4. bölüm / 66
⟡ İ K İ D Ü N Y A A R A S I N D A ⟡Bölüm 4
Bölümler 66Şu an: Bölüm 4
- 1 Bölüm 11.441 kelime
- 2 Bölüm 21.095 kelime
- 3 Bölüm 31.282 kelime
- 4 Bölüm 41.270 kelime · Okuduğun bölüm
- 5 5.bolum Karanlığın içindeki gerçek.1.075 kelime
- 6 6.bölüm-Sınamanın Başlangıcı914 kelime
- 7 7.bolum Tahtın Gölgesinde1.023 kelime
- 8 8.Bölüm740 kelime
- 9 9.bölüm859 kelime
- 10 10.bölüm1.117 kelime
- 11 11.bölüm1.045 kelime
- 12 12.bölüm978 kelime
- 13 13.bolum1.083 kelime
- 14 14.bolüm865 kelime
- 15 15.bölüm834 kelime
- 16 16.bolum928 kelime
- 17 17.bölüm901 kelime
- 18 18.bolum1.000 kelime
- 19 19.bölüm1.008 kelime
- 20 20.bolum888 kelime
- 21 21.bölüm921 kelime
- 22 22.bölüm884 kelime
- 23 23.bolum1.008 kelime
- 24 24.bölüm746 kelime
- 25 25.bolum871 kelime
- 26 26.bölüm751 kelime
- 27 27.bölüm882 kelime
- 28 28.bolum569 kelime
- 29 29.bolum875 kelime
- 30 30.bolum908 kelime
- 31 31.bolum1.107 kelime
- 32 32.bolum882 kelime
- 33 33.bolum861 kelime
- 34 KARAKTERLER
- 35 34.bolu.1.007 kelime
- 36 35.bolum589 kelime
- 37 36.bolum919 kelime
- 38 37.bolum694 kelime
- 39 38.bolum1.088 kelime
- 40 38.5319 kelime
- 41 38.6569 kelime
- 42 39.bolum1.124 kelime
- 43 40.bolum1.182 kelime
- 44 41.bolum1.088 kelime
- 45 42.bolum1.133 kelime
- 46 43.bolum1.044 kelime
- 47 44.bolum1.013 kelime
- 48 45.bolum923 kelime
- 49 46.bolum final.1.386 kelime
- 50 Yan hikaye 1.bolum869 kelime
- 51 Yan hikaye bölüm 2966 kelime
- 52 Yan hikaye bölüm 31.020 kelime
- 53 Yan hikaye bölüm 4946 kelime
- 54 Yan hikaye bölüm 5811 kelime
- 55 Yan hikaye bölüm 6755 kelime
- 56 Yan hikaye bölüm 7894 kelime
- 57 Yan hikaye bölüm 8866 kelime
- 58 Yan hikaye bölüm 8.5799 kelime
- 59 Yan hikaye 9.bolum1.138 kelime
- 60 Yan hikaye 10.bolum974 kelime
- 61 Yan hikaye bölüm 11701 kelime
- 62 Yan hikaye bölüm 12536 kelime
- 63 Yan hikaye bölüm 13822 kelime
- 64 Yan hikaye bölüm 14768 kelime
- 65 Özel bölüm888 kelime
- 66 Vaelis & Aurelion Özel sahneleri..
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Vaelis, prensin odasından çıktığında koridorun havasının birkaç dakika öncesine göre daha da ağırlaştığını hissetti.
Arkasındaki büyük kapılar yavaşça kapandı.
Kapıların taş zemine ve ağır çerçevelerine otururken çıkardığı tok ses, uzun koridorda yankılandı ve birkaç saniye boyunca duvarların arasında dolaşarak Vaelis’in ardından geldi.
Kapının önünde onu bekleyen iki asker vardı.
Vaelis yaklaşır yaklaşmaz ikisi de başlarını eğdi.
Fakat bu sıradan bir selamlama değildi.
Başlarını fazla derin eğmişlerdi.
Omuzları gergindi.
Bakışlarını ondan kaçırıyorlardı.
Vaelis birkaç saniye onları izledi.
Bu saygı değil.
İçinden geçen düşünce oldukça netti.
Korku.
Bu bedenin insanlarda bıraktığı ilk şey korkuydu.
Rowan’ın midesine ağır bir rahatsızlık oturdu.
Daha birkaç saat önce sıradan bir ofis çalışanıydı.
İnsanların onu sakin biri olarak tanımladığı, kimsenin sesini yükseltmesine bile gerek duymadığı bir hayatı vardı.
Şimdi ise iki asker, yalnızca onun önünde durdukları için bile gergin görünüyordu.
Vaelis yürümeye başladığında askerler de arkasından ilerledi.
Koridor boyunca adımları yankılanıyordu.
Vaelis birkaç adım sonra hızını yavaşlattı.
Çünkü askerlerden birinin ellerini fark etmişti.
Genç olanın elleri yumruk hâlindeydi.
Parmakları hafifçe titriyordu.
Vaelis bunu gördüğünde durmadı.
Ama gözleri bir anlığına askerin ellerinde kaldı.
Benden korkuyor.
Bu düşünce, beklediğinden çok daha ağır geldi.
Çünkü korkunun sebebini bilmiyordu.
İnsanların kendisinden neden korktuğunu bilmiyordu.
Ama bedenin geçmişinin karanlık olduğunu artık inkâr edemiyordu.
Köşeyi döndüklerinde ileriden gelen fısıltılar duyuldu.
İlk başta kelimeler anlaşılmıyordu.
Sadece birkaç boğuk ses…
Sonra Vaelis’in kulakları kelimeleri ayırt etmeye başladı.
“Gerçekten o mu?”
“Gözleri farklı…”
“Prensle yüz yüze kaldıysa hâlâ hayatta olması bile—”
Cümle yarıda kaldı.
Bir asker hemen elini kaldırarak sus işareti yaptı.
“Adını yüksek sesle söyleme.”
Başka biri daha alçak bir sesle cevap verdi.
“Neden?”
“Vaelis duyar.”
Vaelis olduğu yerde durdu.
Arkasındaki askerler de durdu.
Fısıltılar anında kesildi.
Koridorda birkaç saniye önce konuşan insanların tamamı başlarını eğdi.
Sanki bir anda bütün hava donmuştu.
Kimse kıpırdamıyordu.
Kimse nefesini bile belli etmek istemiyordu.
Vaelis etrafına baktı.
Bir kapının yanında duran iki asker.
Duvarın kenarında bekleyen hizmetliler.
Koridorun diğer ucunda birkaç genç asker.
Hepsinin gözleri yerdeydi.
Hiçbiri onunla göz göze gelmek istemiyordu.
Rowan’ın içindeki huzursuzluk daha da büyüdü.
Bu beden, bu sessizliklere alışkındı.
Ama Rowan değildi.
O, insanların yanında kendilerini rahat hissetmesini isteyen biriydi.
Birinin sesini kesmesine sebep olmak…
Birinin kendi adını fısıldarken bile korkmasına neden olmak…
Bunların hiçbirini anlayamıyordu.
Bir süre sonra Vaelis sessizliği bozdu.
“Devam edin.”
Sesi kendi kulağına bile yabancı geldi.
Soğuktu.
Keskin değildi.
Bağırmıyordu.
Hatta şaşırtıcı derecede kontrollüydü.
Ama belki de bu yüzden daha korkutucuydu.
Askerler hemen hareketlendi.
Kimse soru sormadı.
Kimse ona bakmadı.
Birkaç saniye içinde koridor yeniden boşaldı.
Vaelis yürümeye devam etti.
Fakat artık adımlarının sesi zihnindeki düşünceleri bastıramıyordu.
Aksine, her adım yeni bir soruyu beraberinde getiriyordu.
Ne yaptın sen?
Bu bedenin sahibi ne yapmıştı?
İnsanlar neden onun adını duyunca susuyordu?
Neden askerler onun yanından geçerken nefeslerini tutuyordu?
Neden Aurelion ona baktığında gözlerinde öfke vardı?
Ve neden bütün bunların hiçbirini hatırlamıyordu?
Vaelis’in zihninde tek bir cevap bile yoktu.
Bir süre sonra koridorun sonundaki büyük kapılar açıldı.
İç avluya çıktılar.
Hava burada daha açıktı.
Gökyüzü karanlıktı.
Sarayın yüksek duvarları avluyu dört bir yandan çevreliyordu.
Ortada geniş bir eğitim alanı bulunuyordu.
Onlarca asker silahlarıyla eğitim yapıyordu.
Kılıçların birbirine çarpmasıyla çıkan metal sesleri, bağırışlar ve komutlar avlunun içinde yankılanıyordu.
Fakat Vaelis görünür görünmez…
Her şey durdu.
Bir kılıç havada kaldı.
Bir asker hareketini yarıda kesti.
Başka biri elindeki silahı hemen aşağı indirdi.
Sanki görünmeyen bir emir verilmişti.
Kısa süre içinde bütün gözler ona döndü.
Ve ardından…
Gözler yeniden kaçtı.
Vaelis’in göğsünde ağır bir his oluştu.
Bu insanların onu tanıdığı belliydi.
Ama tanımaktan memnun değillerdi.
Onun varlığı, eğitim alanındaki bütün düzeni bir anda değiştirmişti.
Avlunun diğer tarafında duran yaşça büyük bir adam yavaşça onlara doğru yürümeye başladı.
Üzerindeki zırh diğer askerlerden farklıydı.
Rütbeli olduğu belliydi.
Yüzünde yılların ve savaşların bıraktığı sert çizgiler vardı.
Fakat gözlerinde yalnızca sertlik yoktu.
Temkin vardı.
Vaelis’e yaklaşırken birkaç adım kala durdu.
“Komutan.”
Ses tonu ölçülüydü.
“İyi olduğunuzu görmek…”
Adam kısa bir süre durdu.
“…şaşırtıcı.”
Vaelis bu kelimeye takıldı.
Şaşırtıcı.
Sanki onu görmeyi beklemiyordu.
Vaelis adamın gözlerinin içine baktı.
“seni şaşırtan ne?”
Adam cevap vermeden önce birkaç saniye sessiz kaldı.
Bakışları kısa bir anlığına çevredeki askerlere kaydı.
Sonra tekrar Vaelis’e döndü.
Başını hafifçe eğdi.
“Son görevden sonra…”
Sesi alçaldı.
“…çoğumuz geri dönmeyeceğinizi düşündü.”
Rowan’ın kalbi hızlandı.
Son görev.
Bu iki kelime, zihninde diğerlerinden daha ağır bir yankı oluşturdu.
“Nasıl bir görev?”
Adamın yüzü değişti.
Sanki bu soruyu beklemiyordu.
“Hatırlamıyor musunuz?”
Vaelis cevap vermedi.
Adam bunun üzerine konuşmaya devam etti.
“Prensin emriyle.”
Kısa bir sessizlik.
“İç isyanı bastırmak.”
O anda Vaelis’in zihninde bir görüntü parladı.
Çok kısa.
Çok bulanık.
Ama gerçekti.
Kırılmış taşlar.
Karanlık bir sokak.
Birinin bağırışı.
Ardından başka bir görüntü.
Yerde duran bir silah.
Koşan askerler.
Duman.
Ve sonra…
Kan.
Vaelis gözlerini kırptı.
Görüntü kayboldu.
Fakat kalp atışları hızlanmıştı.
Adam konuşmaya devam ediyordu.
“Askerlerin yarısı geri dönmedi.”
Vaelis’in boğazı kurudu.
“Ama isyan…”
Adam birkaç saniye sustu.
“…bitti.”
Avluda ağır bir sessizlik vardı.
Rowan yutkundu.
Zihnindeki parçalar yavaş yavaş birleşmeye başlıyordu.
Bu beden bir askerdi.
Sıradan bir asker değil.
Bir komutandı.
Ve daha da önemlisi…
Savaş görmüştü.
Belki savaş başlatmıştı.
Belki bitirmişti.
Belki insanların ölümüne karar vermişti.
Rowan’ın zihninde korkunç bir soru oluştu.
Yani ben…
Düşüncesini tamamlamak bile istemedi.
Bir katil miydim?
Bu kez başka bir ihtimal belirdi.
Bir cellat mı?
Rowan gözlerini kapatmadı.
Kendi zihninden kaçmak istemedi.
Çünkü eğer bu bedenin geçmişini gerçekten öğrenmek istiyorsa, hoşuna gitmeyen cevapları da kabul etmek zorundaydı.
Rütbeli adam ona birkaç saniye daha baktı.
Sonra bir adım yaklaştı.
“Komutan…”
Sesi bu kez neredeyse fısıltı hâlindeydi.
“Sarayda sizin için bir söz vardır.”
Vaelis başını kaldırdı.
Adam çevresine baktı.
Sanki bu sözün başkaları tarafından duyulmasından çekiniyordu.
Sonra konuştu.
“Vaelis yürüyorsa…”
Bir an durdu.
“…savaş bitmiştir.”
Bu cümle Rowan’ın içine beklemediği bir ağırlıkla işledi.
Vaelis yürüyorsa… savaş bitmiştir.
Bu bir övgü müydü?
Yoksa bir tehdit mi?
Bu dünyada bir komutanın böylesine korkulan biri olması, başarılarının büyüklüğünden mi kaynaklanıyordu?
Yoksa geride bıraktığı insanların sayısından mı?
Adam uzaklaşmaya başladığında Vaelis onu durdurmadı.
Avlunun ortasında tek başına kaldı.
Etrafında onlarca asker vardı.
Ama hiçbiri yanına yaklaşmıyordu.
Hepsi ona bakıyor, fakat kimse gözlerini uzun süre üzerinde tutmaya cesaret edemiyordu.
Rowan başını hafifçe eğdi.
Artık kaçamayacağını biliyordu.
Bu dünyaya gelmişti.
Bu bedene hapsolmuştu.
Ve bu bedenin geçmişi, kendi geçmişinden çok daha karanlıktı.
Derin bir nefes aldı.
Tamam.
Zihnini sakinleştirmeye çalıştı.
Durumu tanımlayalım.
Düşüncelerini sıraya koymaya başladı.
Yeni bir dünya.
Bilinmeyen bir krallık.
Askerî bir hiyerarşi.
Ben, yüksek rütbeli bir komutanım.
İnsanlar benden korkuyor.
Geçmişimde şiddet ve savaş var.
Ve sonra en önemli noktaya geldi.
Prens Aurelion.
Rowan’ın zihninde Aurelion’un yüzü belirdi.
O soğuk bakışlar.
Kontrollü öfke.
Vaelis’in adını söylerkenki ton.
Ve son olarak…
“Senin varlığın başlı başına bir sebep.”
Rowan’ın gözleri hafifçe daraldı.
Aurelion’un Vaelis’ten nefret etmesinin bir nedeni vardı.
Artık bundan emindi.
Belki Vaelis onun emirlerini yerine getirmişti.
Belki prensin verdiği kararları sorgulamadan uygulamıştı.
Belki de daha korkunç bir ihtimal vardı.
Belki Aurelion’un emrini yerine getirmişti.
Ama bunu…
fazla iyi yapmıştı.
Rowan’ın göğsünde ağır bir his oluştu.
Eğer gerçekten böyleyse, Aurelion’un öfkesi yalnızca kişisel bir nefret değildi.
Belki de Vaelis, prensin geçmişindeki en karanlık olaylardan birinin parçasıydı.
Ve Rowan şimdi o geçmişin içinde yaşıyordu.
Avlunun ortasında dururken bir kez daha derin bir nefes aldı.
Artık yalnızca kim olduğunu öğrenmesi gerekmiyordu.
Kim olduğunu düşündükleri kişiyi de oynaması gerekiyordu.
Çünkü gerçek ortaya çıkarsa ne olacağını bilmiyordu.
Aurelion’un onu öldürmesi mümkündü.
Askerlerin ona karşı dönmesi mümkündü.
Bu dünyadaki herkesin gerçek Vaelis’i aramaya başlaması mümkündü.
Rowan’ın başka bir seçeneği yoktu.
Bu dünyada hayatta kalmak istiyorsa, kendisi olmaktan vazgeçmek zorundaydı.
Ama tamamen Vaelis’e dönüşürse…
Bir gün kendi kimliğini kaybetmekten korkuyordu.
Bu yüzden kararını verdi.
Şimdilik tek bir kuralı olacaktı.
Vaelis gibi görünecekti.
Vaelis gibi konuşacaktı.
Vaelis’in taşıdığı gücü kullanacaktı.
Ama bütün bunların ardında…
Rowan gibi düşünecekti.
Çünkü bu dünyada hayatta kalmasının tek yolu buydu.
Ve belki de bir gün…
Vaelis’in geçmişinin en karanlık gerçeğini ortaya çıkarabilmesinin de tek yolu.
Bölüm etkileşimi
