23 BÖLÜM

Vaveyla Yazarı: Keskin Kalem

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 49Şu an: 23 BÖLÜM

Aradan geçen bir ayın ardından, ormanın derinliklerindeki huzurlu günleri geride bırakan Cafer ve Dilara, sisli nehir boyunca ilerleyen ahşap bir kayığın içindeydiler. Nehrin gri sularını yaran küreklerin çıkardığı ritmik şıpırtılar, sabahın erken saatlerindeki serin ve nemli havayı yırtıyordu. Cafer, kürekleri kollarındaki tüm gücü ve sükûnetle çekerken, gözlerini önlerindeki sisli ufka dikmişti.

Yüzündeki yorgun hatlar ve zihnindeki hesaplaşmalar henüz tamamen silinmemişken, sessizliği bozarak derin ve tok bir sesle konuştu:
— Neden bu Slav şehirlerinde gezmek, bu kalabalıkların arasına karışmak bu kadar hoşuna gidiyor anlamıyorum Dilara... O yeraltı cehenneminden yeni kurtulduk, insanlardan uzakta sakin bir hayat sürmek varken bu merak niye?

Kayığın ön kısmında oturmuş, nehrin akıntısını ve kıyılardaki sazlıkları izleyen Dilara, babasının bu sorgulayan tonu karşısında hafifçe gülümseyip başını geriye çevirdi. Sesindeki o genç ve keşfetme arzusuyle dolu tonda yanıtladı:
— Ya baba... Arada sırada bu ormanlardan, ağaçların gölgesinden çıkıp dışarıyı görmek gerek. Dünyanın sadece bizim bildiğimiz dağlardan ibaret olmadığını, farklı insanları, onların kültürlerini, korkularını ve sevinçlerini tanımak gerek. İnsanları anlamak, hayatı anlamaktır.

Cafer, küreklerden birini sertçe suya batırıp suyu yararken, hafifçe başını sallayarak alaycı ama gerçekçi bir tebessümle karşılık verdi:
— İnsanları tanımak kolaydır Dilara... Onların korkuları da, hırsları da basittir, bir günde çözersin. Asıl zor olan, bu topraklara hükmeden tanrıları tanımaktır.

Dilara, babasının bu sözlerindeki derin uyarıyı sezince kaşlarını hafifçe çatıp merakla sordu:
— Yani... O tanrılar bizim buraya gelmemizden rahatsız olup bize yeni bir sorun çıkarırlar mı baba?

Cafer, kürek çekmeyi bir an için bırakıp ahşap teknenin içinde dikleşti; gözlerindeki o kadim ve ağır sorumluluk hissiyle kızının gözlerinin içine bakarak konuştu:
— Sen çoktan 17 yaşına geldin Dilara... Güçlendin, kendi ayakların üzerinde durmayı öğrendin. Ama hala anlayamadığın şeyler var. Unutma ki biz de bu dünyanın silsilesinden gelen birer tanrıyız ve tanrılar asla anlaşamazlar. Biri gece olmasını ister, diğeri gündüzün ışığında boğulmak ister; biri daimi bir savaş ve kan dökme arzusuyla yanıp tutuşurken, diğeri sessizlik ve barış ister. Çıkarlarımız çatıştığı an, o tanrılar kapımıza dayanır.

Bu derin ve gergin sohbetin ardından nehir yatağı genişledi ve sis yavaşça dağıldı. Önlerinde tüm ihtişamıyla **Slav şehri** bütün kargaşası ve canlılığıyla belirdi.

Kayık nihayet taş duvarlı rıhtıma yanaştığında, ortalık adeta Orta Çağ’ın tüm ham ve vahşi gerçekliğiyle gözler önüne serildi. Rıhtımın hemen yakınındaki kalabalık balık pazarında esnaf, taze tutulmuş devasa nehir balıklarını tezgahlarına dizip bağrışarak alıcı arıyordu. Pazarın diğer köşesinde ise kaba demir zırhlı tüccarlar, uzun yeleli, kaslı ve huysuz savaş atlarını birbirleriyle takas ediyor; demircilerin örslerinden yayılan çekiç sesleri havada yankılanıyordu. Kirden ve çamurdan kararmış sokaklarda ellerinde sepetleriyle koşturan köylüler, başlarında demir miğferleriyle sokakları devriye gezen yerel muhafızlar ve ortalığa yayılan kızarmış et, balık ve eski deri kokusu, tam anlamıyla soluk kesen bir Orta Çağ atmosferi yaratıyordu.

Cafer kayıttan dikkatle inerken, arkasından gelen Dilara’ya dönüp temkinli bir sesle fısıldadı:
— Geldik... Gözünü dört aç Dilara, bu şehirde kimin dost kimin düşman olduğu asla belli olmaz.

Rıhtımdan kalabalık ve gürültülü şehre doğru adım attıklarında, Orta Çağ’ın o ham, nefes alan ve kokan gerçekliği üzerlerine bir tül gibi örtüldü. Sokaklar, aylardır ormanların sessizliğine alışmış kulaklar için sağır edici bir uğultuyla çalkalanıyordu. Çamurlu ve dar taş sokaklarda iki yanda sıralanan ahşap evlerin pencerelerinden dışarıya sarkan çamaşırlar, kapı önlerinde koşturan paçavralar içindeki çocuklar ve havaya karışan taze pişmiş çavdar ekmeği, kızarmış domuz eti ve ahır kokusu ortamın atmosferini ele veriyordu. Üzerlerindeki kıyafetler ve yabancı duruşları nedeniyle yerli halk onları hemen fark etti; ancak kimse kim olduğunu, nereden geldiklerini sormuyordu. Bu devasa şehirde herkes kendi derdine, ticaretine ya da hayatta kalma mücadelesine kapılmıştı; yabancılar o kalabalık denizde kaybolup gitmişti.

Cafer, iki ucu mızraklı ağır baltasını sırtında dengede tutarak, etraftaki kalabalığı ve dükkânları süzen sert ve temkinli bakışlarla ilerliyordu. Dilara ise babasının hemen yanında yürürken, etraftaki dükkânların önünde sergilenen kumaşlara, kaba demirden yapılmış mutfak eşyalarına ve pazarın o canlı hareketliliğine büyük bir merakla bakıyordu.

Biraz daha ilerlediklerinde, şehrin en kalabalık meydanının ortasında, etrafı neşeyle gülüşen insanlarla çevrelenmiş küçük, ahşap bir kukla tiyatrosu dikkatlerini çekti. Tezgâhın arkasındaki yaşlı ve mahir kuklacı, ellerindeki ipleri ustalıkla çekerek kalabalığı eğlendirmeye çalışıyordu. Dilara, merakına yenik düşerek adımlarını yavaşlattı ve kalabalığın arasına doğru süzüldü; babası da temkinli bir mesafeden onu takip ederek kollarını göğsünde kavradı ve izlemeye koyuldu.

Kukla sahnesinde, tahtadan yontulmuş iki komik figür karşı karşıya duruyordu. Biri pas pas olmuş sakalları ve devasa ahşap miğferiyle kudretli savaş tanrısı Perun’u temsil eden ihtişamlı ama gülünç bir kukla; diğeri ise onun karşısında ellerini beline koymuş, zeki ve alaycı köylü kuklasıydı.

Yaşlı kuklacı, kalın ve neşeli bir ses tonunu taklit ederek Perun kuklasını konuşturmaya başladı:
— *Ey sefil faniler! Görün beni! Göğün, yıldırımların ve savaşların efendisiyim ben! Gök gürültümle dağları yerle bir ederim, kılıcım kelleyi bedeninden ayırır! Önümde diz çökün!*

Kalabalıktan kahkahalar yükselirken, köylü kuklası kafasını kaşıyıp salyalarını akıtıyormuş gibi sallanarak sarsak bir sesle yanıt verdi:
— *Vay babayın kemiğine ey kudretli Perun! Maşallah göğü inletiyorsun da... Geçen köyün ineği senin tapınağın arkasına kaka yaparken az kalsın kafana yıldırım düşürecekti, onu neden ıskaladın ha? Yoksa yıldırımların mermisi mi bitti, yoksa gökte bulut ararken gözlerin mi miyoplaştı?*

Meydanı dolduran Slav halkı bu cüretkâr ve alaycı diyalog karşısında kahkahalara boğuldu, birbirlerinin sırtına vurarak eğlendi.

Köylü kuklası lafı uzatıp sırıtmaya devam etti:
— *Alem tanrı görmüş! Elinde gürzle dağları devireceğini söylersin ama bizim köyün demircisi Yorgo, o gürbüz demir sopanı görse hurda diye toplar, iki tane tava döver ondan! Savaştan bahsettiğin kadar tarlayı sürseydin şimdiye kadar bütün krallık doyardı be mübarek!*

Perun kuklası öfkeyle kollarını sallayıp zıplamaya başladı:
— *Cüretkâr mahluk! Seni bir yıldırımla kül ederim! Benim gazabım...*

Köylü kuklası hemen lafını kesip araya girdi:
— *Hele soluklan efendi, soluklan! Gazabından önce tarladaki buğday kuruyor, ona bir el atıver! Tanrı dediğin dediğini bilir, senin o gürültün patırtın ancak uykudaki bebeği korkutur!*

Dilara, kuklaların bu neşeli ve absürt atışmasını izlerken dudaklarında istemsiz bir gülümseme belirdi; aylardır çektiği çilelerin, o karanlık zindanların ve ölüm kokan ormanların ardından buradaki insanların bu kadar rahat tanrılarla alay edebilmesi onu hem şaşırtmış hem de eğlendirmişti.

Cafer ise kızının bu anlık neşesini ve yüzündeki tebessümü uzaktan izlerken, sert hatlarında hafif bir yumuşama oldu. Gözlerini meydanın kalabalığından ayırmadan, etraftaki havayı soludu; insanların bu kaygısız eğlencesi, tanrılar dünyasından ne kadar uzakta olsalar da hayatın kendi akışında bir şekilde devam ettiğini, neşenin ve eğlencenin en karanlık çağlarda bile insanları ayakta tutan tek bağ olduğunu bir kez daha hatırlattı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

4okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.