21. bölüm / 66
⟡ İ K İ D Ü N Y A A R A S I N D A ⟡21.bölüm
Bölümler 66Şu an: 21.bölüm
- 1 Bölüm 11.441 kelime
- 2 Bölüm 21.095 kelime
- 3 Bölüm 31.282 kelime
- 4 Bölüm 41.270 kelime
- 5 5.bolum Karanlığın içindeki gerçek.1.075 kelime
- 6 6.bölüm-Sınamanın Başlangıcı914 kelime
- 7 7.bolum Tahtın Gölgesinde1.023 kelime
- 8 8.Bölüm740 kelime
- 9 9.bölüm859 kelime
- 10 10.bölüm1.117 kelime
- 11 11.bölüm1.045 kelime
- 12 12.bölüm978 kelime
- 13 13.bolum1.083 kelime
- 14 14.bolüm865 kelime
- 15 15.bölüm834 kelime
- 16 16.bolum928 kelime
- 17 17.bölüm901 kelime
- 18 18.bolum1.000 kelime
- 19 19.bölüm1.008 kelime
- 20 20.bolum888 kelime
- 21 21.bölüm921 kelime · Okuduğun bölüm
- 22 22.bölüm884 kelime
- 23 23.bolum1.008 kelime
- 24 24.bölüm746 kelime
- 25 25.bolum871 kelime
- 26 26.bölüm751 kelime
- 27 27.bölüm882 kelime
- 28 28.bolum569 kelime
- 29 29.bolum875 kelime
- 30 30.bolum908 kelime
- 31 31.bolum1.107 kelime
- 32 32.bolum882 kelime
- 33 33.bolum861 kelime
- 34 KARAKTERLER
- 35 34.bolu.1.007 kelime
- 36 35.bolum589 kelime
- 37 36.bolum919 kelime
- 38 37.bolum694 kelime
- 39 38.bolum1.088 kelime
- 40 38.5319 kelime
- 41 38.6569 kelime
- 42 39.bolum1.124 kelime
- 43 40.bolum1.182 kelime
- 44 41.bolum1.088 kelime
- 45 42.bolum1.133 kelime
- 46 43.bolum1.044 kelime
- 47 44.bolum1.013 kelime
- 48 45.bolum923 kelime
- 49 46.bolum final.1.386 kelime
- 50 Yan hikaye 1.bolum869 kelime
- 51 Yan hikaye bölüm 2966 kelime
- 52 Yan hikaye bölüm 31.020 kelime
- 53 Yan hikaye bölüm 4946 kelime
- 54 Yan hikaye bölüm 5811 kelime
- 55 Yan hikaye bölüm 6755 kelime
- 56 Yan hikaye bölüm 7894 kelime
- 57 Yan hikaye bölüm 8866 kelime
- 58 Yan hikaye bölüm 8.5799 kelime
- 59 Yan hikaye 9.bolum1.138 kelime
- 60 Yan hikaye 10.bolum974 kelime
- 61 Yan hikaye bölüm 11701 kelime
- 62 Yan hikaye bölüm 12536 kelime
- 63 Yan hikaye bölüm 13822 kelime
- 64 Yan hikaye bölüm 14768 kelime
- 65 Özel bölüm888 kelime
- 66 Vaelis & Aurelion Özel sahneleri..
Bu aramayla eşleşen bölüm bulunamadı.
Dünyanın Kendisi
Sarayın içindeki hava değişti.
Bunu ilk fark eden Rowan oldu.
Başlangıçta bunun yalnızca savaşın ardından sarayın üzerine çöken ağır atmosfer olduğunu düşündü. Duvarların arasından süzülen duman, uzaktan gelen bağırışlar ve taş zeminde yankılanan ayak sesleri zaten havayı olduğundan daha yoğun hâle getiriyordu. Fakat birkaç saniye sonra bunun savaşla ilgisi olmadığını anladı.
Bir şey…
uyanıyordu.
Sanki sarayın kendisi nefes almaya başlamıştı.
Taş duvarların derinliklerinden ince, sürekli bir uğultu yükseliyor; sütunların arasında dolaşan hava görünmez bir akıntıya dönüşüyor ve salonun tam ortasındaki boşluk giderek yoğunlaşıyordu. Rowan’ın teninde ürperti oluştu.
Aurelion da bunu hissetmişti.
Elini kaldırdı.
Parmaklarına baktı.
“Ellerim…” dedi kısık bir sesle.
Bir an durdu.
“Titriyor.”
Rowan ona baktı.
Aurelion’un yüzünde daha önce görmediği bir ifade vardı. Korku değildi yalnızca. Sanki bedeni, zihninin henüz anlayamadığı bir şeyi çoktan fark etmişti.
Sonra—
Zemin çatladı.
Aurelion geriye çekildi.
Rowan’ın kalbi hızla çarpmaya başladı.
Fakat birkaç saniye sonra bunun sıradan bir yıkım olmadığını fark etti.
Çatlaklar rastgele ilerlemiyordu.
Duvarlara doğru uzanmıyor, taşları parçalamıyor ya da salonun temelini çökertecek şekilde derinleşmiyordu.
Aksine…
Düzenliydi.
Birbirini takip eden çizgiler hâlinde ilerliyor, salonun ortasında kusursuz bir daire oluşturuyordu.
Rowan’ın gözleri büyüdü.
O şekli tanıyordu.
Kitapta gördükleri sembollerin aynısıydı.
Üç daire.
Üç yol.
Üç kader.
“Bu…”
Rowan birkaç adım geri çekildi.
“Burada olmamalıydı.”
Sözleri daha ağzından çıkar çıkmaz zeminin ortasından yoğun bir ışık yükseldi.
Fakat ışık yukarıdan gelmiyordu.
Gökyüzünden, pencerelerden ya da sarayın içindeki herhangi bir kaynaktan değil…
zeminin kendisinden doğuyordu.
Taşların arasından yükselen ışık giderek büyüdü.
Salonun duvarları aydınlandı.
Gölgeye gömülmüş sütunlar ortaya çıktı.
Ve ardından ışığın merkezinde bir şekil belirdi.
Rowan’ın nefesi kesildi.
Kitap.
Ama bu, daha önce gördükleri kitap değildi.
Artık küçük değildi.
Artık bir insanın elinde taşıyabileceği, masanın üzerine bırakılabilecek sıradan bir nesne değildi.
Salonun ortasında yükselen devasa yapı, insan boyunu aşan siyah bir monolite benziyordu.
Kalın cildi taştan yapılmış gibiydi.
Üzerinde mürekkep yoktu.
Yazılar sayfalara yazılmamıştı.
Kazınmıştı.
Sanki birileri binlerce yıl boyunca taşın içine kelimeleri işlemişti.
Aurelion’un gözleri büyüdü.
“Bu…”
Bakışlarını devasa kitaptan ayırmadan sordu:
“Senin getirdiğin şey mi?”
Rowan başını yavaşça salladı.
“Hayır.”
Sesindeki korku artık gizlenemiyordu.
“Bu…”
Bir an durdu.
“...kendini getirdi.”
Kitabın kapağı ağır ağır aralandı.
Çıkan ses, salonun tamamını doldurdu.
Bu bir kapak açılma sesi değildi.
Daha çok eski bir kapının, yüzyıllar sonra ilk kez hareket etmesine benziyordu.
Ardından sayfalar çevrildi.
Fakat bunlar da kâğıt değildi.
Her sayfa ince bir taş levha gibiydi.
Levhaların üzerinde harfler kendiliğinden ortaya çıkıyor, fakat yazılmıyorlardı.
Kazınıyorlardı.
Taşın yüzeyi parçalanıyor ve kelimeler onun içine işleniyordu.
Sonunda herkesin görebileceği kadar büyük harflerle tek bir cümle belirdi.
SEÇİM GERÇEKLEŞTİ.
Rowan’ın kalbi duracakmış gibi oldu.
“Hayır…”
Fısıltısı kendi kulağına bile zor ulaştı.
Aurelion kitaba bakıyordu.
Tam o sırada sarayın başka bir bölümünden bağırışlar yükseldi.
Ardından ağır ayak sesleri duyuldu.
Muhafızlar salona koşarak girdi.
Fakat içeri adım attıkları anda…
hepsi durdu.
Birbirlerine baktılar.
Sonra hiçbir emir verilmeden aynı anda diz çöktüler.
Rowan’ın bakışları üzerlerinde dolaştı.
Fakat kısa süre sonra neyin önünde diz çöktüklerini fark etti.
Aurelion’un önünde değillerdi.
Kitabın önündeydiler.
Rowan’ın boğazı kurudu.
“Hayır…”
Bir adım geriye çekildi.
“Hayır, böyle olmamalı.”
Kitabın taş yüzeyinde yeni harfler oluşmaya başladı.
KADER, ARTIK GİZLİ DEĞİLDİR.
Aurelion yavaşça öne çıktı.
Muhafızların hiçbirine bakmadı.
Gözlerini doğrudan kitaba dikti.
“Beni mi seçtin?”
Sesi salonun içinde yankılandı.
Kitap cevap vermedi.
En azından insan kulağının duyabileceği bir sesle.
Fakat bir titreşim bütün salonu kapladı.
Taş zemin hafifçe sarsıldı.
Muhafızların başları aynı anda kalktı.
Ve sonra aynı cümle, hiçbir ağızdan çıkmadan herkesin zihninde belirdi.
HAYATTA KALAN, YÜKÜ TAŞIR.
Aurelion’un yüzü gerildi.
Rowan hiç düşünmeden onun kolunu tuttu.
“Bu şey seni kullanıyor.”
Aurelion ona baktı.
Gözlerinde öfke yoktu.
Yalnızca yorgunluk vardı.
“Ya krallığı kurtaracaksa?”
Rowan sustu.
Aurelion devam etti.
“Babam öldü.”
Sesindeki kırılma çok küçüktü.
Ama Rowan onu duydu.
“Halkım yanıyor.”
Aurelion başını tekrar kitaba çevirdi.
“Eğer bunun bir anlamı varsa…”
Cümlesini tamamlayamadı.
Çünkü kitap yeniden hareket etti.
Devasa taş sayfalardan biri çevrildi.
Bu kez yazılanlar gelecek değildi.
Ne bir kehanet vardı ne de ihtimal.
Şimdi vardı.
İSYAN YAYILACAK.
Yeni bir satır.
KAN, TAHTI TEMİZLEYECEK.
Ve son olarak:
PRENS, KRAL OLACAK.
Salon sarsıldı.
Sütunlardan küçük taş parçaları yere düştü.
Muhafızlardan biri kapıya doğru koştu.
Tam o sırada dışarıdan yeni bir ses duyuldu.
“Majesteleri!”
Başka bir asker salona girdi.
Nefesi kesilmişti.
“Şehir kapıları düştü!”
Aurelion’un yüzü sertleşti.
O anda Rowan, onun omuzlarına görünmeyen bir ağırlığın çöktüğünü gördü.
Tahtın ağırlığı.
Krallığın ağırlığı.
Ölen insanların ağırlığı.
Ve kitabın onun üzerine yazdığı kaderin ağırlığı…
Aurelion artık yalnızca hayatta kalan prens değildi.
Kitap onu yavaş yavaş hükümdara dönüştürüyordu.
Rowan ise bunun ne anlama geldiğini biliyordu.
Bir hükümdarın doğuşu bazen bir tacın başa konulmasıyla gerçekleşmezdi.
Bazen…
herkesin senden bir şey beklemeye başlamasıyla gerçekleşirdi.
Rowan kitabın önüne geçti.
“Bunu durdurmanın bir yolu olmalı.”
Kitabın sayfaları sessizce hareket etti.
Ardından taş yüzeyde iki yeni cümle belirdi.
YAZILAN GERİ ALINMAZ.
Rowan’ın yüzü gerildi.
Bir sonraki satır oluştu.
SADECE BEDEL DEĞİŞTİRİLEBİLİR.
Rowan’ın kalbi sıkıştı.
Bedel.
Bu kelime artık kitabın dilinde yalnızca bir kelime değildi.
Daha önce her yolun sonunda bir bedel vardı.
Aurelion’un hayatı…
Krallığın geleceği…
Rowan’ın kendisi…
Ve şimdi kitap, bedelin henüz ödenmediğini söylüyordu.
Aurelion yavaşça Rowan’a döndü.
“Bu ne demek?”
Rowan cevap vermeden önce uzun süre sustu.
Gözleri kitabın taş sayfalarındaki yazılarda kaldı.
Sonunda yutkundu.
“Birinin…”
Sesi gittikçe alçaldı.
“...daha fazlasını kaybetmesi gerekecek.”
Aurelion’un bakışları Rowan’ın yüzünde sabitlendi.
Ve o anda Rowan anladı.
Kitap artık onların geleceğini yazan bir araç değildi.
Onu okuyup anlamaya çalışan bir rehber de değildi.
Hatta yalnızca kaderi belirleyen bir güç bile değildi.
Kitap, bu dünyanın kendisiydi.
Duvarların içinde yaşıyor…
Zamanın içinde hareket ediyor…
İnsanların seçimlerini yönlendiriyor…
Ve gerektiğinde kendi kurallarını yeniden yazıyordu.
Rowan ilk kez gerçeği bütün ağırlığıyla hissetti.
Onlar kitabın içinde yaşamıyorlardı.
Kitap onların içinde yaşıyordu.
Ve şimdi…
hikâyenin kendisi uyanmıştı.
Bölüm etkileşimi
