2 BÖLÜM

Vaveyla Yazarı: Keskin Kalem

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 49Şu an: 2 BÖLÜM

Dışarıdaki kara kış fırtınası biraz olsun diniş, geriye her şeyi örten sessiz, derin ve donuk bir ayaz bırakmıştı. Kulübenin içindeki ocağın ateşi cılızlaşmış, geriye sadece korların kırmızımsı ışıltısı kalmıştı.

Dilara, oturduğu ahşap tabureden kalktı. Antrede duvara astığı, gergin kirişi titizlikle kontrol ettiği yayını, sırtına taktığı okluk dolu sadakını ve kemerine geçirdiği kemik saplı av bıçaklarını kuşandı. Metalin deri kılıfa sürtünürken çıkardığı o hafif hışırtı, kulübenin sessizliğini bozdu. Tam kapıya doğru yönelip ağır demir sürgüyü kaldırmak üzereydi ki, arkasından gelen o tok ve kararlı sesle durdu:

— Nereye?

Dilara omzunun üzerinden geriye, masanın kenarından kalkmakta olan Cafer’e baktı. Yüzünde, on yedi yaşının getirdiği o inatçı diksinti ile içindeki kadim ruhun verdiği soğuk ve kendinden emin ifade bir arada oynaşıyordu.

— Ormana, dedi Dilara, sesi kulübenin duvarlarında yankılanarak. — Bir şeyler avlayacağım. Kulübenin etrafındaki tuzakları kontrol etmem, birkaç parça taze et bulmam lazım. Merak etme baba, bana bir şey olmaz... Ben Umay Ana’yım, unuttun mu? Bir tanrıçayım ben.

Cafer, ağır adımlarla kızının yanına doğru yürüdü. Yüzündeki çizgiler, bu diyarın getirdiği yabancılığın ve yorgunluğun izlerini taşıyordu. Duvara yaslı duran iki ucu mızraklı, demiri kararık ağır savaş baltasını kavradı ve omzuna doğru yatırdı.

— Ben de geliyorum, dedi kısa ve net bir tonla. Sonra hafifçe kaşlarını çatarak ekledi: — Ve her önüne gelene "ben tanrıyım" diye övünme demiştim sana. İsimler, bu topraklarda eskisi kadar korumaz insanı.

Dilara, babasının bu korumacı ama inatçı tavrına karşı dudaklarını hafifçe büzdü, omuzlarını silkti:
— Tamam... Nasıl istersen.

Cafer, arkasını dönüp sedirin üzerinde oturan Temir’e baktı. Bacaklarını kaybedeli beri dünyası bu dört duvar arasına sıkışmış olan adam, gözleriyle onları takip ediyordu.

— Ev sana emanet, Temir, dedi Cafer.

Temir, her zamanki o kuru ve kendinden emin gülümsemesiyle başını salladı, zihninin keskinliğini belli eden bir bakış fırlattı:
— Merak etme kardeşim. Siz ormanın o karanlık kuytularında birbirinizi kollarken, ben de burada ocağın ateşini söndürmez, evi beklerim. Zaten bu bedenle başka yapacak bir şey de kalmadı ya.

Dilara yayını iyice gerip omzuna yerleştirdi, oklarının yerinde oynamadığından emin olduktan sonra kapıya uzandı. Cafer de elindeki o ağır, iki ucu mızraklı savaş baltasının dengesini yoklayarak kızının arkasından yürüdü.

Ahşap kapı gıcırdayarak açıldı ve içeriye diz boyu karların arasından sızan o buz kesen, iğneleyici Slavyan ayazı doldu. İkisi birden dışarı adım attılar. Kulübenin eşiğinden uzaklaşıp, devasa, karla kaplı çam ağaçlarının gökyüzünü kapladığı o beyaz ve sessiz ormanın içine doğru yürümeye başladılar.

Temir, kapının önünde ardlarından kalan o boşluğa baktı. Kar taneleri yavaşça havada süzülmeye devam ederken, arkalarından bakan tek kişi olarak kulübenin karanlığında sessizce yerinde kaldı. Ormanın o derin, uğursuz sessizliği ise çoktan kapıyı kapatmıştı.

Dışarıda, her şeyi kör edici bir beyazlığa bürümüş olan karlı orman, devasa çam ağaçlarının dallarından dökülen buz tanecikleriyle adeta nefes alıyordu. Çatırdayan kar örtüsünün üzerinde iki insan silueti ilerliyordu. Ayaklarının altında ezilen karın çıkardığı o boğuk hışırtı, ormanın derinliklerindeki o ağır ve tekinsiz sessizliği daha da belirginleştiriyordu.

Cafer, elinde tuttuğu o iki ucu mızraklı kararık savaş baltasının soğuk metalini parmaklarında hissederek yürürken, gözlerini önlerindeki patikadan ayırmıyordu. Yanında yürüyen Dilara ise adımlarını temkinli atıyor, bakışlarını sürekli etraftaki sık ağaçların gölgelerine çeviriyordu.

Sessizliği bozan Dilara oldu; sesi karlı havanın içinde yankılanarak düştü:
— Bakalım sen de bu karlı ormanda ne göreceksin baba... Dün gece avladığım o geyiği gördün, bu orman normal değil. Yırtıcıya benzer dişleri, derisindeki o zırhı andıran pulları... Burada doğanın kanununa aykırı bir şeyler dönüyor.

Cafer, kızının bu huzursuz halini anlamaya çalışarak adımlarını biraz yavaşlattı. Nefesi havada beyaz bir buhar bulutu oluştururken, düz ve temkinli bir sesle karşılık verdi:
— Gördüm Dilara... Görmesine gördüm ama biz bu diyarın kurdu da kuşu da değiliz. Yabancıyız. Bize bulaşmasınlar, bu topraklarda kimsenin davasına karışmayalım, yeter.

Tam o sırada, ilerideki sık çalıların ve karla kaplı dalların arasından hafif, metalik bir hışırtı ve ardından karda ezilen dal sesleri duyuldu.

Cafer aniden elini uzatıp Dilara’nın göğsüne bastı ve onu Olduğu yerde durdurdu. Diğer eliyle baltasını kavrayarak hafifçe öne eğildi. Sesini neredeyse fısıltı halinde çıkacak kadar alçalttı:
— Dur... Yavaş ol. Birisi geliyor.

Dilara bir saniye bile tereddüt etmedi. Sırtındaki sadaktan çıkardığı uzun, sivri uçlu okunu büyük bir ustalıkla yayın kirişine yerleştirdi. Kasları gerildi, gözlerini sesin geldiği noktaya dikerek yayı sonuna kadar çekti. Cafer ise diğer elindeki ağır savaş baltasını hafifçe yukarı kaldırıp olası bir saldırıya karşı gövdesini siper etti.

Kar tanelerinin arasından, ağaçların gölgesinden çıkan siluet netleşti.

Gelen, ne acımasız bir canavar ne de ormanın karanlık bir ruhuydu. Karşılarında duran, daha birkaç saat önce kulübelerinin kapısını çalan o sarı saçlı komşuları **Vesna**’ydı. Sırtında küçük bir yay, omzunda askılı deri bir heybe ve elinde Cafer’in az önce ödünç verdiği o iki ucu keskin mızraklı balta vardı. Üzerindeki kalın kürk kardan beyaza bürünmüştü ama yüzündeki o canlı, güleryüzlü ifade hiç değişmemişti.

Vesna, ikisinin gerilmiş yayını ve baltasını görünce adımlarını yavaşlattı, hafifçe gülümseyerek ellerini iki yana açtı:
— Sakin olun yabancılar... Vurmak için acele etmeyin, komşunuzum ben.

Cafer, baltasını indirmedi ama kasılan omuzları biraz olsun gevşedi. Şaşkınlığını gizlemeyerek baktı kadına:
— Sen? Bu dondurucu ayazda, gecenin bu saatinde ormanın ortasında ne işin var?

Vesna, elindeki baltanın dengesini kontrol ettikten sonra hafifçe omuz silkti:
— Şaşıracak bir şey yok, yabancı. Biz bu ormanda doğduk, bu ayazda büyüdük. Kulübenin arkasındaki odunluk çöktü evet ama karın parasıyla doymuyor karınlar. Evde yiyecek bir şeyler olması lazım. Ben de her zaman bu ormanda avlanırım; dağın kurdu, tavşanı nerede biliriz.

Dilara yayı hâlâ tamamen indirmemiş olsa da, okun ucunu yere doğru çevirdi. Kadının elindeki o ölümcül baltayı kendi verdiği silahla taşıdığını görmek içindeki o şüpheyi daha da perçinlemişti.

Vesna, Dilara’nın o temkinli bakışlarını fark edince hafifçe tebessüm etti, ardından gözlerini Cafer’e çevirip samimi bir ses tonuyla sordu:
— Madem ikiniz de buradasınız... Yalnız yürümek bu karlı patikalarda tehlikelidir. İzin verirseniz, birkaç saatliğine size katılabilir miyim? Birlikte yürürsek avı bulmak da kolay olur.

Cafer, kadının yüzündeki o rahat ifadeye ve etraftaki tehlikeli sessizliğe bir süre baktı. Ardından başını hafifçe sallayarak onayladı:
— Elbette olur... Katıl bakalım. Ama gözün dört açmalısın, bu orman sandığın kadar masum değil.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

13okunma 5beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.