuğum o duygu neydi? Bu sadece bir "güven" ya da "minnet" olamazdı. İnsan bir koruyucuya karşı böyle hissetmezdi. Onun o kısık ses tonu, o bakışındaki koruyucu ama bir o kadar da sahiplenici tavır... İçimdeki o küçük kız çocuğu ilk defa bu adamın kollarında, onun dünyasında büyüdüğünü hissediyordu. Evet, o şömine ateşinin turuncu aydınlığında, içimdeki o duygunun adını ilk defa koydum. Ben bu adama deliler gibi aşık olmuştum. Konuyu biraz dağıtmak, onun hakkında daha çok şey bilmek isteyen o meraklı yanıma yenik düşerek şömineye doğru biraz daha döndüm. "Alex..." dedim, sesimi sakin tutmaya çalışarak. "Bana daha önce 17 yaşına kadar Rusya'da tamamen normal, sıradan bir hayatın olduğunu söylemiştin. Baban ölene, yani benim amcam senin hayatını mahvedene kadar... Sonrasını biliyorum, bir CIA askeri oldun, o karanlık operasyonlara katıldın. Ama senin yolun... Büyükbaba ile nasıl kesişti? Bir Amerikan ajanıyken nasıl buraya, onun yanına geldin?"
Alex, sorumla birlikte elindeki bardağı yavaşça sehpaya bıraktı. Bakışları geçmişin tozlu ve kanlı sayfalarına dalar gibi uzaklaştı. Derin bir nefes aldı, omuzları hafifçe çöker gibi oldu ama o asil duruşunu bozmadı. "Büyükbaba'nın eli kolu sandığından çok daha uzundur, malyshka," diyerek anlatmaya başladı, sesi odaya yayılan kalın bir fısıltı gibiydi. "Ben ordudayken, en tehlikeli, adımızın bile gizli tutulduğu operasyonların göbeğindeydim. Ruhumu kaybetmek üzereydim. Ama Büyükbaba beni buldu. Geçmişimi, babamın ölümünü, o İstanbul'daki amcanın aileme, hayatıma neler yaptığını en ince ayrıntısına kadar öğrenmiş. Karşıma bir gün tek bir dosyayla çıktı. Bana amcanın adını, onun yerini ve bana vaat ettiği o intikamı gösterdi. 'Benimle gelirsen, o katilleri ezmen için sana ihtiyacın olan tüm gücü ve orduyu vereceğim' dedi. Bir CIA askeri olarak sınırlarım vardı ama Büyükbabanın yanında hiçbir sınır yoktu. Bu teklifi reddetmek, kendi varlığımı reddetmek olurdu. Tabii ki düşünmeden kabul ettim." Durdu. Bakışlarını o uzak geçmişten çekip doğrudan benim gözlerimin içine dikti. Şöminenin turuncu alevleri yüzünün yarısını aydınlatırken, o buz mavisi gözlerinde ilk defa bu kadar yoğun, bu kadar açık bir şefkat gördüm. Dudaklarının kenarında çok hafif, neredeyse belli belirsiz bir tebessüm belirdi. "Ama bugün, buraya baktığımda..." dedi, sesi kalbimin tam ortasına vuran bir balyoz gibiydi. "İyi ki kabul etmişim diyorum.. Eğer o gün Büyükbaba'nın elini tutmasaydım, yeraltının bu karanlık yoluna girmeseydim... Bugün seni bulamazdım. Seni o amcanın elinden çekip alamazdım. Hayatımın en doğru kararı, o gün o teklifi kabul etmekmiş."
Gözlerim doldu ama bu kez mutluluktandı. Onun ağzından kendime dair, geçmişine dair bu sözleri duymak ruhuma en büyük pansuman olmuştu. "Teşekkür ederim, Alex," diye fısıldadım. "Her şey için. Beni o kurtardığın günden beri, bana sadece bir koruma değil... Hayat oldun." Alex’in gözlerinde o an çok tuhaf, çok derin bir parıltı geçti. Şöminenin son alevleri yüzüne vururken bakışlarında daha önce hiç görmediğim bir vedanın, bir hüznün gölgesi belirdi. Derin bir nefes aldı, göğsü genişledi ve yavaşça oturduğu koltuktan ayağa kalktı. Boyu o kadar uzundu ki, şöminenin ışığını tamamen kapattı bir an. "Gitmem gerekiyor," dedi sakince, saatine bakarak. "Gece yarısını çoktan geçti. Sabah çok erken kalkmam lazım, hazırlıkları tamamlamam gerekiyor." Anlamamıştım. İçimde o az önce yeşeren o sıcacık duygu, aniden yerini hafif bir endişeye bıraktı. "Sabah erken mi?" diye sordum, ben de koltukta hafifçe doğrularak. "Bir sorun mu var? Yeni bir operasyon mu, yoksa Büyükbaba yine bir görev mi verdi?"
Alex durdu. Gözlerini benden kaçırmadan, doğrudan yüzüme baktı. O an odadaki o sıcak hava, sanki açık bir pencereden giren ayazıyla bir saniyede buz kesti. Yüzündeki o az önceki yumuşak, hikayeler anlatan adam gitmiş yerine yine o ulaşılamaz Alex gelmişti. "Bir görev değil, Akasya," dedi, sesi buz gibi bir netlikle salonda çınladı. "Benim buradaki, senin yanındaki görevim bitti. Amcan öldü, babanın intikamı alındı. İstanbul’daki tüm tehditler ortadan kaldırıldı. Artık tamamen güvendesin. Büyükbaba yarın senin ve İnci’nin İstanbul’a, evlerinize güvenli bir şekilde dönmeniz için gerekli tüm yasal ve resmi hazırlıkları tamamladı." Duygularım zihnimin duvarlarına çarptı ama içeri sızamadı bir an. Donup kaldım. "Nasıl yani?" diye kekeledim, sesimin titremesine engel olamayarak. "Sen... Sen ne yapacaksın?"
"Ben yarın sabah temelli olarak buradan ayrılıyorum," dedi Alex, en ufak bir duygu kırıntısı göstermeye çalışmayarak ama gözlerinin arkasındaki o kasılmayı görebiliyordum. "Büyükbabanın Sibirya ve kuzey sınırındaki sevkiyat ağının başına geçiyorum. Büyükbaba böyle uygun gördü. Zaten benim de artık burada, merkezde kalmamı gerektirecek bir durum yok. Benim görevim seni korumaktı. Ve o görev, o vagon istasyonundaki silah sesleriyle birlikte nihayet son buldu." Kafamdan aşağı kaynar sular döküldü sanki. Karnımdaki dikişlerin acısı, kalbime saplanan o devasa ok yanında bir hiç kaldı. Gitmek... Ayrılmak... Görevin bitmesi... Demek her şey sadece bir görevden ibaretti onun için. O şömine başındaki gülüşmeler, o çocukluk anıları, bana malyshka derken sesindeki o titreme... Hepsi sadece korunması gereken bir emanete karşı duyulan profesyonel bir sempatiden mi ibaretti? Oysa ben daha birkaç dakika önce bu adama aşık olduğumu, onsuz bir hayatın benim için artık eksik kalacağını yeni fark etmiştim. İçimde yeşeren o taze umut dalları, onun bu tek cümlesiyle kökünden kırıldı, kurudu.
Boğazıma devasa bir hıçkırık düğümlendi ama gururum, o günlerdir içimde büyüyen o güçlü kadın duruşum ağlamama izin vermedi. Tırnaklarımı avuç içlerime öyle sert bastırdım ki, acısı canımı yaktı. Yüzüme kaskatı, ifadesiz bir maske takmaya çalıştım. Gitme diyemezdim. Beni sadece bir görev olarak gören bir adama, 'Sana aşık oldum, ne olur beni bırakma' diye yalvaramazdım. "Anladım," dedim. Sesim benim bile tanıyamayacağı kadar kısık, cansız ve yabancı çıkmıştı. "Demek her şey bitti."
"Bitti," dedi Alex. Gözlerini bir anlığına benden kaçırdı, şöminenin sönen korlarına baktı. Yumruklarını sıktığını, parmak eklemlerinin beyazlaştığını gördüm. "İki normal insan gibi... Vedalaşalım o zaman, malyshka. Çünkü yarın sabah sen uyandığında, ben çoktan yola çıkmış olacağım." Yavaşça oturduğum koltuktan ayağa kalktım. Bacaklarım beni taşımakta zorlanıyordu, içimdeki o devasa boşluk beni dipsiz bir kuyuya doğru çekiyordu sanki. Aramızdaki o son adımları attım. Tam karşısında durdum. O devasa cüssesinin önünde ne kadar küçük, ne kadar savunmasız kaldığımı bir kez daha hissettim. Ama bu kez korunan değil, terk edilen taraftaydım.
Sağ elimi yavaşça ileriye doğru uzatmakttım. Bir yabancıyla tokalaşır gibi. İki normal insan gibi.
Alex, uzattığım elime baktı. O buz mavisi gözlerinde bir anlığına çok büyük bir acının, bir tereddütün geçtiğini gördüm. Sanki o elini uzatıp beni göğsüne bastırmak, o dikişlerimi hiçe sayarak beni sımsıkı sarmak istiyor gibiydi. Ama yapmadı. Büyük, sıcak ve nasırlı elini uzatıp elimi kavradı. Onun teni tenime değdiği an, içimden bir parça koptu gitti. Eli o kadar sıcak, o kadar büyüktü ki, benim minik elim onun avcunun içinde kayboldu. Birbirimizin gözlerinin içine baktık. Bu bir sevgi bakışı değildi artık bu, yaşanmamış, kelimelere dökülememiş, daha başlamadan bitmiş devasa bir aşkın sessiz cenaze töreniydi.
"Kendine iyi bak, Akasya," dedi Alex. Sesi ilk defa bu kadar yorgun, bu kadar pürüzlü ve derinden geliyordu. "İstanbul’a döndüğünde... O yarım kalan hikayeni yazmaya devam et. Ve bir daha asla arkana bakma."
"Sen de kendine iyi bak, Alexei," dedim, boğazımdaki o düğümü zorlukla yutkunarak. "Sibirya’nın o soğuğunda... Dikkat et. Ejderhalar sadece kitaplarda olmaz." elim elinden yavaşça çektim. O sıcaklığın benden kopuşu, tenimin buz kesmesine neden oldu. Alex, daha fazla dayanamayacakmış gibi arkasını döndü ve kütüphanenin o ağır, ahşap kapısına doğru yürümeye başladı. Adımları her zamankinden daha ağır, daha isteksizdi. Kapıyı açtı, holün loş ışığına çıktı ve arkasından kapıyı usulca kapattı.
O küçük, masum ses salonda yankılandığında, şöminedeki son odun parçası da büyük bir çıtırtıyla kırıldı ve küllerin arasına gömüldü. Odanın içindeki o büyüleyici turuncu ışık söndü, yerini karanlık ve sönmeye yüz tutmuş gri bir kora bıraktı. Koltukların arasındaki o boşlukta, şöminenin önünde tamamen yapayalnız kalmıştım. Gözlerimden akan o ilk sıcak yaş yanağımdan aşağı süzülüp hırkamın kumaşına düştü. İçimde bir yerlerde, o vagon istasyonundaki kurşun seslerinden çok daha büyük bir patlama yaşanmıştı sanki. Savaş bitmişti, intikam alınmıştı, babamın hesabı kapanmıştı... Ama ben, bu kış gecesinde, kalbimi o nemli taş merdivenlerin ortasında bırakmıştım.
Şöminenin sönen küllerine bakarken, içimdeki o fırtınanın yerini alan o dondurucu sessizlikle baş başa kaldım. Her şey bitmişti. Ama bu kez, geriye kalan o külün altından yeşerecek hiçbir nefes kalmamıştı.
Bölüm etkileşimi
