9 BÖLÜM

Vaveyla Yazarı: Keskin Kalem

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 49Şu an: 9 BÖLÜM

Taş duvarların dışarısındaki kış fırtınasının o boğuk uğultusu, bu devasa malikanenin gotik salonlarına buzden bir sessizlik gibi sızıyordu. Loş mum ışığının aydınlattığı geniş odanın köşesinde, boynundaki o çaresizlik halkasıyla oturan Dilara, ellerini dizlerinin üzerine koymuş, dondurucu bir umutsuzluğun içinde nefes alıp veriyordu. Çevresinde ise Baba Yaga’nın hizmetkarı olan diğer dört kız; Mila, Zlata, Oksana ve Svetlana ellerindeki işleri yarıda bırakmış, sessizliğin ağırlığı altında ezilir gibi oturuyorlardı.

Dilara, başını hafifçe kaldırıp gözlerini karamsar bir ifadeyle odada gezdirdi. İçindeki o isyankar dalga, buradaki bu ezik kabul edilişle çatışırken, sesindeki o titrek ama inatçı tonla sessizliği bozdu:
— Hiç mi yok... Hiç mi bir çıkış yolu yok buradan? Öylece oturup o cadının sıramızı gelmesini mi bekleyeceğiz?

Mila, elindeki kirli bezi yavaşça yere bıraktı. Yorgun gözlerini Dilara’ya dikti; yüzünde acı ve tecrübeyle karışık derin bir hüzün vardı. Sesini fısıltıya benzer bir tona indirerek konuştu:
— Senden önce de buraya böyle büyük umutlarla, başkaldıran gözlerle gelenler oldu, güzelim... Hepsi kaçmaya çalıştı, hepsi o labirentleri aşabileceğini sandı. Ama hiçbiri başarılı olamadı. Onları yakaladıklarında... Sonu hep aynı bitti. Etleri o cadının masasına meze oldu, kanları o gençleşme kazanlarında tüketildi. Burada umut aramak, ölümün kollarında nefes almaya çalışmak gibidir.

Zlata, korkuyla etrafına bakındı, sanki taş duvarların bile kulakları varmış gibi endişeli bir hareketle Dilara’ya doğru biraz daha yaklaştı:
— Yalvarırım, saçma sapan şeyler düşünme Dilara... Ne derse, hangi işi buyurursa onu yap. Başımıza daha büyük bir bela açma, zaten her günümüz bir azap. O cadının gazabını üzerine çekersen, sadece kendi canını değil, bizim de sonumuzu getirirsin. Lütfen sessizce kaderimize razı olalım.

Dilara’nın omuzları bu sözlerle birlikte dikleşti. İçindeki o kadim Umay ruhu, bu korku dolu kabullenişe karşı isyan bayrağını açtı. Dudaklarında alaycı ama bir o kadar da acı bir gülümseme belirdi, başını iki yana sallayarak ayağa kalktı:
— Kader mi? Siz bir tanrının hapsolduğu bu taş yığınını kader mi zannediyorsunuz? Bilmiyorsunuz... Siz kiminle konuştuğunuzun farkında bile değilsiniz. Ben sıradan bir köle değilim; ben yıkılan bir panteonun, kutsal iradenin ta kendisiyim! Ben bir tanrıyım!

Odadaki dört kız, Dilara’nın bu iddialı ve kendinden emin sözleri karşısında bir an duraksadılar. Ardından Mila başını öne eğip acıyla gülümsedi; Zlata ve Oksana ise bu tükenmişliğin getirdiği o alaycı, yorgun bir tebessümle birbirlerine baktılar.

Mila başını sallayarak hafifçe alaylı bir ses tonuyla karşılık verdi:
— Tabii... Hepimiz buraya gelmeden önce birer kraliçeydik, birer tanrıçaydık, öyle değil mi? O cadının konağına ayak basan herkes ilk gün böyle büyük laflar eder, tanrılıktan ya da ölümsüzlükten bahseder. Ama o karanlık mutfağa girip de o devasa tencereleri görünce bütün o tanrılık masalları bir anda uçup gider. Kendini kandırmasana yabancı, burada hepimiz birer hiçiz.

Dilara’nın gözlerindeki o öfke kıvılcımı, kızların bu alaycı inançsızlığıyla birlikte tamamen alevlendi. Onlara sadece kelimelerle inandıramayacağını anladı; bunu onlara göstermesi gerekiyordu.

Genç kız derin bir nefes aldı ve gözlerini kapattı. Damarlarında uykuda olan o kadim tanrısal güç, çağrısına uyarak aniden harekete geçti. Gözlerini yeniden açtığında, bebek mavisi irislerinin yerini kusursuz, yakıcı bir **altın enerji** almıştı; göz bebekleri saf ışıktan birer kor gibi parlıyordu.

Odanın havası aniden ağırlaştı, loş mum ışıkları bu altın parıltının karşısında titreyerek büküldü. Dilara, kendisini tutmaya çalışan kızların şaşkın bakışları arasında odanın köşesindeki tahta saksıya doğru yürüdü. Saksının içinde, kışın ayazından ve susuzluktan tamamen kurumuş, yaprakları sararıp toprağa yapışmış cansız bir saksı çiçeği duruyordu.

Dilara, altın rengi parlayan gözleriyle çiçeğe baktı ve narin parmak uçlarını saksıdaki o sert, ölmüş toprağa doğru uzattı.

Parmağı toprağa değdiği an, tabiatın kanununu büken o mucize gerçekleşti. Toprağın altından yayılan göz alıcı bir altın ışıltı dalgası, saksının sararmış köklerine doğru hızla yayıldı. O kurumuş, ömrü çoktan bitmiş olan solmuş çiçek, sanki zamanı geri sarıyormuş gibi canlandı; yaprakları aniden yeşil bir canlılıkla gerildi, dikleşti ve odanın içinde taze bir bahar kokusu yayan harika bir çiçek olarak yeniden açıverdi.

Odayı kaplayan o altın rengi ışıltı yavaşça sönerken, Mila, Zlata, Oksana ve Svetlana gördükleri manzara karşısında adeta dondular. Alay dolu gülümseme yüzlerinde donup kalmış, gözleri kocaman açılmıştı. Karşılarında duran bu genç kızın sıradan bir insan olmadığını, kelimenin tam anlamıyla yaşayan bir ilahi irade olduğunu ilk defa o an, sarsıcı bir gerçeklikle anladılar.

Odanın içinde hâlâ parıldayan o altın rengi ilahi enerjinin yarattığı şaşkınlık ve büyü havası, taş koridorlardan yankılanarak gelen ağır, topallayan ve yere sürtünen ayak sesleriyle bir anda dağıldı.

Zlata, kulaklarını dikip dışarıdaki sesleri dinlediği an yüzü sarardı; gözlerindeki korku tavan yaptı ve panikle geri çekilerek fısıldadı:
— Durun... Sessiz olun! Gelen biri var... Koridordan geliyorlar!

Odadaki gerilim hat safhaya çıkmıştı. Sesler giderek yaklaşıyor, taş duvarlarda yankılanan o boğuk hışırtılar yaklaşmakta olan tehlikenin habercisi gibi tıkırdıyordu.

Ve anında, odanın geniş kemerli kapı eşiğinde o grotesk siluet belirdi. Karşımızda duran varlık; koca göbeği yırtık pırtık tuniğini geren, kambur ve tıknaz yapısıyla tam bir hilkat garibesi olan **Vurdalak**’tı. Başında sivri, kirli kumaştan yapılmış dökümlü bir cadı şapkası, yüzünde ise derin kırışıklıklar ve çirkin bir ifade vardı. Elinde, üzerinde kurumuş kafatasları ve kemikler asılı olan uzun, budaklı ahşap bir asa tutuyor; diğer eliyle de sürüklediği ağır, keten bir çuvalı taşıyordu.

Kapı eşiğini dolduran bu mahluk, içeriye adım attığı gibi boğazının derinliklerinden gelen, otlakları ve bataklıkları andıran paslı ve gür bir sesle kükredi:
— YemeeeK!

Bu tek kelimelik emir, odadaki kızların üzerinde adeta bir kırbaç gibi patladı. Mila, Zlata, Oksana ve Svetlana tek bir kelime bile etmeye cesaret edemeden, ölüm korkusuyla hemen kapıya doğru koştular. Vurdalak’ın yanından sinerek geçtiler ve getirdiği o ağır çuvalı ile büyük ahşap kaseleri alıp hızla hazırlığa koyuldular; yiyeceği alelacele hazırlayıp yaratığın önüne, taş masanın üzerine bıraktılar.

Odanın bir köşesinde ayakta duran Dilara ise elleri boş, gözlerindeki o altın ışıltı tamamen silinmiş bir halde bu çirkin yaratığı baştan ayağa süzüyordu. Vurdalak, etraftakilerin dehşet dolu bakışlarına alışkın bir tavırla, fazla konuşmayan, homurdanmaktan başka bir dil bilmeyen o ağır hareketleriyle masanın başına geçti. Ağzından salyalar akarak önüne konulan kurutulmuş etleri ve çorba kasesini midesine indirmeye başladı.

Vurdalak pek laf ebesi değildi; gereksiz kelimelerle vakit kaybetmeyen, sadece cadının buyruklarını yerine getiren dilsiz bir yıkım aracı gibiydi. Odadaki ağır hava, bu yaratığın varlığıyla daha da boğucu bir hal alırken, Dilara gözlerini ondan bir an olsun ayırmadan, bu cehennemin kapılarını sonuna kadar aralayacağı o anı sessizce beklemeye devam etti.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

8okunma 2beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.