26 BÖLÜM

Vaveyla Yazarı: Keskin Kalem

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 48Şu an: 26 BÖLÜM

Perun’un o acımasız ve kana bulanmış meydanından son anda canlarını kurtararak kaçan Cafer ve Dilara, şehrin kalabalık sokaklarını geride bırakıp vahşi doğanın ve karanlık ormanların kıyısındaki ıssız patikalara doğru ilerlediler. Üzerlerindeki o ölümcül çatışmanın gerginliği ve attıkları her adımın getirdiği tehlike, omuzlarına ağır bir yük gibi biniyordu. Çevreyi saran sisli ve kasvetli hava, içlerindeki endişeyi daha da katlıyordu.

Yürürken zihni meşgul olan ve arkalarında bıraktıkları masum insanların akıbetini düşünen Dilara, endişeli gözlerini babasına çevirip titrek bir sesle sordu:
— Baba... Sence o acımasız askerler meydanda kalan o günahsız insanlara bir şey yapar mı? Sadece gülüştüler diye hepsini katlederler mi?

Cafer, elindeki ağır mızraklı baltayı sıkıca kavramış, önlerindeki yolu kollarken kısaca ve düşünceli bir sesle yanıtladı:
— Bilmiyorum...

Dilara, babasının bu kısa ve net cevabıyla tatmin olmayarak adımlarını biraz daha hızlandırdı ve kaygısını bastıramayarak yeniden sordu:
— Peki baba... Bizim başımıza ne gelecek? O tanrı ve ordusu bizi bulursa buradan sağ çıkabilir miyiz? Acaba başımıza daha büyük bir şey gelir mi?

Cafer, derin bir nefes alarak başını iki yana salladı; sesindeki o yorgun tonla karşılık verdi:
— Bilmiyorum, Dilara...

Anlaşılan o ki Cafer pek de konuşacak halde değildi; zihni hem geride bıraktıkları katliamla hem de Perun’un o dengesiz, zihnen paramparça olmuş ruh haliyle doluydu. Tanrının akli dengesini yitirmiş olması, her an her şeyi yapabilecekleri anlamına geliyordu ve bu durum önlerini tamamen karanlık kılıyordu. Başlarına neyin geleceği, hangi köşede yeni bir ölümle karşılaşacakları kesinlikle belirsizdi.

Yolları kısa süre sonra, ayak basanın içerisine çekilip kaybolduğu, etrafı çürümüş ağaçlar ve ağır bir kükürt kokusuyla çevrili uçsuz bucaksız bir bataklığa çıktı. İlerlemenin başka bir yolu yoktu. Bataklığın kıyısında durduklarında, suyun ve balçığın ortasından karşı kıyıya kadar uzanan, zamanla yosun bağlamış devasa, kalın bir ağaç kütüğü gördüler.

Cafer, kızına dönüp temkinli olması için işaret ettikten sonra ilk adımı atarak kütüğün üzerine çıktı. Dilara da hemen arkasından dikkatle basarak onun izinden yürümeye başladı. Kütük, üzerlerindeki ağırlıkla hafifçe sallanıyor, altlarındaki karanlık ve köpüklü balçık suyu her an onları içine çekmek ister gibi uğulduyordu.

Tam kütüğün ortasına geldikleri an, bataklığın o koyu yeşil ve yapışkan suları birdenbire şiddetle kabardı. Suların arasından fırlayan parıl parıl parlayan iki tane buz gibi **mavi el**, aniden Dilara’nın ayak bileklerine dolandı. Vahşi bir güçle çekilen Dilara, dengesini kaybedip çığlık çığlığa kütüğün kenarından aşağıya, o ölümcül bataklığın içine doğru kaydı.

— Baba! diye haykırdı Dilara, elleriyle kütüğün kenarına tutunmaya çalışırken balçık gövdesine kadar içine çekiliyordu.

Cafer, kızının çığlığını duyduğu an saniyeden bile kısa bir sürede arkaya döndü. Gözlerindeki o donukluk öfkeyle yer değiştirdi; sırtındaki iki ucu mızraklı ağır savaş baltasını şakırtıyla çekip hızla diz çöktü.

Bataklığın içinden uzanıp Dilara’yı aşağıya çekmeye çalışan o hortlak ellerin üzerine doğru baltasının keskin mızrak ucunu var gücüyle savurdu. Demir ve kemiğin çarpışmasından çıkan korkunç sesle birlikte, o iki mavi el bir anda kesilip sudan ayrıldı. Kesilen ellerden geriye kalan simsiyah, zehirli bir sıvı bataklığın sularına karışarak yok olurken, yaratıklar acı dolu boğuk bir hırıltıyla balçığın derinliklerine geri gömüldü.

Cafer, uzanıp kızının ellerinden sıkıca kavradığı gibi onu yukarıya, kütüğün üzerine çekti. Nefes nefese kalan Dilara, babasının kollarına tutunarak güvenli yere çıktı.

Zaman kaybetmenin ölüm demek olduğunu bilen Cafer, soluk soluğa ama kararlı bir sesle konuştu:
— Durmak yok, burası hala tehlikeli. Kütüğün üzerinden yürümeye devam edeceğiz.

Birbirlerine destek olarak o devasa kütüğün üzerinden dikkatle adımlayan ikili, bataklığı geride bırakarak karşı kıyıya ulaştılar ve karanlık ormanın derinliklerine doğru yollarını sürdürdüler.

Bataklığın ortasından karşı kıyıya uzanan o uzun, yosunlu kütüğün üzerinden geçmeye çalışan ikili, adımlarını büyük bir dikkatle atıyordu. Karşı kıyıya artık çok az kalmıştı; ayaklarının altındaki ahşap gövdenin hafif sallantısı bile tehlikenin ne kadar yakın olduğunu hissettiriyordu. Son birkaç adımı da dikkatle atarak nihayet kütüğün sonuna ulaştılar ve sağlam toprağa ayak bastılar.

Nefes nefese kalan Cafer, etrafı kollayan sert bakışlarıyla ileriye doğru başını sallayıp konuştu:
— Az kaldı, hadi devam edelim, burada fazla duramayız.

Ancak Cafer’in sözleri henüz havada asılı kalmışken, bataklığın o karanlık, yapışkan ve köpüklü suları korkunç bir gürültüyle çalkalanmaya başladı. suların altından sırtlarında ve omuzlarında parıl parıl parlayan keskin mavi elmaslar, kristal çıkıntılar taşıyan, tenleri soluk mavi tonlarında olan onlarca garip ve dehşet verici yaratık fırladı. Boşlukta yankılanan buzlu hırıltılarla birlikte bataklığın kıyısını doldurdular.

Dilara, gördüğü bu korkunç manzara karşısında irkilip geriye doğru bir adım atarak şaşkınlıkla fısıldadı:
— Baba... Bunlar da ne? Nereden çıktı bu yaratıklar?

Cafer, sırtındaki iki ucu mızraklı ağır savaş baltasını şakırtıyla çekip kararlı bir duruşla kızının önünde siper alırken yanıtladı:
— Bilmiyorum... Ama pek misafirperver olmadıkları kesin!

Dilara, ellerindeki tehlikeyi hissederek vakit kaybetmeden pelerininin altındaki keskin av bıçaklarını kabzalarından kavrayıp ellerine aldı ve gergin bir sesle sordu:
— Şimdi ne yapacağız baba?

Cafer, baltasını iki eliyle sıkıca kavrayıp kaslarını gererek gözlerini üzerlerine gelen kalabalık gruba dikti ve kükredi:
— Ne yapacağız derken? Tabii ki savaşaçağız!

Saniyeler içinde, sırtlarındaki kristal elmaslar ay ışığında buz gibi parlayan o tuhaf yaratıklar, vahşi bir çığlıkla üzerlerine saldırdı. Savaş alanı bir anda metalin taşa ve kristale çarptığı keskin seslerle doldu. İlk iki yaratık üzerlerine atıldığında, Cafer baltasını dev bir yay gibi savurdu; baltanın keskin mızrak ucu önteki yaratığın göğsündeki kristal çıkıntıları darmadağın ederek onu paramparça etti. Parçalanan kristaller havada uçuşurken, yaratık acı dolu bir hırıltıyla balçığa yığıldı.

Sağ taraftan üzerine gelen üç yaratığın savurduğu pençe darbelerini ustaca savuşturan Dilara, çevik bir manevrayla eğilip elindeki bıçaklardan birini en öndeki yaratığın boğazına sapladı. Kristal tenli yaratık sarsılarak geriye düşerken, Dilara anında dönüp ikinci bıçağını diğerinin omzuna geçirdi. Vuruşlar son derece sert ve acımasızdı; yaratıkların tenlerindeki elmas benzeri sert yapılar bıçakların ucunda kıvılcımlar çıkartıyordu.

Cafer, kalabalık grubun ortasında mızraklı baltasını bir değirmen taşı gibi döndürerek düşman hatlarını yarmaya devam ediyordu. Sağdan saldıran bir yaratığın kafasına indirdiği ağır balta darbesiyle ortalık buzlu kristal tozlarıyla kaplandı; hemen ardından arkasından gelen diğer yaratığı baltanın arka ucuyla savurarak bataklığa geri püskürttü.

Ancak ne kadar çok yaratık öldürürlerse öldürsünler, bataklığın derinliklerinden sürekli yenileri çıkıyor, sayıları katlanarak artıyordu. Suların arasından tırmanan yüzlerce mavi tenli kristal varlık etraflarını dev bir çember gibi sarmaya başladı. Bu kadar kalabalık bir orduya karşı iki kişi olarak uzun süre direnebilmenin imkânsız olduğunu gören Cafer, soluk soluğa bağırdı:

— Dilara, sayıları çok fazla! Buradan çıkmalıyız, arkama geç ve durma, koş!

Bıçaklarını kanlı ellerinde sıkan Dilara, babasının emriyle hemen geriye dönüp açılan boşluktan hızla koşmaya başladı. Cafer arkalarından gelen yaratıklara son bir kez ağır baltasını savurup yollarını keserek zaman kazandırdıktan sonra kızının peşinden karanlık ormanın derinliklerine doğru hızla uzaklaştı.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

2okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.