38. bölüm / 60
Beyaz Yalanlar38. Bölüm🕯️
Bölümler 60Şu an: 38. Bölüm🕯️
- 1 1. Bölüm🕯️1.871 kelime
- 2 2. Bölüm🕯️2.023 kelime
- 3 3. Bölüm🕯️2.374 kelime
- 4 4. Bölüm🕯️1.879 kelime
- 5 5. Bölüm🕯️1.555 kelime
- 6 6. Bölüm🕯️2.034 kelime
- 7 7. Bölüm🕯️1.732 kelime
- 8 8. Bölüm🕯️2.089 kelime
- 9 9. Bölüm🕯️2.396 kelime
- 10 10. Bölüm🕯️1.408 kelime
- 11 11. Bölüm🕯️1.350 kelime
- 12 12. Bölüm🕯️1.886 kelime
- 13 13. Bölüm 🕯️1.910 kelime
- 14 14. Bölüm🕯️1.592 kelime
- 15 15. Bölüm🕯️1.803 kelime
- 16 16. Bölüm🕯️1.023 kelime
- 17 17. Bölüm🕯️1.795 kelime
- 18 18. Bölüm 🕯️1.132 kelime
- 19 19. Bölüm🕯️1.331 kelime
- 20 20. Bölüm🕯️1.156 kelime
- 21 21. Bölüm 🕯️1.301 kelime
- 22 22. Bölüm🕯️1.354 kelime
- 23 23. Bölüm🕯️1.366 kelime
- 24 24. Bölüm🕯️1.869 kelime
- 25 25. Bölüm🕯️1.206 kelime
- 26 26. Bölüm🕯️978 kelime
- 27 27. Bölüm🕯️1.144 kelime
- 28 28. Bölüm🕯️1.003 kelime
- 29 29. Bölüm🕯️990 kelime
- 30 30. Bölüm🕯️1.157 kelime
- 31 31. Bölüm🕯️820 kelime
- 32 32. Bölüm🕯️722 kelime
- 33 33. Bölüm🕯️826 kelime
- 34 34. Bölüm🕯️1.488 kelime
- 35 35. Bölüm🕯️1.207 kelime
- 36 36. Bölüm🕯️1.200 kelime
- 37 37. Bölüm🕯️2.059 kelime
- 38 38. Bölüm🕯️1.401 kelime · Okuduğun bölüm
- 39 39. Bölüm🕯️1.269 kelime
- 40 40. Bölüm🕯️1.807 kelime
- 41 41. Bölüm🕯️1.496 kelime
- 42 42. Bölüm🕯️1.735 kelime
- 43 43. Bölüm🕯️2.130 kelime
- 44 44. Bölüm🕯️1.619 kelime
- 45 45. Bölüm🕯️1.524 kelime
- 46 46. Bölüm🕯️2.238 kelime
- 47 47. Bölüm🕯️1.905 kelime
- 48 48. Bölüm🕯️1.405 kelime
- 49 49. Bölüm🕯️1.392 kelime
- 50 50. Bölüm🕯️1.440 kelime
- 51 51. Bölüm🕯️1.436 kelime
- 52 52. Bölüm🕯️2.180 kelime
- 53 53. Bölüm🕯️2.009 kelime
- 54 54. Bölüm🕯️2.328 kelime
- 55 55. Bölüm🕯️2.731 kelime
- 56 56. Bölüm🕯️1.696 kelime
- 57 57. Bölüm🕯️1.391 kelime
- 58 58. Bölüm🕯️2.640 kelime
- 59 59. Bölüm🕯️2.044 kelime
- 60 FİNAL 🕯️2.688 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Arabanın arka koltuğunda oturur bir vaziyetteydim. Buraya nasıl geldiğimi, o cehennemden nasıl çıktığımı hatırlamaya çalışıyorum. Beynimin içi fazlasıyla bulanık ve karmaşık sadece beyaz gürültü ve kesik kesik görüntüler var.
Salonun kapısından çıkarken Alex kolumdan mı tutmuştu? Yoksa ben, ruhu çekilmiş bir ceset gibi sadece ayaklarımı mı sürüklemiştim? Bilmiyorum. Dakikalar mı geçti, yoksa saatler mi, kestiremedim.
İç sesim, yıllardır susturduğum, korkuyla sindirdiğim o küçük kız, şimdi gırtlağıma sarılmış avazı çıktığı kadar bağırıyor. Nasıl fark edemedin Akasya? diyor bana. Nasıl bu kadar kör, bu kadar aptal olabildin? Kafamın içerisinde ardı ardına dönmeye başlayan sesler ile sıkıca yumdum gözlerimi.
Yirmi beş yıl... Dile kolay, tam yirmi beş koskoca yıl. Ben bir katilin dizinin dibinde, onun nefesiyle büyümüşüm. Annemin ve babamın kanı hala tırnak aralarındayken, gelip o ellerle saçlarımı okşamasına izin vermişim. Bana her "kızım" dediğinde, içimde bir yerlerde yankılanan o derin boşluğu onun sahte sevgisiyle sarmaya çalışmışım. Bir cellattan şefkat dilenmişim. Onun "soylu bir hanımefendi" olmam için koyduğu her kuralı, sanki kutsal bir emirmiş gibi yerine getirmek için kendimi paralamışım.
Boğazımdan yukarı doğru yakıcı bir safra yükseldiğini hissettim. Yediğim her yemek, uyuduğum her sıcak yatak, aldığım her nefes meğer bir harabeymiş. Susmuyor, kafamın içerisinde dolanan sesler susmuyor. Aksine akan her bir saniyede daha da artıyor. “Durun,”
Sesim, rüzgarda savrulan cılız bir kağıt parçası kadar güçsüz çıkıyor önce. Kendi kulağıma bile ulaşmıyor sanki. Gözlerimi açmak ve kendimi duyurmak istedim. Olmadı. Yapamadım.
Ön koltukta Marco ve Çınar, hala o gecenin operasyonel detaylarını, kimin nereye götürüldüğünü, bir sonraki hamlenin ne olacağını konuşuyorlardı. Zor bela gözlerimi yavaşça aralamayı başarmıştım. Bulanık görüşümün ardından etrafa bakınmaya başladım.
Çınar’ın dikiz aynasından bana endişeyle baktığını Fark ettim ama gözlerimi kaçırmadan edemedim.
“Durun dedim,” diye tekrarladım. Sanki beni duymak istemiyorlardı. İçimde yükselen öfkeyi sindirmeye çalıştım. Bu sefer sesim biraz daha net, biraz daha dirençli. Ama yine de hiçbir şekilde duyulmadım.
Ciğerlerimde kalan son oksijeni, sanki son nefesimmiş gibi kullanarak bağırdım. “Durdurun şu arabayı!” Marco, beklemediği bu tepkiyle irkilerek aniden frene bastı. Araba sarsılarak durduğunda içeriye ağır bir sessizlik çöktü. Alex hemen yanımda, bana bakıyordu. Ama gözlerinde, belki de ilk kez, ne yapacağını bilemeyen bir adamın tereddüdünü görüyordum.
Hiçbirine bakmadım. Bakamadım. Hiçbirini görmek, hiçbirine "iyiyim" yalanını söylemek istemiyordum. Kapıyı hızla açıp kendimi gecenin buz gibi kucağına, o kimsesiz karanlığa bıraktım. Buz gibi rüzgar tenimi okşadığında istemsizce irkildim.
Ayaklarım yere değdiği an, topuklu ayakkabılarımın canımı yakan sızısına rağmen koşmak istedim sadece. Ama bacaklarımda o derman yoktu. Sadece yürümek istiyordum.
Arkamda birisinin varlığını hissettim. Alex. Sesini çıkarmıyor, "Nereye gidiyorsun?", "Saçmalama!" ya da "Tehlikeli!" demedi.
Sokaklarda ne kadar yürüdüğümü, kaç cadde geçtiğimi bilmiyorum. Zihnimde hep aynı sahneler, bitmek bilmeyen bir film gibi dönüyordu: Ben bir katilin en büyük sanat eseriymişim; hayatta bıraktığı, kendi elleriyle yonttuğu, kafese kapattığı o canlı kanıt.
Kafamı kaldırıp etrafıma baktığımda anda duraksadım.. Burayı biliyordum. Bu sokak, evden ilk kez kaçtığım o gece, geldiğim yer. Gözlerim hemen köşedeki o küçük dükkana takılıyor. Dondurmacı.
Sanki bir büyü etkisindeymişim gibi adımlarımı istemsizce oraya doğru yönelttim. Dondurmacı, dükkanın önünü süpürürken beni fark etti. Üzerimdeki kan lekeli gece elbisesine, dağılmış saçlarıma, yüzümdeki o bitik ifadeye kısa bir bakış attı.
“Aynısından mı?” diye sorması benim için fazla beklenmedikti. Dudaklarımda istemsizce bir tebessüm oluştu. “Evet,” diyebildim sadece. Sesim artık titramiyor, sadece bomboş.
Birkaç dakika dondurmamı hazırlamasını bekledim. Sanki o andaki tek derdim buymuş gibi her bir hareketini bütün dikkatimle seyrettim. En son bana dondurmayı uzattığında elimi çantama attım. Ancak o an çantamın benimle olmadığının farkına varabildim. O an hemen arkamdan tanıdık bir el benim yerime dondurmacıya uzattı parayı. Bense sadece dondurmamı aldım ve kuru bir teşekkürle geriye çekildim.
Dondurmamı alıp dükkanın birkaç adım ilerisine kaldırım kenarına çöktüm. Saten elbisemin kirlenmesi ya da insanların bana tuhaf bakışları umurumda değil. Alex, hiçbir yadırgama belirtisi göstermeden sanki her gece bir kaldırım kenarında kanlı elbiselerle oturuyormuşuz gibi sessizce yanıma oturdu.
Aramızda sadece bir karış mesafe vardı. Dondurmanın elimde yavaşça erimeye başladığını fark ettim. Pembe bir damla külahın kenarından süzülüp parmaklarıma bulaşıyor, yapış yapış bir his bırakıyor.
Sessiz yaşlar süzülmeye başladı yanaklarımdan aşağıya doğru. Hıçkırmıyordum, omuzlarım bile sarsılmıyordu. Sadece akıyorlardı. Alex’in bakışlarını üzerimde hissediyordum. Bir şey söylemiyor ama varlığını fazlasıyla hissettiriyordu.
Konuşmamı beklediğinin fazlasıyla farkındaydım. Daha fazla sessiz kalırsam, o sessizlik beni boğacaktı. Gözyaşlarımın arasından, acı dolu, belki de biraz sinirleri bozulmuş bir tebessümle ona döndüm.
“Biliyor musun Alex, beni o evde, o dört duvar arasında nasıl bir cam fanusta tuttuğunu şimdi daha iyi anlıyorum. Sadece o yüksek duvarlar değildi beni hapseden. Onun her bir kuralı, her bir 'senin iyiliğin için' deyişi aslında birer parmaklıktı.”
Alex sessizce, gözünü bile kırpmadan dinledi. O her zamanki donukluğu, yerini ilk kez dikkate bıraktı. “Gerçek arkadaşlarım olmadı hiç benim. Eve kimseyi çağırmama izin vermezdi, 'güvenlik' derdi. Dışarı çıkmak mı? Yanımda iki izbandut gibi koruma olmadan bakkala bile gidemedim yirmi beş yıl boyunca. Sosyal hayatım, onun izin verdiği, herkesin birbirine sahte gülücükler attığı o sıkıcı dernek toplantılarından ibaretti. Yemek yemem bile bir protokoldü Alex. Canımın istediğini, canımın çektiği o salaş sokak lezzetlerini değil; onun 'soylu bir hanımefendiye' uygun gördüğü, tadı tuzu olmayan o yemekleri yedim hep. Dünyanın tadını bile bilmediğim ne çok şeyi varmış meğer...”
Bir hıçkırık kaçıyor ağzımdan ama hemen ardından saçma bir kahkaha atıyorum. Bu bir delilik, fazlasıyla farkındayım.
“Ya saçlarım?” diyorum, ıslanmış tutamları geriye iterken. “Saçlarımın şekline bile o karar verirdi biliyor musun? Biraz dağınık bıraksam hemen 'Çok paspal görünüyorsun Akasya, topla şunları, sana yakışmıyor' derdi. Aslında yakışmadığından değil, benim kendimi biraz olsun özgür, biraz olsun kendim gibi hissetmemden ölesiye korkardı. Özgürce dolaşmamı, rüzgarın saçlarımı darmadağın etmesini istemezdi. Çünkü rüzgarı bir kez hisseden kuş, kafesini hatırlar Alex. O ise benim o altın kaplamalı kafesimi evim sanmamı, oraya şükretmemi istedi.”
Elimdeki dondurmaya nefret dolu bir bakış attım. Külahın etrafındaki peçeteyi alıp dondurmanın üstüne kapattım. Onu yemek istemiyordum artık. Yan tarafa, kaldırımın üzerine bırakıyorum.
“O adam... Annemin ve babamın kanını ellerinden silip gelip benim saçlarımı okşayan amcamdı,” diye fısıldıyorum. Sesim artık bir fısıltıdan çok bir hırıltı. “Ve ben ona 'baba' dedim Alex. Ben ona baba deyip, bir damla sevgisi için, bir 'aferin'i için kendimi paraladım.”
Tam o sırada gökyüzü, sanki benim içimdeki feryada eşlik etmek, o pisliği temizlemek ister gibi gürlüyor. İlk yağmur damlaları birer birer düşmeye başlıyor. İlk başta hafifçe başladı ama daha sonra hızlanarak şiddetini artırdı.
Etraftaki insanlar panikle ellerindeki çantaları, ceketleri başlarına siper edip buldukları ilk yere sığınmaya başladılar. Biz o kaldırımda, gecenin, yağmurun altında öylece oturmaya devam ettik.
Yağmur, üzerimdeki saten elbiseyi ağırlaştırıyor, vücuduma yapıştırıyordu. Makyajımı yüzüme iyice akıp gitmiş, saçlarımı sırılsıklam edip omuzlarıma birer yük gibi bindirmişti. Omuzlarımın iyice çöktüğünü hissettim. Hiçbiri umurumda değildi.
Yağmurun, o adamın bana değen her bir dokunuşunu, kulağıma fısıldadığı her bir sahte sevgiyi tenimden kazımasını istiyorum.
Alex de yerinden kımıldamıyor. O da sırılsıklam oluyordu ama hiç umurunda bile değildi. Bir süre sonra yavaşça ayağa kalkıyor.
Üzerindeki o siyah ve ağır ceketini çıkarıp titreyen omuzlarıma bırakıyor. Ceketin içindeki o sıcaklık, bir anlığına beni sarıp sarmaladı. Hiç tereddüt etmeden boştaki elini bana doğru uzattı. Gözlerimin içine tüm kararlılığı ile baktı.
Elini tutmadım. Sadece bakıp kaldım öylece. Alex anlık olarak yüzüme yansıyan tereddüdümü fark ediyor. Uzanıp benim buz kesmiş elimi kavradı ve beni oturduğum yerden nazikçe bir kararlılıkla kaldırdı.
“Nereye gidiyoruz Alex?” sesim etraftaki seslerin arasında karışmıştı Cevap vermedi. Sadece yürümeye devam etik. En sonunda, camları buhardan görünmeyen, kapısı hafifçe aralık olan salaş bir dükkanın önünde duruyoruz. Tabelasında sadece soluk harflerle "Çorbacı" yazıyordu.
İçeri girdiğimiz an, yoğun bir sıcak hava karşılıyor bizi. O sıcaklık yüzüme çarptığında kemiklerimin bile ısındığını hissettim. İçerideki birkaç müşteri bana tuhaf tuhaf bakışlar attılar.
Köşedeki, diğerleri müşterilerden biraz daha uzakta kalan kuytu bir masaya oturduk. Ben sessizce etrafımı İncelemekle meşgulken yanımıza Yaklaşan garsonu fark ettim. Elndeki menüleri bize uzatmak için harekete geçtiği sırada Alex ondan önce davrandı.
"Bize iki Mercimek." dedi garsona. Sadece birkaç dakika geçmişti ki garson elinde iki kase çorbayla masamıza yaklaştı. Dumanı üstünde tüten tabaklarımızı önümüze koyduktan sonra bir sepet dolusu ekmeğide masaya bıraktı.
Önümüze gelen kaselere hayret dolu bakışlar attım istemsizce. Hayatımda ilk kez böyle bir yer görüyordum.
Kaşığı elime aldım ama ellerim hala zapt edemediğim bir titremeyle sarsılıyordu. Alex karşımdaki sandalyesini hafifçe, masanın yanına, tam dibime çekiyor. Ağzından tek kelime bile çıkmadı. Sadece yanımdaydı işte. Sessizdi ma yanımdaydı.
Göz kapaklarım artık binlerce kilo ağırlığındaymış gibi kapanmak istiyordu. Vücudum artık pes etme raddesine kadar gelmişti.
Zihnimdeki o gürültülü sesler birer birer susuyor. Başımın ağırlaştığını, artık boynumun eğildiğini hissettim. Yavaşça, hiç düşünmeden, sanki tüm hayatım boyunca bunu yapmayı beklemişim gibi başımı yanımda duran Alex’in omzuna bırakıverdim.
Alex’in başımın altındaki omzunun anlık olarak kasıldığını hissettim. Ama sonra, saniyeler içinde o sertlik gevşedi ve yumuşadı. Elinin saçlarımın üstüne, yağmurdan sırılsıklam olmuş o karışık tutamların arasında dolaştığını hissettim.
Bölüm etkileşimi
