GİRİŞ

Vaveyla Yazarı: Keskin Kalem

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 49Şu an: GİRİŞ

Dışarıda Slavyan diyarının o acımasız, kemikleri donduran ayazı uluyordu. Kar fırtınası, kulübenin derme çatma pencerelerini döverken, içerideki cılız şömine ateşi o dondurucu karanlığa karşı tek kalkanıydı. Aradan tam iki yıl geçmişti. Türk topraklarının o ulu panteonu, Darhan’ın ellerinden kopan mavi bir kıyametle tarihe karışmış, tanrılar ve o muazzam diyar küle dönmüştü.

Ancak fani dünya yerinde duruyordu. Fakat orada kalamamışlardı. Neden mi? Çünkü Temir... O eski, bacaklarını kaybetmiş tanrı, kendi varlığının o sınırlarda artık bir utanç ya da iyileşmeyen derin bir yara gibi sızladığını hissediyordu. Türk diyarının o anılarıyla dolu toprakları, Temir’e her nefes alışında geçmişin o ağır faturasını hatırlatıyordu. Kaçmışlardı; daha doğrusu, huzur bulabileceklerini sandıkları bu sisli ve uzak Slavyan sınırlarına sığınmışlardı.

Şimdi Dilara on yedi yaşındaydı. Çocukluktan çıkıp o kadim Umay ruhunun ve genç bir kızın keskin bakışlarıyla harmanlanan bir siluete bürünmüştü.

Hava dışarıda bıçak gibi keserken, ahşap kulübenin kapısı çalındı.

Temir, şöminenin kenarındaki minderinde başını hafifçe kaldırdı. Gözlerini kapıdan ayırmadan, yorgun ama düşünceli bir ses tonuyla mırıldandı:
— Dilara geldi galiba... Dışarıdaki bu fırtınada yine hangi deliğe girmeyi denediyse, kapıyı bulamamıştır.

Cafer, masanın kenarından kalktı. Adımları ağır, zihni her zamanki gibi dumanlı ve geçmişin tortularıyla doluydu. Kapıya doğru yürüdü, demir sürgüyü itti ve ağır ahşap kanatları araladı. Karşısında beklediği o genç kız, Dilara çıkmadı.

Kapının eşiğinde, dışarıdaki dondurucu tipiye zıt olarak sıcacık, güleryüzlü ve aydınlık bir ifadeyle duran sarı saçlı bir kadın vardı. Yüzü hafif çilli, gözleri ise ormanın derinlikleri kadar yeşil ve canlıydı. Kadının adı Vesna'ydı.

Vesna, üzerindeki kalın kürkün yakasını hafifçe düzelttikten sonra, içten ve yumuşak bir ses tonuyla konuştu:
— Kusura bakmayın gecenin bu saatinde kapınızı çalıyorum komşu... Şey, bizim arkadaki odunluk çöktü de bu tipide. Elinizde avucunuzda hiç kesici bir şey, ufacık bir balta var mı acaba? Birkaç odun parçası doğrayıp sobayı canlandırmam lazım, yoksa sabaha çıkamayacağız.

Cafer, kadının o masum görünen yüzüne, sarı saçlarına ve bu dondurucu soğukta tek başına belirmesine baktı. İçindeki o eski savaşçı sezgisi hafifçe sızladı ama yüzüne yansıtmadı.
— Bu saatte, bu fırtınanın ortasında ormanda odun mu keseceksin? dedi düz ve mesafeli bir sesle.

Vesna hafifçe gülümsedi, ellerini birbirine sürterek ısınmaya çalıştı:
— Çaresizlik insanı gece de sokağa döker, fırtınaya da boyun eğdirir. Evde ısınmam gerekiyor, başka çarem yok.

Cafer arkasını döndü, kulübenin karanlık köşesinde duran eşyalara göz gezdirdi. Sıradan bir ev baltası çoktan odun kırıla kırıla parçalanmıştı. Elinde bir tek, o eski savaş günlerinden kalma, iki ucu mızraklı, demiri kararık ağır savaş baltası vardı. Onu uzattı kadına.
— Normal bir baltam yok. Bunu al. İki ucu keskindir, ağırlığına dikkat et, eli keser.

Vesna baltayı iki eliyle kavradı, metalin o ağır ve ölümcül dengesini hissedince gözlerinde tuhaf bir parlama belirdi ama bunu hemen tatlı bir gülümsemeyle örtdü. Başını minnetle salladı:
— Sağ ol, yabancı. Borçlu kalmam, yarın sabah ilk iş kapına getirip bırakacağım.

— Zahmet etme, dedi Cafer kısaca ve kapıyı yavaşça yüzüne kapattı.

Sürgüyü çekip yerine döndüğünde, Temir dirsekleri üzerinde biraz daha doğruldu, yüzünde hafif alaycı ama meraklı bir ifadeyle baktı:
— Ne o Cafer? Yıllardır kılıçtan başka bir şey tutmayan ellerin, şimdi sarı saçlı bir köylü kadınına mi acıdı?

Cafer, Temir’in bu imasına cevap vermedi, sadece derin bir nefes alıp ocağın başına geçti:
— Kes sesini Temir. Kadın sadece balta istedi, donuyormuş. Uzatacak bir şey yok.

Daha lafı bitmemişti ki, kulübenin ağır meşe kapısı gürültüyle ardına kadar açıldı. Dışarıdaki fırtınanın uğultusu içeri doldu.

İçeriye on yedi yaşında, nefes nefese ama gözleri korkuyla değil, keşfetmenin o vahşi ateşiyle parlayan Dilara girdi. Omuzunda taşıdığı şey, ne bir av eti ne de sıradan bir hayvandı. Omuzundan sertçe zemine bıraktığı ağırlık, ahşap döşemeyi sarstı ve odadakileri sessizliğe boğdu.

Cafer ve Temir yere baktılar. Gözlerine inanamadılar.

Karşılarında yatan yaratık normal bir geyiğe uzaktan yakından benzemiyordu. Hayvanın derisi gece karası, zırhı andıran pulumsu bir tabakayla kaplıydı, sırt boyunca kemiksi dikenler uzanıyordu ve en korkuncu; ağzından dışarı sarkan, üzerinden koyu renkli bir sıvı damlayan yaklaşık on santimlik iki uzun, sivri dişi vardı. Gözleri ise donuk bir cam gibi, ölü ama hala etrafa tehditkâr bir karanlık saçıyordu.

Ortalıkta keskin bir çamur, küf ve çürümüş yaprak kokusu yayıldı.

Temir yutkundu, yüzündeki o rahat ifade bir anda silindi. Cafer ise istemsizce belindeki bıçağın kabza kısmına doğru elini götürdü.

Dilara, alnındaki terleri ve kar tanelerini elinin tersiyle iterken soluk soluğa konuştu. Sesinde hem bir gerilim hem de bastırılamaz bir kararlılık vardı:
— Baba... Bu ormanda normal hiçbir şey yok. Bu yaratık... Ormanın sınırında, evimizin hemen arkasındaki karlı patikada doğrudan üzerime atladı. Sadece görünüşü değil, kemiklerindeki o soğuk ve zehirli enerji... Burası güvende olduğumuz bir yer değil. Bu ormanda büyük bir yanlışlık var.

Temir, olduğu yerde başını iki yana salladı, sesindeki o sert gerçekçilik odayı daha da soğuttu:
— Geri dönersek kaderimiz ölüm olur, kızım. Unuttun mu? Bütün o ulu tanrılar o patlamada kül oldu. Kehanet Türk panteonunun üzerine çöktüğünde denge bozuldu; diyar hiçbir tanrıya kalmaz, biri yok oldu mu hepsi zamanla yok olmalı, bu evrenin değişmez kuralıdır. Buradan kaçtık ama o ölüm döngüsü bizimle birlikte seyahat ediyor. Geri dönmek, kendi ellerimizle mezarımızı kazmaktan başka bir şey değil.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

18okunma 5beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.