2. bölüm / 66
⟡ İ K İ D Ü N Y A A R A S I N D A ⟡Bölüm 2
Bölümler 66Şu an: Bölüm 2
- 1 Bölüm 11.441 kelime
- 2 Bölüm 21.095 kelime · Okuduğun bölüm
- 3 Bölüm 31.282 kelime
- 4 Bölüm 41.270 kelime
- 5 5.bolum Karanlığın içindeki gerçek.1.075 kelime
- 6 6.bölüm-Sınamanın Başlangıcı914 kelime
- 7 7.bolum Tahtın Gölgesinde1.023 kelime
- 8 8.Bölüm740 kelime
- 9 9.bölüm859 kelime
- 10 10.bölüm1.117 kelime
- 11 11.bölüm1.045 kelime
- 12 12.bölüm978 kelime
- 13 13.bolum1.083 kelime
- 14 14.bolüm865 kelime
- 15 15.bölüm834 kelime
- 16 16.bolum928 kelime
- 17 17.bölüm901 kelime
- 18 18.bolum1.000 kelime
- 19 19.bölüm1.008 kelime
- 20 20.bolum888 kelime
- 21 21.bölüm921 kelime
- 22 22.bölüm884 kelime
- 23 23.bolum1.008 kelime
- 24 24.bölüm746 kelime
- 25 25.bolum871 kelime
- 26 26.bölüm751 kelime
- 27 27.bölüm882 kelime
- 28 28.bolum569 kelime
- 29 29.bolum875 kelime
- 30 30.bolum908 kelime
- 31 31.bolum1.107 kelime
- 32 32.bolum882 kelime
- 33 33.bolum861 kelime
- 34 KARAKTERLER
- 35 34.bolu.1.007 kelime
- 36 35.bolum589 kelime
- 37 36.bolum919 kelime
- 38 37.bolum694 kelime
- 39 38.bolum1.088 kelime
- 40 38.5319 kelime
- 41 38.6569 kelime
- 42 39.bolum1.124 kelime
- 43 40.bolum1.182 kelime
- 44 41.bolum1.088 kelime
- 45 42.bolum1.133 kelime
- 46 43.bolum1.044 kelime
- 47 44.bolum1.013 kelime
- 48 45.bolum923 kelime
- 49 46.bolum final.1.386 kelime
- 50 Yan hikaye 1.bolum869 kelime
- 51 Yan hikaye bölüm 2966 kelime
- 52 Yan hikaye bölüm 31.020 kelime
- 53 Yan hikaye bölüm 4946 kelime
- 54 Yan hikaye bölüm 5811 kelime
- 55 Yan hikaye bölüm 6755 kelime
- 56 Yan hikaye bölüm 7894 kelime
- 57 Yan hikaye bölüm 8866 kelime
- 58 Yan hikaye bölüm 8.5799 kelime
- 59 Yan hikaye 9.bolum1.138 kelime
- 60 Yan hikaye 10.bolum974 kelime
- 61 Yan hikaye bölüm 11701 kelime
- 62 Yan hikaye bölüm 12536 kelime
- 63 Yan hikaye bölüm 13822 kelime
- 64 Yan hikaye bölüm 14768 kelime
- 65 Özel bölüm888 kelime
- 66 Vaelis & Aurelion Özel sahneleri..
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Vaelis doğrulmaya çalıştığı anda başının içinde keskin bir ağrı yayıldı.
Sanki kafatasının içinde görünmeyen bir şey ağır ağır sıkılıyor, her hareketinde biraz daha baskı uyguluyordu. Elini şakağına götürdü ve gözlerini birkaç saniyeliğine kapattı. Nefesini düzenlemeye çalışırken üzerine giydirilmiş olan zırhın ağırlığını bir kez daha hissetti.
Zırh ağırdı.
Omuzlarına, göğsüne ve sırtına çöken metal parçaları, hareketlerini doğal olmaktan çıkarıyordu. Fakat asıl rahatsız edici olan ağırlığı değildi.
Bu beden…
Güçlüydü.
Bunu hissedebiliyordu.
Kasları alışılmadık derecede sağlamdı. Vücudu, uzun süre savaşmaya ve ağır silahlar taşımaya alışmış gibiydi. Dengesi, refleksleri ve hatta nefes alış biçimi bile Rowan’ın bedeninden farklıydı.
Ama bütün bu güç ona ait değildi.
Sanki başka birinin hayatına ait bir bedenin içine zorla yerleştirilmişti.
Ve beden, sahibini hâlâ hatırlıyordu.
Vaelis birkaç saniye boyunca ellerine baktı.
Parmaklarını hareket ettirdi.
Elini sıktı.
Açtı.
Her hareket doğal görünüyordu.
Fakat zihninde hiçbir anı oluşmuyordu.
Bu eller daha önce kaç kez kılıç tutmuştu?
Kaç insanın elini sıkmıştı?
Kaç savaşa katılmıştı?
Kaç kez Aurelion’un önünde durmuştu?
Rowan hiçbirini bilmiyordu.
Bilmediği her şey, göğsünde biraz daha ağır bir baskıya dönüşüyordu.
Karşısında diz çökmüş olan asker hâlâ onu dikkatle izliyordu.
Adamın yüzündeki endişe hiç kaybolmamıştı.
“Yerinizden kalkmayın, Komutan,” dedi sonunda. “Henüz kendinize gelmiş sayılmazsınız. Prens—”
Asker cümlesini tamamlayamadı.
Çünkü koridordan bir ses geldi.
Adımlar.
Yavaş.
Düzenli.
Kararlı.
Taş zemine her basışta çıkan ses, odanın içine kadar ulaşıyordu.
Acele etmeyen birinin adımlarıydı bunlar.
Sanki o kişinin yürüdüğü yerde herkesin kenara çekileceğinden emin olması gibi, hiçbir adımında tereddüt yoktu.
Bir.
İki.
Üç.
Ses giderek yaklaştı.
Odanın içindeki asker başını kaldırdı.
Sonra yüzündeki ifade bir anda değişti.
Hemen ayağa kalkmadı.
Aksine dizlerinin üzerinde daha da dikleşerek başını eğdi.
“Majesteleri…”
Tek kelimeydi.
Fakat o kelimeyle birlikte odadaki hava değişti.
Vaelis bunu açıklayamıyordu.
Kimsenin ona bir şey söylemesine gerek yoktu.
Birinin geldiğini, gelen kişinin sıradan biri olmadığını ve odadaki herkesin ona karşı nasıl davranması gerektiğini bildiğini hissedebiliyordu.
Daha da garip olan ise, kendi bedeninin de bunu biliyor olmasıydı.
Rowan’ın zihni hâlâ hiçbir şey anlamıyordu.
Ama Vaelis’in bedeni…
Hatırlıyordu.
Vaelis içgüdüsel olarak doğruldu.
Nasıl yaptığını bilmiyordu.
Kimse ona kalkmasını söylememişti.
Buna rağmen sırtı kendiliğinden dikleşti, omuzları geriye gitti ve bakışları kapıya çevrildi.
Sanki bu beden, karşısına çıkacak kişiyi çok uzun zamandır tanıyordu.
Kapı açıldı.
Ve Aurelion içeri girdi.
İlk bakışta Rowan’ın beklediği kişi değildi.
Bir prensin daha gösterişli, daha ulaşılmaz ya da daha yaşlı görünmesini beklemişti.
Aurelion beklediğinden gençti.
Fakat gençliği, taşıdığı otoriteyi hiçbir şekilde azaltmıyordu.
Aksine, yüzündeki sakinlik onu daha da tehlikeli gösteriyordu.
Üzerindeki koyu renkli giysiler, altın işlemelerle dikkat çekici hâle getirilmişti. Kumaş omuzlarından kusursuz bir biçimde düşüyor, yürüdükçe yalnızca hafifçe hareket ediyordu.
Uzun saçları ensesinde toplanmıştı.
Yüzünde neredeyse hiçbir duygu okunmuyordu.
Ne öfke vardı.
Ne şaşkınlık.
Ne de korku.
Sadece sakinlik.
Fakat gözleri…
Gözleri bambaşkaydı.
Aurelion’un bakışları, bir prensin bakışlarından çok daha ağırdı.
Bir kralın bakışları gibiydi.
Henüz tahta çıkmamış olsa bile, karşısındaki insanın kim olduğunu yalnızca birkaç saniyede anlayabilecek birinin bakışlarıydı bunlar.
Aurelion odaya girdiğinde asker başını daha da eğdi.
Vaelis ise olduğu yerde kaldı.
İki çift göz birbirine kilitlendi.
Ve sessizlik başladı.
Uzun bir sessizlikti.
Kimse konuşmadı.
Aurelion yalnızca Vaelis’e baktı.
Öylece.
Sanki karşısındaki kişinin yüzünde bir cevap arıyordu.
Vaelis bu bakışın altında garip bir huzursuzluk hissetti.
Çünkü Aurelion ona bir yabancı gibi bakmıyordu.
Birini tanımaya çalışan biri gibi de bakmıyordu.
Aksine…
Bir şeyin değiştiğini fark etmiş bir insan gibi bakıyordu.
Aurelion’un bakışları yavaşça Vaelis’in yüzünde gezindi.
Kaşlarına.
Gözlerine.
Dudaklarına.
Sonra yeniden gözlerine döndü.
Prens nihayet konuştu.
“Gözlerin…”
Sesi alçaktı.
Ama odadaki herkes duydu.
Aurelion birkaç saniye sustu.
“…değişmiş.”
Vaelis’in kalbi hızlandı.
Ne demek istediğini bilmiyordu.
Aynaya bakmamıştı.
Kendi yüzünü bile doğru düzgün görmemişti.
Ama Aurelion bunu bir bakışta fark etmişti.
Vaelis’in boğazı kurudu.
“Majesteleri…”
Kelime ağzından düşünmeden çıktı.
Vaelis’in kendisi bile şaşırdı.
Bu kelimeyi nereden bildiğini bilmiyordu.
Fakat beden biliyordu.
Beden, Aurelion’a nasıl hitap edilmesi gerektiğini biliyordu.
Nasıl durması gerektiğini biliyordu.
Nerede susması gerektiğini biliyordu.
Rowan’ın zihninde hiçbir anı olmamasına rağmen, Vaelis’in bedeni hâlâ eski hayatının kurallarına itaat ediyordu.
Aurelion bunu da fark etmişti.
Bakışları hafifçe daraldı.
Vaelis devam etti.
“İyiyim.”
Bu kez sesini olabildiğince sakin tutmaya çalıştı.
Aurelion’un dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
Ama gözleri gülmüyordu.
“Hayır.”
Tek kelime.
Kesin.
Sakin.
Ve tartışmaya yer bırakmayacak kadar net.
Aurelion bir adım attı.
Vaelis’in bedeni istemsizce gerildi.
Prens bir adım daha attı.
Aralarındaki mesafe giderek azaldı.
Vaelis geri çekilmek istedi.
Ama bedeni hareket etmedi.
Sanki ayakları taş zemine sabitlenmişti.
Ya da daha doğrusu…
Bu beden geri çekilmeyi reddediyordu.
Aurelion artık birkaç adım ötesindeydi.
Başını hafifçe yana eğdi.
Vaelis’in gözlerine dikkatle baktı.
“Senin bir şey söylemeden önce gözlerini kaçırdığını hatırlıyorum.”
Vaelis’in nefesi kesildi.
Aurelion devam etti.
“Yalan söylediğinde sağ elinin parmaklarını sıktığını…”
Vaelis farkında olmadan ellerine baktı.
Parmakları gerçekten de sıkılmıştı.
Aurelion’un bakışlarında çok kısa bir parıltı belirdi.
“Ve korktuğunda bunu belli etmemek için çeneni kaldırdığını da.”
Vaelis’in kalbi daha hızlı atmaya başladı.
Bu adam…
Vaelis’i gerçekten tanıyordu.
Hem de yüzeysel olarak değil.
Aurelion, onun en küçük hareketlerini bile biliyordu.
Rowan içinse bütün bunlar yabancıydı.
Aurelion’un söyledikleri başka bir insanın hayatına ait anılardı.
Fakat onları dinlerken göğsünde garip bir baskı oluşuyordu.
Sanki bedeninin içinde bir yerlerde, hatırlanmayan anılar uyanmaya çalışıyordu.
Bir görüntü.
Bir ses.
Bir oda.
Aurelion’un yüzü.
Fakat hiçbir şey tam olarak ortaya çıkmıyordu.
Sadece kısa ve belirsiz hisler vardı.
Vaelis’in zihni boştu.
Ama bedeni…
Susmuyordu.
Aurelion bir adım daha yaklaştı.
Şimdi aralarındaki mesafe tehlikeli derecede kısaydı.
Vaelis onun yüzündeki en küçük ayrıntıyı bile görebiliyordu.
Sakin bakışlarını.
Kontrollü nefesini.
Ve gözlerinin arkasında sakladığı şüpheyi.
Aurelion’un sesi daha da alçaldı.
“Beni hatırlamıyor musun, Vaelis?”
İsmin onun dudaklarından çıkmasıyla birlikte Vaelis’in göğsünde garip bir baskı oluştu.
Bu yalnızca bir isim değildi.
Sanki o isimle birlikte başka bir hayatın kapısı aralanmıştı.
Vaelis…
Bir komutan.
Aurelion’un güvendiği biri.
Belki de en güvendiği kişi.
Ama Rowan bunların hiçbirini bilmiyordu.
Aurelion ise karşısındaki insanın artık aynı kişi olmadığını çoktan anlamış gibiydi.
Vaelis cevap vermedi.
Veremedi.
Çünkü ne söylerse söylesin, yanlış olacaktı.
Aurelion gözlerini ondan ayırmadı.
Sonunda hafifçe gülümsedi.
Bu kez gülümsemesinde sıcaklık yoktu.
Daha çok bir keşfin verdiği merak vardı.
“İlginç…”
Vaelis’in kaşları hafifçe çatıldı.
Aurelion’un sesi fısıltıya döndü.
“Çünkü sen bana baktığında…”
Kısa bir sessizlik oldu.
“…sanki beni ilk kez görüyormuşsun gibi bakıyorsun.”
Vaelis’in kalbi duracak gibi oldu.
Aurelion başını biraz daha eğdi.
“Ve bu…”
Gözleri Vaelis’in gözlerine kilitlendi.
“…çok ilginç.”
O anda Vaelis bir şeyi anladı.
Bu dünyada onu bekleyen en büyük tehlikenin kim olduğunu henüz bilmiyordu.
Düşmanlarını tanımıyordu.
Krallığın sınırlarını bilmiyordu.
Bu bedenin geçmişini bilmiyordu.
Kimlerin dost, kimlerin düşman olduğunu bilmiyordu.
Ama bir şeyi biliyordu.
Aurelion kandırılabilecek biri değildi.
Ve Rowan’ın sahip olduğu en büyük sır…
Vaelis olmadığı gerçeğiydi.
Aurelion ise bu sırrı ortaya çıkarabilecek ilk kişiydi.
Vaelis, prensin gözlerine bakarken içinden tek bir düşünce geçti:
Bu dünyada yalnızca düşmanları yoktu.
Aurelion…
Onun en büyük sınavı olacaktı.
Bölüm etkileşimi
