41 BÖLÜM

Vaveyla Yazarı: Keskin Kalem

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 49Şu an: 41 BÖLÜM

Güneşin sarı ışıkları dağın sırtlarını tamamen ısıtmaya başlamıştı, ancak Dilara’nın üzerindeki o buz gibi yorgunluk ve ruhundaki boşluk hala aynı ağırlıkla omuzlarındaydı. Patika yol boyunca birkaç saat daha yürüdü; ancak bitmek bilmeyen bu maraton, uykusuzluk ve belindeki yaranın sızısı bedenini tükenmenin eşiğine getirmişti. Artıkacak gücü kalmadığını hissederek yol kenarındaki kadim, gövdesi kalın bir çam ağacının dibine çöktü. Sırtını ağacın kabuklu gövdesine yasladı, göz kapakları ağırlaşarak yavaşça kapandı ve zihni o derin, huzurlu ama aldatıcı karanlığa teslim oldu.

Zaman ve mekân algısı silindiğinde kendini bambaşka bir yerde buldu. Perun’un yıldırımları yoktu, kanlı yaratıklar, karlı uçurumlar hiç yaşanmamıştı... Her şey sanki o felaket hiç olmamış gibi taze, berrak ve sakindi.

Güneşin altın rengi ışıkları sık yaprakların arasından süzülerek yeşil ormanın zeminine vuruyordu. Dilara, babası Cafer ile birlikte sık ağaçların ve yabani otların arasında sessizce yürüyordu. Yanlarında ne bir tehlike ne de bir kâbusun izi vardı; havada sadece çam kokusu ve hafif bir sonbahar esintisi vardı. Sanki birkaç dakika önce o korkunç dağda ölüm kalım savaşı veren onlar değilmiş gibi, sırtlarında yayları ve ellerinde iz sürme heyecanıyla bir geyik avına çıkmışlardı.

— Baba, diye fısıldadı Dilara, adımlarını babasının geniş adımlarına uydurmaya çalışarak. — İzler bu tarafa doğru gidiyor gibi... Çok uzaklaşmış olamazlar.

Cafer durdu, yüzünde o her zamanki güven veren, babacan tebessümle kızına döndü. Başını hafifçe sallayarak çevredeki çalılıkları işaret etti:
— Haklısın kızım, ama dikkatli olmalıyız. Bu ormanın geyikleri sessiz basmayı sever. Rüzgârı arkamıza alırsak bizi hemen fark ederler. Biraz daha sola, rüzgârın estiği yöne doğru açılalım.

Birlikte o huzurlu orman patikasında yan yana yürümeye devam ettiler. Yaprakların ayaklarının altında hışırtıyla ezilişi, kuşların uzaktan gelen cıvıltıları o an için dünyadaki en güzel melodi gibiydi. Her şey öylesine normal, öylesine gerçeksiz bir güven içindeydi ki, Dilara kalbindeki o sızının dindiğini, babasının yanında güvende olduğunu hissetti.

Fakat bu huzur, ormanın derinliklerinden gelen ani ve sağır edici bir hırıltıyla bir anda paramparça oldu.

Çalılıklar şiddetle sallandı; ağaçların arasından fırlayan devasa, öfkeli bir boz ayı, adeta bir dağ kütlesi gibi doğrudan üzerlerine doğru atıldı. Ayının çıkardığı o boğuk ve sağır edici kükreme ormanı inletirken, zaman bir anda durdu.

— Dilara, geriye çekil! diye kükredi Cafer, bir saniye bile tereddüt etmeden kızının önüne geçerek.

Cafer, devasa canavarın karşısına dikilip bütün gücüyle yumruğunu savurarak ayının dikkatini üzerine çekti; ancak ayı, inanılmaz bir hızla pençesini savurarak Cafer’in üzerine atıldı. Yaratığın demir gibi keskin pençeleri ve devasa çenesi doğrudan Cafer’in koluna saplandı. Kan fışkırırken, Cafer acıyla dişlerini sıktı ama geriye adım atmadı.

— Baba! Hayır, baba! diye çığlık attı Dilara, rüyanın içinde dehşetle ileriye atılmak isterken.

Gözlerini vahşi bir korkuyla açtı.

Soğuk terler içinde, sırtını dayadığı çam ağacının dibinde irkilerek doğruldu. Göğsü körük gibi inip kalkıyor, kalbi boğazında atıyordu. Etrafa bakındı; etrafta ne o orman, ne geyik ne de babası vardı. Sadece sabah güneşinin aydınlattığı sarp dağ patikası ve rüzgârın kayalarda çıkardığı o iniltili uğultu vardı.

— Baba... diye fısıldadı titreyen dudaklarıyla, gördüğü o kâbusun yarattığı korkuyla elleriyle yüzünü kapatarak soluklanmaya çalıştı.

Çam ağacının dibinde gördüğü o sarsıcı kâbusun etkisiyle kalbi göğüs kafesinde çılgınca atan Dilara, burada daha fazla vakit kaybetmeyeceğini biliyordu. Rüyadaki acı ve korku hâlâ taze bir zehir gibi damarlarında dolaşıyordu; ancak buna boyun eğemezdi. İçindeki o kadim ve ilahi gücü, damarlarında uyuyan Umay Ana'nın şefkatli ama kudretli nefesini serbest bıraktı. Sıcak bir ışıltı bedenini sardı; saniyeler önce Bauk’un pençeleriyle yırtılan, kan içinde kalan belindeki derin yara izi bu ilahi şifayla tamamen kapanıp pürüzsüzleşti.

Yeniden güç kazanan Dilara, ellerini toprağa bastırarak babasına dair sıcak bir iz, küçük bir parıltı aradı; ancak toprak ona sadece soğuk bir sükûnet ve boşluk sundu. Hiçbir şey yoktu.

Ayağa kalktı, üzerindeki tozları silkerek kararlı adımlarla orman patikasında ilerlemeye başladı. Çevredeki ağaçların arasından süzülen sabah rüzgârı uğuldarken, ansızın çalılıkların arkasından gelen kuru bir dal çıtırtısı kulaklarını tırmaladı. Dilara anında olduğu yerde taşa kesildi; elini refleksle belindeki bıçaklarının kabzasına atarak siper aldı.

Sık ağaçların ve gölgelerin arasından, ellerinde paslı kılıçlar, baltalar ve vahşi bir sırıtışla sekiz kişilik bir eşkıya grubu çıktı. Gruptakilerden biri, pis pis sırıtarak öne atıldı:
— Merhaba güzel kız... Tek başına bu dağ başlarında nereye böyle?

Dilara, elini bıçağında daha da sıkılaştırarak buz gibi bir sesle karşılık verdi:
— Çekilin önümden.

Grubun diğer üyesi, oburca ve küstahça süzerek lafa girdi:
— Bayağı sertmişsin ha... Sert kadınları her zaman severim, tadı başka olur.

Dilara gözlerini kısarak bıçağını biraz daha çekti:
— Gerçekten sizi burada öldürmek istemiyorum. Yol verin, gidin.

En öndeki iri yarı, yüzü yara izli eşkıya sabırsızca kılıcını savurdu:
— Yeter bu kadar uzattığın! Aylardır kadın yüzü görmedik, dağın başında böyle güzelini hiç görmedik! Alın şunu!

Savaş, ormanın sessizliğini devasa bir gürültüyle sarstı. Eşkiyalar üzerine atıldığı anda Dilara panik yapmak yerine akıcı ve ölümcül bir dansa başladı. Kendisine ilk yaklaşan, elinde ağır bir balta tutan adam daha hamlesini tamamlayamadan, Dilara’nın elinden ok gibi fırlayan çelik bıçak, adamın tam sol gözünün içine saplandı. Eşkıya tek kelime bile edemeden dizlerinin üstüne çöktü; tek gözü dehşetle açık, diğer gözünde bıçakla yere yığılıp kaldı.

Yandakilerden biri kılıcını savurarak üzerine atılacakken, Dilara aniden eğilip az önce öldürdüğü adamın elinden düşen ağır baltayı yerden kaptığı gibi arkadan gelenin saldırısını blokladı. Kılıç ve baltanın çarpışmasından çıkan metalik sesler ormanda yankılandı. Dilara, o on yedi yaşında narin görünen kızın arkasındaki ilahi gücü ve acımasız pratikliği konuşturarak sekiz kişilik grubu adeta biçmeye başladı.

Kılıçlar havada uçuşuyor, kan damlaları yeşil yaprakları boyuyordu. Balta darbeleriyle eşkıyaların dengesini bozuyor, en zayıf anlarında onları etkisiz hale getiriyordu. Saniyeler içinde yerdeki cesetlerin sayısı artarken, gruptan sağ kalan son bir eşkıya gördüğü bu vahşet karşısında dehşete kapıldı ve arkasını dönüp can havliyle kaçmaya başladı.

Dilara, elindeki kanlı baltayı son bir hamleyle havaya kaldırıp savurdu. Ağır demir balta, havayı yararak kaçan adamın tam sırtının ortasına, omurgasına şiddetle saplandı. Adam sırtında baltayla birkaç adım daha attıktan sonra yüzüstü yere kapaklandı ve bir daha kalkamadı.

Dilara arkasına dönüp bir saniye bile bakmadı. Yerdeki cesetleri, akan kanı ve arkasında bıraktığı dehşeti umursamadan, adımlarını hızlandırarak yoluna devam etti. Can çekişmekte olan o son eşkıya ise sırtındaki baltayla son nefesini verirken, zihninde tek bir soruyla boğuşuyordu: *On yedi yaşında bir kız... Bu kadar insanı nasıl bu kadar kolay alt edebilmişti?*

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

0okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.