3. bölüm / 66
⟡ İ K İ D Ü N Y A A R A S I N D A ⟡Bölüm 3
Bölümler 66Şu an: Bölüm 3
- 1 Bölüm 11.441 kelime
- 2 Bölüm 21.095 kelime
- 3 Bölüm 31.282 kelime · Okuduğun bölüm
- 4 Bölüm 41.270 kelime
- 5 5.bolum Karanlığın içindeki gerçek.1.075 kelime
- 6 6.bölüm-Sınamanın Başlangıcı914 kelime
- 7 7.bolum Tahtın Gölgesinde1.023 kelime
- 8 8.Bölüm740 kelime
- 9 9.bölüm859 kelime
- 10 10.bölüm1.117 kelime
- 11 11.bölüm1.045 kelime
- 12 12.bölüm978 kelime
- 13 13.bolum1.083 kelime
- 14 14.bolüm865 kelime
- 15 15.bölüm834 kelime
- 16 16.bolum928 kelime
- 17 17.bölüm901 kelime
- 18 18.bolum1.000 kelime
- 19 19.bölüm1.008 kelime
- 20 20.bolum888 kelime
- 21 21.bölüm921 kelime
- 22 22.bölüm884 kelime
- 23 23.bolum1.008 kelime
- 24 24.bölüm746 kelime
- 25 25.bolum871 kelime
- 26 26.bölüm751 kelime
- 27 27.bölüm882 kelime
- 28 28.bolum569 kelime
- 29 29.bolum875 kelime
- 30 30.bolum908 kelime
- 31 31.bolum1.107 kelime
- 32 32.bolum882 kelime
- 33 33.bolum861 kelime
- 34 KARAKTERLER
- 35 34.bolu.1.007 kelime
- 36 35.bolum589 kelime
- 37 36.bolum919 kelime
- 38 37.bolum694 kelime
- 39 38.bolum1.088 kelime
- 40 38.5319 kelime
- 41 38.6569 kelime
- 42 39.bolum1.124 kelime
- 43 40.bolum1.182 kelime
- 44 41.bolum1.088 kelime
- 45 42.bolum1.133 kelime
- 46 43.bolum1.044 kelime
- 47 44.bolum1.013 kelime
- 48 45.bolum923 kelime
- 49 46.bolum final.1.386 kelime
- 50 Yan hikaye 1.bolum869 kelime
- 51 Yan hikaye bölüm 2966 kelime
- 52 Yan hikaye bölüm 31.020 kelime
- 53 Yan hikaye bölüm 4946 kelime
- 54 Yan hikaye bölüm 5811 kelime
- 55 Yan hikaye bölüm 6755 kelime
- 56 Yan hikaye bölüm 7894 kelime
- 57 Yan hikaye bölüm 8866 kelime
- 58 Yan hikaye bölüm 8.5799 kelime
- 59 Yan hikaye 9.bolum1.138 kelime
- 60 Yan hikaye 10.bolum974 kelime
- 61 Yan hikaye bölüm 11701 kelime
- 62 Yan hikaye bölüm 12536 kelime
- 63 Yan hikaye bölüm 13822 kelime
- 64 Yan hikaye bölüm 14768 kelime
- 65 Özel bölüm888 kelime
- 66 Vaelis & Aurelion Özel sahneleri..
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Vaelis odadan çıkarıldığında koridorlar neredeyse tamamen sessizdi.
Sarayın bu bölümünde gece çoktan çökmüş gibiydi. Yüksek taş duvarlar, aralarında asılı duran meşalelerin titrek ışığında sürekli değişen gölgelerle kaplanmıştı. Her alev hareket ettiğinde duvarlardaki gölgeler de uzuyor, kısalıyor ve sanki kendi başlarına hareket ediyormuş gibi şekil değiştiriyordu.
Vaelis yürüdü.
Zırhının her adımı taş zeminde ağır bir yankı oluşturuyordu.
Tak.
Bir adım.
Tak.
Bir adım daha.
Çıkan ses koridor boyunca ilerliyor, uzak duvarlara çarpıp tekrar geri dönüyordu.
Fakat Vaelis’in zihnindeki sesler bundan çok daha gürültülüydü.
Bu beden yürümeyi biliyordu.
Nereye dönmesi gerektiğini biliyordu.
Hangi koridorda yavaşlaması gerektiğini, hangi kapının önünde durması gerektiğini, hangi merdivenden çıkarken ağırlığını nasıl dengeleyeceğini biliyordu.
Vaelis hiçbirini düşünmüyordu.
Beden kendi kendine hareket ediyordu.
Sanki yıllarca yaptığı bir şeyi yeniden yapıyormuş gibi.
Fakat Rowan’ın zihni bütün bunları anlamaya çalışıyordu.
Bu bir rüya olamaz.
Kendi kendine bunu tekrar etti.
Çünkü rüyalar böyle hissettirmezdi.
Taşın sertliğini bu kadar gerçek hissedemezdi.
Zırhın omuzlarında yarattığı baskıyı bu kadar net algılayamazdı.
Havanın ciğerlerine doluşunu, meşalelerin sıcaklığını ve koridorun içindeki metal kokusunu bu kadar ayrıntılı hissedemezdi.
Ama yine de zihni bir açıklama arıyordu.
Her zamanki gibi.
Rowan’ın zihni kontrolü kaybettiğinde yaptığı ilk şey buydu.
Duygulara değil, ihtimallere tutunurdu.
Travma sonrası halüsinasyon?
Belki geçirdiği kazanın ardından beyninde oluşan bir hasar nedeniyle gerçek olmayan şeyler görüyordu.
Komaya bağlı uzun süreli bilinç rüyası?
Belki bedeni hastanede bir yerde yatıyordu ve zihni yaşadığı travmayı bambaşka bir dünyaya dönüştürüyordu.
Beynin kendini koruma mekanizması?
Belki gerçekliği kabul edemediği için zihni ona başka bir hayat yaratmıştı.
Rowan bütün ihtimalleri sıraladı.
Fakat hiçbirinin üzerinde duramadı.
Çünkü hepsinin karşısında aynı gerçek vardı.
Taş soğuktu.
Zırh ağırdı.
Hava gerçekti.
Ve kalbi gerçekten atıyordu.
Öndeki asker bir süre daha yürüdükten sonra durdu.
Vaelis de birkaç adım gerisinde durdu.
Asker başını hafifçe çevirerek ona baktı.
“Komutan Vaelis.”
Rowan gözlerini ona çevirdi.
“Askerin yüzündeki ifade değişmişti.”
“Prens sizi kabul ediyor.”
Kabul ediyor.
Rowan bu iki kelimeye takıldı.
Sanki bir hastaneye götürülmüyordu.
Sanki sorgulanmak üzere çağrılmıyordu.
Sanki karşısındaki kişi yalnızca bir prens değilmiş gibi…
Sanki onun karşısına çıkmak, başlı başına bir ayrıcalıkmış gibi konuşuluyordu.
Asker büyük kapının önünde durdu.
Kapı diğerlerinden daha yüksek ve daha ağırdı.
Üzerinde kraliyet armasını andıran işlemeler vardı.
Asker kapının iki yanında duran muhafızlara işaret verdi.
Kapılar ağır bir sesle açıldı.
Vaelis içeri girdi.
Prens Aurelion’un odası, sarayın geri kalanından farklıydı.
İlk bakışta diğer odalardan daha sade görünüyordu.
Duvarlarda gereksiz süslemeler yoktu.
Altın işlemeler sınırlıydı.
Mobilyalar gösterişli değildi.
Fakat odanın içinde başka bir şey vardı.
Güç.
Bu oda zenginliği göstermek için yapılmamıştı.
Zaten güce sahip olan birinin, onu kanıtlamak zorunda olmadığını anlatıyordu.
Odanın sonunda büyük bir pencere bulunuyordu.
Pencerenin önünde Aurelion duruyordu.
Dışarıda karanlık saray bahçeleri uzanıyordu.
Ay ışığı taş yolların üzerine solgun bir renk bırakıyor, ağaçların gölgeleri bahçenin derinliklerine doğru uzanıyordu.
Aurelion dışarı bakıyordu.
Vaelis içeri girdiğinde dönmedi.
Sanki onun geldiğini çok önceden biliyordu.
Bir süre kimse konuşmadı.
Sonra Aurelion’un sesi odanın içinde duyuldu.
“Buraya nasıl geldiğini hatırlıyor musun?”
Aurelion bunu söylerken hâlâ arkasını dönmemişti.
Soru basit görünüyordu.
Ama Vaelis, sesindeki tonu hemen fark etti.
Bu bir merak değildi.
Bu bir sorguydu.
Hatta daha kötüsü…
Bir suçlama gibiydi.
Vaelis birkaç saniye sessiz kaldı.
Sonra dürüstçe cevap verdi.
“Hayır.”
Aurelion’un omuzları hafifçe hareket etti.
Ardından yavaşça döndü.
Bakışları Vaelis’in üzerine oturdu.
Bu kez gözlerinde önceki karşılaşmalarındaki şüphe çok daha belirgindi.
Sıcaklıktan eser yoktu.
Yalnızca bastırılmış bir öfke vardı.
Aurelion birkaç saniye boyunca onu inceledi.
“Yalan söylemeyi ne zaman öğrendin?”
Vaelis’in kaşları çatıldı.
Aurelion birkaç adım attı.
“Yoksa…”
Kısa bir sessizlik bıraktı.
“…bu da yeni numaralarından biri mi?”
Vaelis ne söyleyeceğini bilemedi.
Çünkü bu suçlamanın neye dayandığını bilmiyordu.
Fakat garip bir şey oldu.
Aurelion’un sözleri bedeninde bir tepki oluşturdu.
Kalbi hızlandı.
Omuzları gerildi.
Parmakları istemsizce sıkıldı.
Rowan bunu fark etti.
Bu beden onu tanıyor.
Bu öfkeyi tanıyordu.
Bu suçlamayı tanıyordu.
Bu prensle yaşanan bir geçmiş vardı.
Ve o geçmiş iyi değildi.
Rowan, kendi zihninde hiçbir anı bulunmamasına rağmen, Vaelis’in bedeninde kalan duyguların izlerini hissedebiliyordu.
Aurelion’un ona böyle bakmasının bir nedeni vardı.
Belki bir ihanet.
Belki bir yalan.
Belki de çok daha büyük bir şey.
Vaelis sesini mümkün olduğunca sakin tutarak konuştu.
“Majesteleri.”
Aurelion’un bakışları değişmedi.
“Size yalan söylemem için bir sebebim yok.”
Birkaç saniye sessizlik oldu.
Sonra Aurelion kısa bir kahkaha attı.
Kahkahasında eğlence yoktu.
Soğuktu.
İnançsızdı.
“Senin varlığın başlı başına bir sebep.”
Bu cümle odanın içinde ağır bir taş gibi düştü.
Vaelis sustu.
Aurelion da sustu.
İki insan birbirine bakıyordu.
Biri karşısındaki kişiyi yıllardır tanıyordu.
Diğeri ise karşısındaki insanın adını bile yeni öğrenmişti.
Fakat o anda Rowan’ın zihninde başka bir şey oldu.
Görüntü.
Kısa.
Bulanık.
Ama gerçek.
Yağmur.
Şehir ışıkları.
Islak asfalt.
Bir yaya geçidi.
Rowan’ın nefesi kesildi.
Bir başka görüntü geldi.
Yeşil ışık.
Bir adım.
Sonra…
Fren sesi.
Keskin.
Yakın.
Ardından parlak bir ışık.
Ve ağırlıksızlık.
Rowan gözlerini kırptı.
Görüntü kayboldu.
Ama artık biliyordu.
Kaza.
Bir kaza geçirmişti.
O ana kadar bunu yalnızca bir ihtimal olarak düşünüyordu.
Şimdi ise hatırlıyordu.
En azından parçalarını.
Kalbi hızlandı.
Göğsünün içinde korku büyüdü.
Bir kaza geçirdim.
Düşüncesi yavaşça şekillendi.
Peki sonra ne oldu?
Cevap gelmedi.
Ama başka bir soru hemen ardından zihninde belirdi.
Öldüm mü?
Bu düşünceyle birlikte odadaki her şey bir anlığına daha uzak görünmeye başladı.
Eğer öldüyse…
Burası neydi?
Ölümden sonra gidilen bir dünya mı?
Bir tür yaşam sonrası alan mı?
Yoksa zihninin ölümden hemen önce yarattığı son gerçeklik mi?
Rowan nefesini tuttu.
Belki de ölüm böyle bir şeydi.
Belki insan öldüğünde bilmediği bir dünyanın içine uyanıyordu.
Ama başka bir ihtimal daha vardı.
Daha mantıksız.
Daha korkutucu.
Bilinç aktarımı.
Bir bedenin zihni başka bir bedene aktarılmış olabilir miydi?
Başka bir evren?
Paralel gerçeklik?
Beden değişimi?
Rowan’ın zihni peş peşe ihtimaller üretmeye başladı.
Çünkü kontrolü kaybettiğinde hep böyle yapardı.
Bir problemi çözmeye çalışırken duygularını bir kenara iter, onu parçalara ayırır ve mümkün olan bütün açıklamaları sıralardı.
Fakat bu kez hiçbir denklem sonucu açıklamıyordu.
Çünkü elindeki en büyük soru hâlâ cevapsızdı.
Eğer ben buradaysam…
Bu bedenin sahibi neredeydi?
Rowan’ın bakışları istemsizce ellerine indi.
Vaelis’in ellerine.
Bu eller ona ait değildi.
Ama artık onun elleriydi.
En azından şimdilik.
Ve daha korkutucu olan başka bir soru vardı.
Neden ben?
“Bakışların yine dalıp gidiyor.”
Aurelion’un sesi Rowan’ı düşüncelerinden çıkardı.
Vaelis başını kaldırdı.
Prensin bakışları sertleşmişti.
“Beni böyle hiçe saymanı affetmiyorum, Vaelis.”
Rowan birkaç saniye Aurelion’a baktı.
Sonra ilk kez, gerçekten kendi düşüncesini söylemeye karar verdi.
“Ben sizi hiçe saymıyorum.”
Sesi sakindi.
Ama içinde yorgunluk vardı.
“Ben…”
Bir an durdu.
“...kendimi anlamaya çalışıyorum.”
Aurelion’un yüzündeki ifade değişti.
Bu kez öfkesinin altında başka bir şey belirdi.
Şüphe.
Daha derin bir şüphe.
“Ne olduğunu biliyorum.”
Sesi alçaktı.
Neredeyse fısıltı gibi.
“Ve seni izliyorum.”
Aurelion bir adım yaklaştı.
Vaelis olduğu yerde kaldı.
Prens bir adım daha attı.
“Attığın her adımı.”
Bir adım daha.
“Söylediğin her kelimeyi.”
Aurelion artık çok yakındı.
“Yaptığın her hatayı.”
Vaelis’in gözleri Aurelion’un gözlerinden ayrılmadı.
“Bir hata yaparsan…”
Prensin sesi daha da alçaldı.
“…seni bizzat ben yok ederim.”
Odadaki sessizlik yeniden ağırlaştı.
Vaelis başını eğdi.
Dışarıdan bakıldığında bu, bir komutanın prensinin emrine boyun eğmesi gibi görünüyordu.
Fakat Rowan’ın zihninde başka bir şey vardı.
Korku.
Belirsizlik.
Ve cevaplanmamış yüzlerce soru.
Bu dünyada kimdi?
Vaelis kimdi?
Aurelion onun için neden bu kadar önemliydi?
Neden ondan nefret ediyordu?
Ve en önemlisi…
Vaelis’in hayatında ne olmuştu ki Aurelion ona bu kadar büyük bir öfkeyle bakıyordu?
Vaelis başını kaldırdı.
Aurelion hâlâ onu izliyordu.
Rowan o anda bir karar verdi.
Eğer burada hayatta kalmak istiyorsa, önce bu dünyayı anlaması gerekiyordu.
Ama bu dünyayı anlamak için önce Vaelis’i anlamalıydı.
Ve Vaelis’i anlamanın yolu…
Aurelion’dan geçiyordu.
Belki de bu adam, onun düşmanıydı.
Belki de onu bu dünyada ilk öldürmek isteyen kişi olacaktı.
Ama Rowan’ın artık bundan daha önemli bir gerçeği vardı.
Aurelion, Vaelis’in geçmişini biliyordu.
Ve Rowan’ın o geçmişe ulaşabileceği tek kapı oydu.
Bu yüzden, ne kadar tehlikeli olursa olsun, ondan uzak duramazdı.
Aksine…
Onu anlamak zorundaydı.
Ve belki de en zor sorunun cevabını bulmak için:
Aurelion, Vaelis’ten neden bu kadar nefret ediyordu?
Bölüm etkileşimi
