13. bölüm / 66
⟡ İ K İ D Ü N Y A A R A S I N D A ⟡13.bolum
Bölümler 66Şu an: 13.bolum
- 1 Bölüm 11.441 kelime
- 2 Bölüm 21.095 kelime
- 3 Bölüm 31.282 kelime
- 4 Bölüm 41.270 kelime
- 5 5.bolum Karanlığın içindeki gerçek.1.075 kelime
- 6 6.bölüm-Sınamanın Başlangıcı914 kelime
- 7 7.bolum Tahtın Gölgesinde1.023 kelime
- 8 8.Bölüm740 kelime
- 9 9.bölüm859 kelime
- 10 10.bölüm1.117 kelime
- 11 11.bölüm1.045 kelime
- 12 12.bölüm978 kelime
- 13 13.bolum1.083 kelime · Okuduğun bölüm
- 14 14.bolüm865 kelime
- 15 15.bölüm834 kelime
- 16 16.bolum928 kelime
- 17 17.bölüm901 kelime
- 18 18.bolum1.000 kelime
- 19 19.bölüm1.008 kelime
- 20 20.bolum888 kelime
- 21 21.bölüm921 kelime
- 22 22.bölüm884 kelime
- 23 23.bolum1.008 kelime
- 24 24.bölüm746 kelime
- 25 25.bolum871 kelime
- 26 26.bölüm751 kelime
- 27 27.bölüm882 kelime
- 28 28.bolum569 kelime
- 29 29.bolum875 kelime
- 30 30.bolum908 kelime
- 31 31.bolum1.107 kelime
- 32 32.bolum882 kelime
- 33 33.bolum861 kelime
- 34 KARAKTERLER
- 35 34.bolu.1.007 kelime
- 36 35.bolum589 kelime
- 37 36.bolum919 kelime
- 38 37.bolum694 kelime
- 39 38.bolum1.088 kelime
- 40 38.5319 kelime
- 41 38.6569 kelime
- 42 39.bolum1.124 kelime
- 43 40.bolum1.182 kelime
- 44 41.bolum1.088 kelime
- 45 42.bolum1.133 kelime
- 46 43.bolum1.044 kelime
- 47 44.bolum1.013 kelime
- 48 45.bolum923 kelime
- 49 46.bolum final.1.386 kelime
- 50 Yan hikaye 1.bolum869 kelime
- 51 Yan hikaye bölüm 2966 kelime
- 52 Yan hikaye bölüm 31.020 kelime
- 53 Yan hikaye bölüm 4946 kelime
- 54 Yan hikaye bölüm 5811 kelime
- 55 Yan hikaye bölüm 6755 kelime
- 56 Yan hikaye bölüm 7894 kelime
- 57 Yan hikaye bölüm 8866 kelime
- 58 Yan hikaye bölüm 8.5799 kelime
- 59 Yan hikaye 9.bolum1.138 kelime
- 60 Yan hikaye 10.bolum974 kelime
- 61 Yan hikaye bölüm 11701 kelime
- 62 Yan hikaye bölüm 12536 kelime
- 63 Yan hikaye bölüm 13822 kelime
- 64 Yan hikaye bölüm 14768 kelime
- 65 Özel bölüm888 kelime
- 66 Vaelis & Aurelion Özel sahneleri..
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Yeni Dünyanın Eşiğinde
Zeminin üzerine çizilmiş semboller artık yalnızca hafifçe parlamıyor, sanki canlı bir şeymiş gibi kendi ritimleriyle titriyordu. Her çizgi, her işaret, görünmeyen bir gücün etkisiyle titreşiyor; taş zeminin altında derinden gelen uğultu, odanın sessizliğini yavaş yavaş parçalara ayırıyordu. Hava ağırlaşmıştı. Nefes almak bile zorlaşıyor, sanki atmosfer yoğunlaşarak Rowan'ın göğsünün üzerine görünmez bir ağırlık bırakıyordu.
Rowan gözlerini sembollerden ayırmadı.
Biraz daha.
Sadece biraz daha dayanması gerekiyordu.
Sonra bitecekti.
Bedeninin içinde tuhaf bir çekilme hissetti. Önce parmak uçlarından başlayan, ardından kollarına ve göğsüne yayılan bir boşluk hissiydi bu. Sanki bedeni burada kalırken ruhu başka bir yere doğru çekiliyordu. Bir anlığına ayaklarının altındaki zemini bile hissedemedi.
Dişlerini sıktı.
Geri dönüyorum.
Fakat tam o anda—
“Vaelis!”
Ses, taş duvarlara çarparak yankılandı.
Rowan'ın gözleri bir anda açıldı.
Başını çevirdi.
Kapının eşiğinde Aurelion duruyordu.
Prensin üzerinde hâlâ sarayın ağır kıyafetleri vardı. Saçları dağılmış, yüzü her zamankinden daha solgun görünüyordu. Ancak gözleri açıktı. Uyanıktı.
Ve en kötüsü…
Her şeyi anlamış gibi bakıyordu.
Ya da hiçbir şeyi anlamadan, yalnızca Rowan'ın gitmesine izin vermemeye karar vermiş biri gibi.
“Gitmene izin vermeyeceğim,” dedi Aurelion.
Rowan'ın yüzündeki ifade sertleşti.
“Bu senin yerin değil.”
“Geri dön.”
Sesi bu kez daha keskin çıkmıştı.
Ama Aurelion durmadı.
Bir adım attı.
Sonra bir adım daha.
Sembollere yaklaştıkça havadaki titreşim daha da güçleniyordu. Rowan bunu gördüğünde kalbi sıkıştı.
“Dur.”
Aurelion onu duymamış gibi ilerledi.
“Beni ardında bırakmayı denedin,” dedi.
Sesindeki öfkenin altında başka bir şey vardı.
Korku.
“Bir kez daha olmayacak.”
“Aurelion, yapma!”
Fakat artık çok geçti.
Prens sembollerin içine girdi.
Rowan'ın söyleyecek tek bir kelimesi bile kalmadı.
Işık bir anda patladı.
Oda beyaz bir boşluğa dönüştü.
Sesler birbirine karıştı.
Uğultu.
Sarsıntı.
Soğuk.
Ardından sert bir çarpma.
Ve…
Sessizlik.
Aurelion gözlerini yavaşça açtı.
İlk fark ettiği şey taş zeminin olmamasıydı.
Altında soğuk taş yerine pürüzsüz ve sert bir yüzey vardı.
Sonra tavana baktı.
Yüksek kemerler yoktu.
Sarayın işlemeleri yoktu.
Mum ışıkları yoktu.
Karşısında yalnızca bembeyaz bir tavan ve aralıklarla yanıp sönen garip bir ışık bulunuyordu.
Aurelion birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemeden tavana baktı.
Sonra uzaktan bir ses duydu.
Motor sesi.
Ardından başka bir araç.
Sonra bir korna.
Prensin kaşları çatıldı.
“Bu da ne…”
Bir anda doğrulmaya çalıştı.
Fakat bedeni dengesini kaybetti ve birkaç adım geri sendeledi. Elini duvara dayadı. Duvar taş değildi. Soğuk, pürüzsüz ve dümdüzdü.
Aurelion başını çevirdi.
Cam.
Cama doğru yürüdü.
Dışarı baktığı anda gözleri büyüdü.
Karşısında saray yoktu.
Krallığın sınırlarını belirleyen surlar yoktu.
At arabaları yoktu.
Muhafızlar yoktu.
Bunun yerine gökyüzüne uzanan devasa binalar vardı. Camlarla kaplı kuleler, her yerde yanan ışıklar ve yolların üzerinde hızla ilerleyen metal araçlar…
Aurelion uzun süre konuşamadı.
“Vaelis…”
Sesi gittikçe sertleşti.
“Burasi neresi?”
Rowan birkaç adım geride duruyordu.
O da kendine gelmeye çalışıyordu.
Fakat Aurelion'un aksine, gördüğü şeyler ona yabancı değildi.
Çünkü bu dünya…
Onun dünyasıydı.
Rowan kendi ellerine baktı.
Artık Vaelis'in elleri değildi.
Üzerindeki kıyafetler de değişmişti.
Bedenine yeniden kendi dünyasından kıyafetler gelmişti.
Ama zihni hâlâ iki farklı hayatın arasında parçalanmış gibiydi.
“Burası…” dedi sonunda.
Sesi oldukça alçaktı.
“Benim geldiğim yer.”
Aurelion yavaşça ona döndü.
Uzun uzun baktı.
Sanki karşısındaki insanı ilk kez gerçekten görüyormuş gibi.
“Bu bir şehir.”
“Evet.”
“Ama krallık değil.”
“Hayır.”
“Burada muhafız yok.”
“Yok.”
Aurelion'un bakışları daha da sertleşti.
“Bana bak.”
Rowan başını kaldırdı.
“Ne yaptın?”
Rowan birkaç saniye sessiz kaldı.
Sonra aniden Aurelion'un kolunu tuttu.
“Sonra.”
Aurelion şaşkınlıkla ona baktı.
“Her şeyi sonra anlatacağım. Şimdi buradan çıkmamız gerekiyor.”
“Vaelis—”
“Rowan.”
Bu kez sesi daha kesin çıktı.
“Bu dünyada benim adım Rowan.”
Aurelion'un eli onun bileğinde bir anlığına dondu.
Bu isim…
Vaelis değildi.
Ama karşısındaki kişinin gözlerinde hâlâ tanıdığı o bakış vardı.
Aurelion itiraz edecek gibi oldu.
Fakat Rowan onu çoktan kapıya doğru götürmeye başlamıştı.
Evin kapısı kapandığında Aurelion hâlâ etrafına bakıyordu.
Gözleri odanın içinde dolaşıyordu.
Koltuk.
Televizyon.
Mutfak.
Duvarlardaki eşyalar.
Her şey ona büyüsüz geliyordu.
Ama aynı zamanda saraydan çok daha garipti.
“Burası saray değil,” dedi.
Rowan kısa bir nefes verdi.
“Hayır.”
“Büyü de yok.”
“Burada büyü yok.”
Aurelion elindeki kıyafete baktı.
Rowan dolaptan çıkardığı kıyafetleri ona uzatmıştı.
“Bunları giy.”
Aurelion kumaşı parmaklarının arasında inceledi.
Hafifti.
Ne zırh kadar ağırdı ne de sarayın soylulara özgü kıyafetleri gibi gösterişliydi.
“Silahım nerede?” ( Aysel silahımı getir hshdhs)
“Burada silaha gerek yok.”
Aurelion ona kuşkuyla baktı.
Fakat daha fazla soru sormadı.
Sessizce kıyafetlerini değiştirdi.
Bir süre sonra aynanın karşısında durdu.
Yansımasına baktı.
Fakat gördüğü kişi ona aitmiş gibi hissettirmiyordu.
Tahtın varisi değildi artık.
Sarayın içinde yürüyen prens de değildi.
Üzerinde onu temsil eden hiçbir şey yoktu.
İlk kez unvanından tamamen ayrılmıştı.
Rowan kapının yanında durup onu izledi.
Bir an için hiçbir şey söylemedi.
Onu buraya ben getirdim.
Bu düşünce zihninde ağır bir taş gibi yerleşti.
Ve bu dünya ona ait değil.
“Bak,” dedi sonunda.
Aurelion aynadan ona baktı.
“Şu an sana hiçbir şeyi açıklayamam.”
Kısa bir sessizlik oldu.
“Ama cevapları bulmak zorundayız.”
Aurelion döndü.
“Nerede?”
Rowan kapıyı açtı.
“Gel.”
“Vaelis—”
Rowan durdu.
Aurelion devam etti:
“Rowan… nereye gidiyoruz?”
Rowan cevap vermedi.
Sadece yürümeye başladı.
Kütüphane sessizdi.
İçeri girdiklerinde Aurelion'un adımları yavaşladı.
Başını kaldırdı.
Raflar tavana kadar uzanıyordu.
Sayısız kitap, farklı boyutlarda ve renklerde sıralanmıştı.
Aurelion'un bakışları raflardan raflara kaydı.
“Burası…”
Sesi istemsizce yumuşadı.
“Bilgi tapınağı gibi.”
Rowan ise etkilenmeye zaman bulamıyordu.
Masaya peş peşe kitaplar bırakmaya başladı.
Tarih.
Mitoloji.
Fizik.
Kuantum.
Paralel evrenler.
Boyutlar.
Zaman.
Gerçeklik.
Her kitap, önündeki bilinmezliğe açılan başka bir kapı gibiydi.
Rowan bir kitabı açtı.
Sayfaları hızla çevirdi.
“Eğer doğru düşünüyorsam…”
Parmağı bir satırın üzerinde durdu.
“Bir yol daha var.”
Aurelion ona baktı.
“Beni buraya getirdin.”
Rowan sustu.
“Ve şimdi bana hiçbir şey söylemiyorsun.”
Rowan'ın eli kitabın üzerinde hareketsiz kaldı.
Gözleri yavaşça karardı.
Çünkü Aurelion'un bilmediği bir şey vardı.
Rowan da her şeyi bilmiyordu.
Sadece bir şeyi biliyordu:
Bu dünya tesadüfen karşılarına çıkmamıştı.
Geçiş onları buraya getirmişti.
Ve eğer geri dönüş gerçekten mümkünse, bunun bir bedeli olacaktı.
“Çünkü…”
Rowan'ın sesi neredeyse fısıltıya dönüştü.
“Eğer sana her şeyi anlatırsam…”
Aurelion bir adım yaklaştı.
Rowan gözlerini kitaptan kaldırdı.
“…geri dönmek istemeyebilirsin.”
Aurelion'un yüzündeki ifade değişti.
Bir süre hiçbir şey söylemedi.
Sonra bir adım daha attı.
“Vaelis.”
Rowan başını kaldırdı.
Aurelion'un gözleri ilk kez bu kadar sakindi.
“Ben zaten seni bırakmadım.”
Rowan'ın bakışları yere indi.
Cevap veremedi.
Çünkü o cümle, bütün kitaplardan daha ağırdı.
Sonunda Aurelion'dan uzaklaşıp önündeki kitaplara döndü.
Birini daha açtı.
Sonra diğerini.
Sayfalar çevrildikçe kütüphanenin sessizliği yeniden üzerlerine çöktü.
Fakat bu kez sessizlik boş değildi.
Bir arayışın başlangıcıydı.
Çünkü artık geri dönmek yalnızca Rowan'ın meselesi değildi.
İki farklı dünyadan gelen iki insan, aynı bilinmezin içinde yan yana durmuştu.
Ve ikisinin de henüz bilmediği şey şuydu:
Bazen bir dünyadan çıkmak için önce başka bir dünyanın kapısını açmak gerekir.
Ama her kapı, insanı özgürlüğe götürmez. Bazıları yalnızca başka bir kaderin içine açılır.
Bölüm etkileşimi
