27 BÖLÜM

Vaveyla Yazarı: Keskin Kalem

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 49Şu an: 27 BÖLÜM

Bataklığın o kristal tenli, mavi yaratıklarla dolu ölümcül sularından canlarını zor kurtaran Cafer ve Dilara, ormanın sık ağaçları arasına sığınarak soluk soluğa yürümeye devam ettiler. Ayaklarının altındaki kuru yapraklar ve kırılan dallar çıtırdıyor, geceye çalan orman havası üzerlerindeki teri donduruyordu. Yürürken zihni hala arkalarında bıraktıkları tehlikelerle dolu olan Dilara, meraklı ve yorgun gözlerini babasına çevirip sordu:
— Baba... Biz tam olarak nereye gidiyoruz? Durmaksızın yürüyoruz ama bu ormanın neresindeyiz, bir sığınağımız var mı?

Cafer, iki ucu mızraklı ağır baltasını omzunda dengede tutarak, etraftaki sık ağaç gövdelerini ve karanlık patikaları keskin bakışlarla taradı; ardından kendinden emin ve ağır bir ses tonuyla yanıtladı:
— Ormanın derinliklerine, gözlerden uzak bir yere saklanacağız bir müddet. Söylentiye göre fırtınaların ve göklerin tanrısı Perun, açık alanları ve yüksek tepeleri sever ama bu sık ormanları, bataklıkları ve karanlık vadileri pek sevmezmiş. Kendi hüküm sürdüğü yerlerin dışına çıkmaktan hoşlanmaz; o yüzden izimizi kaybettirmek için en güvenli yer burası.

İkili sessizlik içinde adımlarını sıklaştırarak yürümeyi sürdürürken, tahta gövdelerin arasından ve çalılıkların içinden birdenbire kulakları sağır ederceüne bir gürültü kopuktu. Kocaman, çamurlu ve kızıl tüylü devasa bir yaban domuzu, can havliyle arkasına bile bakmadan soluk soluğa yanlarından hızla geçip karanlığın içinde gözden kayboldu.

Dilara, bu ani ve ürkütücü geçiş karşısında irkilerek bir adım geriledi ve dikkatle o yöne bakarak fısıldadı:
— Baba... Gördün mü? Galiba onu arkasından gelen korkunç bir şey kovalıyor, epey paniklemişti.

Cafer, domuzun kaçtığı karanlık çalılıklara şöyle bir göz attıktan sonra omuzlarını silkerek kayıtsız bir sesle karşılık verdi:
— Bizim sorunumuz değil Dilara. O doğanın kanunudur; av ile avcı arasında olan, bizim karışmamamız gereken bir şey. Kendi derdimiz başımızdan aşkın zaten.

Dilara, ormanda aç karnına saatlerdir yürüdüklerini düşünerek hafifçe gülümsedi ve ısrarcı bir tonla öne atıldı:
— Belki de onu biz avlayabiliriz baba? Hem karnımızı doyururuz hem de geceyi geçirmek için elimizde yiyecek olur, fena mı?

Cafer, kızının bu pratik çözüm önerisi karşısında başını hafifçe iki yana salladı, dudaklarında hafif bir tebessüm belirirken konuştu:
— Hayır Dilara... Bizim şu anki hedefimiz ortalıkta dikkat çekmek değil. O domuzun peşindeki avcı her neyse, bizimle başımızı belaya sokmaktan başka bir işe yaramaz. Merak etme, ben daha iyisini bulurum.

Sözlerini bitirdikten sonra hızını kesmeden ormanın daha da karanlık ve el değmemiş kesimlerine doğru yürümeye devam ettiler.
Ormanın gür ve gökyüzünü neredeyse tamamen kapatan sık ağaçlarının altında, saatlerdir süren yorucu yürüyüşün ardından nihayet güvenli sayılabilecek kuytu bir açıklıkta durdular. Çevreyi saran derin sessizlik, sadece uzaklardan gelen baykuş hırıltıları ve yaprakların arasından süzülen hafif rüzgarın sesiyle bozuluyordu.

Tam bu sırada çalılıkların arasından gri tüylü, çevik bir dağ tavşanı tıkırtılar çıkararak hızla geçti. Dilara, gözleri parlayarak aniden durdu; soluğu kesilmiş gibi cebinden keskin av bıçağını çektiği gibi kusursuz bir refleksle tavşanın önüne doğru fırlattı. Gümüş renkli bıçak karanlıkta bir ok gibi süzülerek tavşanı kaçmaya fırsat bulamadan yakaladı.

Avını yerden alıp yüzünde zafer kazanmış bir gülümsemeyle dönen Dilara, yere çömelen babasının yanına geldi. Cafer, etraftan topladığı kuru dalları ve meşe yapraklarını ustalıkla üst üste yığarak kısa sürede küçük ama harlanmaya elverişli bir kamp ateşi yaktı. Ateşin o sıcak, turuncu aydınlığı yüzlerini ve etraftaki ağaç gövdelerini sararken, avladıkları tavşanı temizleyip şişe geçirdiler ve ateşin üzerinde pişmeye bıraktılar.

Çıtırdayan odun sesleri ve etrafa yayılan kızarmış et kokusu, ormanın o ürkütücü atmosferini biraz olsun yumuşatmıştı. Tavşanın pişmesini beklerken, ateşin yaydığı sıcaklığa doğru ellerini uzatan Dilara, içine attığı ve bir süredir boğazını düğümleyen o vicdan azabını nihayet dışa vurmaya karar verdi. Başını öne eğip kısık ve pişmanlık dolu bir sesle mırıldandı:

— Baba... Biliyorum. O meydanda yaptığım şeyle senin ve ikimizin başına büyük bir bela sardım, bizi ölümün eşiğine getirdim. Bilmiyorum belki de sesimi çıkarmadan öylece durmalıydım... Ama ellerimi bağlayıp o günahsız insanların, kadınların ve çocukların gözümün önünde katledilmesine asla göz yumamazdım. İçimdeki o ses, o masumları korumam gerektiğini fısıldadı. Seni bu tehlikenin içine çektiğim için üzgünüm...

Cafer, ellerini dizlerinin üzerine koymuş, çıtırdayan ateşin dans eden alevlerini izliyordu. Kızının bu samimi ve pişmanlık karışık itirafı karşısında derin bir iç çekti. Başını yavaşça kaldırıp Dilara’nın gözlerinin içine baktı; o sert ve yorgun hatlarında yumuşak bir babalık şefkati belirdi. Uzanıp elini kızının omzuna koydu ve ağır bir tonda konuştu:

— Haklıydın Dilara... O gün orada yaptığın şey belki başımıza yüzlerce bela sardı, peşimize tanrının ordusunu taktı ama yanlış değildi. İnsanları insan yapan, başkalarının acısına sırt çevirmemesidir. Eğer o gün o masumların ölümüne göz yumsaydık, hayatta kalabilirdik evet... ama ruhumuz o yeraltı zindanlarından daha karanlık bir yere hapsolurdu. Biz tanrı soyundan gelebiliriz, güçlerimiz olabilir; ama vicdanımızı kaybettiğimiz an geriye hiçbir şeyimiz kalmaz. Bir daha asla arkana bakmaktan korkma, sadece ne yaptığının sonuçlarına birlikte göğüs germesini bilelim yeter.

Ateşin üzerinde iyice kızaran ve iştah açıcı bir koku yayan tavşanı dikkatle ateşten alıp ikiye böldüler. Sessizlik içinde ve huzurla yemeklerini yerken, ormanın karanlığında, dışarıdaki tüm o amansız tehlikelere rağmen birbirlerine duydukları güvenle geceyi geçirmek üzere hazırlandılar.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

3okunma 1beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.