49. bölüm / 60
Beyaz Yalanlar49. Bölüm🕯️
Bölümler 60Şu an: 49. Bölüm🕯️
- 1 1. Bölüm🕯️1.871 kelime
- 2 2. Bölüm🕯️2.023 kelime
- 3 3. Bölüm🕯️2.374 kelime
- 4 4. Bölüm🕯️1.879 kelime
- 5 5. Bölüm🕯️1.555 kelime
- 6 6. Bölüm🕯️2.034 kelime
- 7 7. Bölüm🕯️1.732 kelime
- 8 8. Bölüm🕯️2.089 kelime
- 9 9. Bölüm🕯️2.396 kelime
- 10 10. Bölüm🕯️1.408 kelime
- 11 11. Bölüm🕯️1.350 kelime
- 12 12. Bölüm🕯️1.886 kelime
- 13 13. Bölüm 🕯️1.910 kelime
- 14 14. Bölüm🕯️1.592 kelime
- 15 15. Bölüm🕯️1.803 kelime
- 16 16. Bölüm🕯️1.023 kelime
- 17 17. Bölüm🕯️1.795 kelime
- 18 18. Bölüm 🕯️1.132 kelime
- 19 19. Bölüm🕯️1.331 kelime
- 20 20. Bölüm🕯️1.156 kelime
- 21 21. Bölüm 🕯️1.301 kelime
- 22 22. Bölüm🕯️1.354 kelime
- 23 23. Bölüm🕯️1.366 kelime
- 24 24. Bölüm🕯️1.869 kelime
- 25 25. Bölüm🕯️1.206 kelime
- 26 26. Bölüm🕯️978 kelime
- 27 27. Bölüm🕯️1.144 kelime
- 28 28. Bölüm🕯️1.003 kelime
- 29 29. Bölüm🕯️990 kelime
- 30 30. Bölüm🕯️1.157 kelime
- 31 31. Bölüm🕯️820 kelime
- 32 32. Bölüm🕯️722 kelime
- 33 33. Bölüm🕯️826 kelime
- 34 34. Bölüm🕯️1.488 kelime
- 35 35. Bölüm🕯️1.207 kelime
- 36 36. Bölüm🕯️1.200 kelime
- 37 37. Bölüm🕯️2.059 kelime
- 38 38. Bölüm🕯️1.401 kelime
- 39 39. Bölüm🕯️1.269 kelime
- 40 40. Bölüm🕯️1.807 kelime
- 41 41. Bölüm🕯️1.496 kelime
- 42 42. Bölüm🕯️1.735 kelime
- 43 43. Bölüm🕯️2.130 kelime
- 44 44. Bölüm🕯️1.619 kelime
- 45 45. Bölüm🕯️1.524 kelime
- 46 46. Bölüm🕯️2.238 kelime
- 47 47. Bölüm🕯️1.905 kelime
- 48 48. Bölüm🕯️1.405 kelime
- 49 49. Bölüm🕯️1.392 kelime · Okuduğun bölüm
- 50 50. Bölüm🕯️1.440 kelime
- 51 51. Bölüm🕯️1.436 kelime
- 52 52. Bölüm🕯️2.180 kelime
- 53 53. Bölüm🕯️2.009 kelime
- 54 54. Bölüm🕯️2.328 kelime
- 55 55. Bölüm🕯️2.731 kelime
- 56 56. Bölüm🕯️1.696 kelime
- 57 57. Bölüm🕯️1.391 kelime
- 58 58. Bölüm🕯️2.640 kelime
- 59 59. Bölüm🕯️2.044 kelime
- 60 FİNAL 🕯️2.688 kelime
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Karanlık, dar ve klimalı havası uçağın motor uğultusuyla titreyen o daracık kargo bölmesinde, sırt çantama adeta can simidimmiş gibi sarılmış bir halde saniyeleri, dakikaları sayıyordum.
Uçağın pistte hızlandığını, ardından o devasa gövdenin büyük bir sarsıntıyla göğe doğru yükseldiğini hissederken yer çekimi beni hafifçe koltuk arkasının sert zeminine doğru bastırmıştı. Başarmıştım. O malikaneden çıkmış, korumaları atlatmış ve bu uçağa sızmıştım. Her şey pürüzsüz ilerliyordu. Ta ki montumun metal tokası, çantamın fermuarına sertçe çarpıp o lanet, metalik sesi çıkarana kadar.
O an zaman durdu. Uçağın motor gürültüsünün bile bastıramadığı, ritmik ve ağır postal seslerinin koridorda yankılandığını duydum. Yaklaşıyordu. Adımları o kadar kendinden emin, o kadar tehditkardı ki, gelenin kim olduğunu anlamak için bakmama bile gerek yoktu.
Alex.
Nefesimi tamamen tuttum. Kalbimin göğüs kafesime vuran o çılgınca ritmi, uçağın koskoca motor sesini bile susturuyor gibi geliyordu bana. Akciğerlerim oksijensizlikten yanmaya başladığı an, önümdeki kalın siyah perde tek bir hamlede, acımasızca geriye doğru çekildi.
Gözlerimi alan loş ışıkla birlikte tam alnımın ortasına doğrultulmuş, ölümün soğuk nefesini taşıyan simsiyah bir namluyla burun buruna geldim.
Namlunun arkasında, gözlerinde saf bir öldürme arzusu ve profesyonel bir refleksle tetikte bekleyen bir adet Alex duruyordu. Karşısındakinin bir suikastçı ya da düşman olduğunu düşünerek o tetiği çekmeye milisaniyeler kadar yakındı. Gözlerimiz birbirine kenetlendiği o ilk salise, Alexei’nin o kaskatı kesilmiş yüz hatlarında derin bir sarsıntı meydana geldi.
Beni görmeyi dünyada bekleyeceği son yer burasıymış gibi, o buz mavisi gözleri şaşkınlıkla büyüdü. Ve sonra, hayatımda hiç şahit olmadığım, o kaskatı maskesini tamamen unutturan bir şey oldu, Silahı tutan eli yavaşça gevşeyip namluyu yere doğru indirdirken dudakları hafifçe yukarıya doğru mu kıvrılmıştı? Yoksa ben anlık olarak hayal mi görmüştüm?
Daha gördüğüm şeye bile emin olamadan yüzündeki ifade göz açıp kapayasıya kadar ortadan yok olmuştu. Yüzündeki o sıcaklık anında silinde, yerini fırtına öncesi bir sessizliğe bıraktı. Silahını beline yerleştirirken kolumdan sertçe kavrayıp beni o daracık bölmeden dışarı, uçağın geniş VIP kabinine doğru çekti.
"Sen ne yaptığını sanıyorsun?" diye gürledi aniden. Sesi uçağın duvarlarında yankılanırken öfkeden gözleri kararmıştı. Onun bu ani yükselişine karşı istemsizce yüzümü buruşturdum. Ansızın bu kadar yüksek tona yükselmek zorunda mıydı?
Kolumu elinden hızla kurtarıp karşısındaki deri koltuğa dik bir şekilde oturdum. Bu tavrımın onu deli edeceğine emindim. Ki kesinlikle deliye dönmüş gibi bir hali de vardı. Alex deliye dönmüş gibi kabinin içinde bir ileri bir geri yürüyordu. "Sen delirdin mi Akasya? Ne işin var senin bu uçakta? Büyükbaban seni malikanede, odanda güvende biliyor! Burası senin intikam oyuncağın değil!"
Konuşmaya başlamadan hemen önce gözlerimi devirmeden edemedim. "Bana sesini yükseltme Alex!" diyerek sırt çantamın fermuarını hızla açtım. İçinden, büyükbabanın sabah o masaya bıraktığı, kabzası sedef kakmalı eski toplu tabancayı çıkarıp ikimizin arasındaki parlak masanın üzerine sertçe vurdum. Silahın masaya çarpma sesiyle Alex adımlarını anında kesti ve donakaldı.
"Büyükbaba bu sabah bunu benim elime verdi. 'O tetiği çekecek soğukkanlılığı öğreneceksin' dedi. Çınar seninle gelmek için malikanenin kapısında sana yalvardı, arkandan bağırıp isyan etti ama sen kulaklarını tıkadın, duymamazlıktan geldin! Neden biliyor musun? Çünkü sen ölmeye gidiyorsun!"
Alex dişlerini sıktı, gözlerini masadaki silahtan ayırıp bana doğru sert bir adım attı. "Bu seni ilgilendirmez. Bu benim görevim," dedi o sarsılmaz, buz gibi sesiyle. "Uçak iner inmez, ilk kargo uçağıyla ya da özel bir araçla Moskova’ya geri gönderiliyorsun. Türkiye topraklarına adımını bile atmayacaksın. Ben işimi bitirip döneceğim."
"Gidemem! Geri dönmeyeceğim!" diye bağırarak ayağa kalktım, tam göğsünün hizasına gelene kadar üzerine yürüdüm. İnatçı bakışlarımı o buz mavisi gözlerine çiviledim. "O yarayı senin yüzünde açan adam, benim de hayatımı çaldı Alex! Benim de babamı öldürdü! Benim ailemi öldürdü! Hayatımı mahvetti! Herkes benim hayatım hakkında bir şeyler yapıyor, kararlar alıyor, beni piyon gibi ileri sürüyor ya da odalara kilitliyor! Ama ben neden hiçbir şey yapamıyorum? Ben neden sürekli devre dışı kalıyorum, söylesene bana!"
Alex geri adım atmadı, gölgesi üzerime çökerken ses tonunu daha da bastırarak sordu: "Ne yapmayı planlıyorsun sen? Kafanda ne var? Sen hala olayların ciddiyetini, karşımızdaki adamın ne kadar tehlikeli bir canavar olduğunu anlamadın mı? Bu bir oyun değil Akasya, kan dökülecek!"
Ellerim her iki yanımda yumruk halini alırken sertçe yutkundum. "Anladım! Her şeyden çok anladım hem de!" İçimdeki o aylardır biriken, beni yiyip bitiren öfke ve çaresizlik bir sel gibi dışarı fırladı.
Gözlerimden yaşlar süzülürken sesim titriyordu ama geri adım atmıyordum. Bir işe girişmiştim artık. Öyle ya da böyle başladığım işin sonuna kadar gitme konusunda kararlıydım. Kimsenin bana engel olmasına müsaade etmeyecektim. "Devre dışı kalmaktan, bir kurban gibi köşemde oturup birilerinin ölüm haberini beklemekten bıktım artık! Kafamdaki cevapsız sorulardan, senin sürekli benden kaçmandan, o maskenin arkasına saklanıp beni görmezden gelmenden yoruldum! Bu benim de savaşım. Ya beni şimdi havada giden bu uçaktan aşağı atarsın ya da o canavarla beraber yüzleşiriz. Ama beni asla geri gönderemezsin! Bunu artık anla!"
Alex, hayatında ilk kez ne söyleyeceğini bilemez bir halde bana baktı. Son kez yüzüne bir bakış attıktan sonra kendimi boş koltuklardan birisine attım. Başımı camdan dışarıya çevirirken kararlılıkla kollarımı göğsümün üzerinde bağlayarak derin bir sessizliğe gömüldüm. Uçak çoktan Rusya hava sahasını terk etmiş, Türkiye topraklarına doğru hızla süzülmeye başlamıştı. Geri dönüş yoktu.
Derin, öfkeli bir nefes verip arkasını döndü ve kabinin penceresinden dışarıyı izlemeye başladı. Aramızdaki o sessiz savaş, uçak piste teker koyup motorları susturana kadar devam etti.
Uçak İstanbul'daki özel hangara yanaşıp kapılar açıldığında, dondurucu Moskova ayazının yerini memleketimin o ılık rüzgarı almıştı. Alex ceketini alıp merdivenlere doğru yönelirken arkasına bakmadan, "Havalimanından dışarı çıktığımız an seni güvenli bir otele yerleştiriyorum. Operasyon bitene kadar oradan çıkmayacaksın," dedi, otoritesini son kez kurmaya çalışarak.
Masanın üzerindeki sedef kakmalı silahı alıp tekrar çantama yerleştirdim, çantamı tek omzuma takıp hemen arkasından yürüdüm. Tam yanına ulaştığımda durdum ve yüzüne meydan okuyan bir gülümsemeyle baktım. "Beni otele kilitleyecek adamları şimdiden ayarla Alex. Çünkü ben adımı attığım an senin hemen arkanda olacağım. İnat etme, bu raundu sen kaybettin."
Havalimanının VIP çıkışında bizi bekleyen simsiyah, camları filmli lüks araca bindiğimizde bile aramızdaki o gerilimli sessizlik bozulmamıştı. Alex sürekli telefonundan şifreli mesajlar gönderiyor, Türkiye’deki yerel saha adamlarıyla koordinasyon sağlıyordu. Ben ise camdan dışarı, doğup büyüdüğüm şehrin ışıklarına bakıyordum. Buraya bir kaçak olarak, elimde babamın intikam silahıyla döneceğim hiç aklıma gelmezdi.
Araç, Boğaz’ın hemen kıyısında, tarihi ve oldukça lüks bir otelin önünde durdu. Alex kapısını açıp indi, bana da inmem için sert bir işaret yaptı. Resepsiyona girdiğimizde kimsenin adını sormaması, her şeyin önceden rezerve edilmiş ve paravan isimlerle ayarlanmış olması büyükbabanın gücünü bir kez daha hatırlattı bana. En üst kattaki kral dairesinin kartını alıp asansöre bindiğimizde Alex nihayet sessizliğini bozdu. "Sadece tek bir oda tuttum," dedi, gözlerini asansörün aynasından bana dikerek. "Seni gözümün önünden ayırmayacağım. Eğer benden gizli tek bir adım atmaya kalkarsan, yemin ederim seni bu odanın yatağına kelepçelerim Akasya."
"Denemesi bedava, Alex," dedim, omuz silkerek. "Ama unutma, burası benim ülkem."
Odanın ağır ahşap kapısı açıldığında, içeriye adım atar atmaz Alexei çantamı omzumdan sertçe çekip aldı. "Hey! Ne yapıyorsun?" diye çıkıştım.
Cevap vermedi. Çantanın fermuarını açtı, içindeki sedef kakmalı tabancayı çıkardı ve kendi belindeki kılıfın hemen yanına, ceketinin iç cebine yerleştirdi. "Güvenlik önlemi," dedi düz bir sesle. "Bu silah bende kalacak. Sen ise bu odadan dışarı çıkmayacaksın. Ben sahaya inip amcanın izini süreceğim, sen burada bekleyeceksin."
"Yine mi?" diyerek üzerine yürüdüm, sinirle göğsüne vurdum. "Ben buraya otel odasında pineyip televizyon izlemek için gelmedim! Bana o silahı geri ver. O benim babamın mirası!"
Alex aniden iki elimi birden yakaladı ve beni odanın geniş, pencereli duvarına doğru sertçe itti. Sırtım soğuk camla buluştuğunda, nefesi yüzüme çarpacak kadar yakınımdaydı. O buz mavisi gözlerinde bu kez öfke değil, ilk defa derin bir korku, kaybetme ihtimalinin verdiği o vahşi çaresizlik vardı.
"Anlamıyorsun..." diye fısıldadı, sesi bu sefer bir emir gibi değil, bir yalvarış gibi titriyordu. "Amcan bir canavar Akasya. Eğer senin burada olduğunu öğrenirse, seni bana karşı kullanmak için arkasına bile bakmadan buraya gelir. Seni korumak benim tek görevim. Eğer sana bir şey olursa... ben büyükbabanın yüzüne bakamam."
"Büyükbaba için mi korkuyorsun, yoksa kendin için mi?" diye sordum, gözlerinin içine bakarak. Aramızdaki mesafe o kadar azalmıştı ki, kalbinin göğüs kafesinde nasıl çılgınca çarptığını hissedebiliyordum.
Alex gözlerini gözlerimden kaçırdı. Ellerimi yavaşça bıraktı ve arkasını dönüp odanın ortasındaki masaya doğru ilerledi. "Kendim için," dedi fısıltı kadar kısık bir sesle. Bunu itiraf etmek onun o aşılmaz gururunu paramparça etmişti ama duymuştum. "Şimdi uyu. Yarın uzun bir gün olacak."
Yatağın kenarına oturdum ve onun masanın başında, bilgisayar ekranının loş ışığında haritaları incelemesini izledim. Alex yine o "Buz Adam" maskesini takmaya çalışıyordu ama o maskenin arkasındaki çatlakları artık çok net görüyordum. Bu gece otel odasındaki bu mini tartışmanın galibi, onu kendi duygularıyla yüzleşmeye zorlayan bendim. Ve amcamın peşindeki bu tehlikeli oyunda, artık Alexei ile yan yanaydık. Geri dönüş yoktu
Bölüm etkileşimi
