48 BÖLÜM

Vaveyla Yazarı: Keskin Kalem

Uygulamada Aç
Bölümü paylaş
Bu sayfayı paylaş
WhatsApp

Kitap sayfası
Bölümler 49Şu an: 48 BÖLÜM

Ay ışığının nehir üzerindeki gümüşi yolu, sarp kayalıkların arasında bükülerek karanlıkta kayboluyordu. Dilara'nın fırlattığı bıçak, taşa çarpıp düştüğü yerde hâlâ hafifçe titreşiyordu. Nefesi buhar olup soğuk havaya karışıyor, kulaklarında kendi kalbinin gümbürtüsü ve nehrin dinmek bilmeyen çağıltısı vardı.

O kara gölge kaybolmuştu. Ama hava hafiflememişti.

Aksine, çökmüştü.

Sanki görünmez bir ağırlık, nehir kıyısındaki tüm çalıların, taşların üzerine basıyordu. Rüzgâr kesilmişti. Nehrin o coşkulu akışı bile, Dilara'nın önündeki küçük koyda nedense durulmuş, yağ gibi ağırlaşmıştı. Suyun yüzeyinde ay ışığı artık parıldamıyor, donuk bir cam tabakası gibi olduğu yerde duruyordu.

Ve o durgun suyun altından, o koku yeniden yükseldi.

Çamur, çürümüş yosun ve yıllardır güneş görmemiş dip balçığının o boğucu, mide bulandırıcı kokusu.

Dilara içgüdüsel olarak geri çekildi, topukları kayalık zemine takıldı. Bıçağını iki eliyle kavradı.

Suyun yüzeyi önce hafifçe kabardı. Sonra bir el... insan eline hiç benzemeyen, parmak araları perdeli, tırnakları kırılmış ve siyahlaşmış, derisi yeşilimsi balçıkla kaplı bir el suyun dışına çıktı. Koyun kenarındaki çamura tutundu. Ardından ikinci el. Ve sonra yavaş yavaş, suyun içinden bir baş yükseldi.

Saçları yoktu, saç sandığı şey aslında nehre dolanmış uzun, kara yosunlardı. Yüzü şişkin, göz kapakları yosun tutmuş, göz bebekleri soluk, çamurlu sarı bir renkteydi. Sakalları yoktu. Boynundan aşağıya doğru sarkan su, şıpır şıpır tekrar nehre damlıyordu. Bu *Vodyanoy*'du.

Dilara'nın boğazı kurudu. Bu yaratık ne Aspid gibi yırtıcıydı ne de Zmey Gorynich gibi öfkeli. Bu daha kötüydü. Çok daha eski ve çok daha umursamazdı. Bakışlarında açlık yoktu, merak bile yoktu. Sadece derin, dipsiz bir kayıtsızlık vardı.

Yaratık başını yana eğdi ve Dilara'nın elindeki bıçağa baktı. Paslı kabzası ay ışığında solukça parlayan o küçük bıçağa.

Dilara dişlerini sıktı. Korku, yerini o keskin öfkeye bırakmıştı.

— Babam nerede? dedi, sesi gecenin sessizliğinde bıçağından daha keskin çıktı. — Bu bıçak onun. Bu kıyıdan geçti. Nereye gitti? Ne yaptın ona?

Vodyanoy ona uzun baktı. Sarı gözlerini kırpmıyordu. Sonra hırıltılı, suyun içinden konuşuyormuş gibi boğuk bir sesle güldü. Bu bir kahkaha değildi, suyun içinde boğulan birinin son nefesini verişine benziyordu.

— Baban mı? diye tekrarladı, kelimeyi sanki ilk defa duyuyormuş gibi.

Başını tekrar eğdi, sonra yavaşça nehre doğru baktı, sanki nehirde bir şey arıyormuş gibi.

— Bilmiyorum.

Dilara'nın kaşları çatıldı.

— Ne demek bilmiyorum?

— Tanımıyorum, dedi Vodyanoy, omuz silker gibi sarsılarak. Sesi tamamen düz, tamamen duygusuzdu. — Burada çok babalar öldü. Çok oğullar öldü. Çok kızlar öldü.

Elini suyun üzerinde gezdirdi. Su dalgalandı.

— Bu nehir çok şey gördü. Kışın buz tutar, baharda taşar. Kıyısına çok insan gelir. Kimisi bıçak düşürür, kimisi balta düşürür, kimisi canını düşürür. Ben hepsini saymam. Hatırlamam.

Dilara bir adım öne attı. Bıçağın ucunu yaratığın şişkin boğazına doğru uzattı. Vodyanoy kımıldamadı bile. Sadece o sarı gözleriyle bıçağın ucuna baktı.

— Yalan söylüyorsun, dedi Dilara, sesi artık fısıltı gibi çıkıyordu. — İzler buraya kadar geliyor. Bu bıçak buradaydı. O buradaydı.

Vodyanoy yavaşça başını kaldırdı ve ilk defa doğrudan Dilara'nın gözlerinin içine baktı. O bakışta nehir kadar soğuk, nehir kadar eski bir boşluk vardı.

— İz mi arıyorsun? diye fısıldadı. — Bu taşta iz kalmaz. Bu suda iz kalmaz. Rüzgâr siler, su siler. Sen burada bir bıçak buldun diye, o adam yaşıyor sanıyorsun. Belki yaşıyor. Belki de bu bıçak, o adamdan çok önce düştü buraya. Belki de o adam, o bıçağı çoktan unuttu.

Sözleri Dilara'nın zihninde tokat gibi patladı. Dizlerinin bağı çözülür gibi oldu ama kendini tuttu.

Vodyanoy ise yavaşça geriye doğru çekilmeye başladı. Suya gömülüyordu. Önce omuzları, sonra çenesi.

— Boşuna arama kız, dedi suya gömülürken son kez, sesi gittikçe boğuklaşıyordu. — Bu nehir kimseyi geri vermez. Giden gider. Batan batar. Sen de batmadan git buradan.

Ve tamamen kayboldu.

Su bir an çalkalandı, sonra yine o yağ gibi durgun haline döndü. Ay ışığı yeniden suyun üzerinde titremeye başladı. Rüzgâr yeniden esmeye başladı. Sanki hiçbir şey olmamış gibi.

Dilara öylece kaldı.

Elinde babasının paslı bıçağı, önünde bomboş, cevap vermeyen nehir. Vodyanoy'un o umursamaz sesi kulaklarında çınlıyordu: _Burada çok babalar öldü._

Soğuk, bir anda iliklerine kadar işledi. Günlerdir ilk defa, o sarsılmaz umudunun altındaki o incecik korku katmanı çatırdadı.

Ama sadece bir saniyeliğine.

Sonra bıçağı daha sıkı kavradı. Dişlerini öyle sıktı ki çenesi ağrıdı. Gözlerindeki yaşları rüzgâr kuruttu.

— Saymıyorsan ben sayacağım, diye fısıldadı nehre doğru, sesi titriyordu ama kararlıydı. — Hatırlamıyorsan ben hatırlayacağım. O benim babam. Başkalarına benzemez.

Bıçağı kınına soktu, sırtındaki ağır çantayı düzeltti ve nehrin karanlığa doğru aktığı o batı yönüne, suyun en derin, en siyah göründüğü yere doğru yürümeye devam etti.

Bölüm etkileşimi

Okurlar bu bölümle etkileşime geçti

0okunma 0beğeni 0yorum
Bu iki tercih yalnızca bu tarayıcıda saklanır; yukarıdaki Vaveyla sayaçları gerçek uygulama verisidir.